İki ayaklı köpek beslemek

   Hemen hemen faydası yok denecek kadar azdır. Ama zarar ve ziyanı korkunçtur. Sürekli masraftır sürekli derttir. Yedirir, içirir, gezdirir, temizler, saklarsın, bütün sorumluluğunu üstlenirsin, ama onlara yaranamazsın yine sana havlar, kafanı ütüler, etrafa rezil eder.

   Köpekler sadıktır derler bunun da aslı yoktur. Her zaman verdiklerini vermezsen sana hırlar, dişini gösterir. Senden bir fazlasını vereni bulursa zaten hiç aklına bile gelmezsin, hemen ona koşar. Köpeği ne kadar eğitirsen eğit, yine köpekliğini yapar, ortalığa işer, sıçar.

   Karnı tok iken iyidir de, en küçüğü bile aç kaldığında canavara dönüşür. Ayrıca köpek beslemenin sanıldığının aksine bir itibarı ve takdiri de yoktur.

   Kimse sana köpek besliyorsun diye Bey demez. Evini iş yerini beklesin diye köpek beslersen yine aldanırsın. Zincirle bağlamadıktan sonra köpek bu görevi de yerine getirmez. İt gibi gezer sözü boşuna çıkmamıştır.

   Köpek değerli vaktini gavur eder, sırtına yük, başına dert olur. Bir yere gidecek olursun, onun yüzünden gidemezsin. Bir yere yetişmen gerekir, onun yüzünden geç kalırsın. Özgürlüğünü kısıtlar, hatta kimi zaman seni olduğun yere hapseder.

   Ne kadar aşılasan da tedavi ettirsen de nafile pisliği, hastalığı, mikrobu bulur bir yerlerden sana getirir.

   Çok iki ayaklı köpek besledim. Çok zararlarını gördüm. Onlar yüzünden kaybettiğim şeyler aklıma geldikçe hala gerilirim, hala içim acır…

#adamgibiadam

Dolar neden yükseliyor?

Sorunun cevabı aslında bir soru?

  • Akademisyeninden, milletvekiline,
  • dizi oyuncusundan, trafik ışıkları dilencisine,
  • şişme dudaklı sosyal medya fenomeninden, eskortuna,
  • popçusundan, topçusuna,
  • kendini sanatçı olarak lanse edeninden, kendini işadamı olarak niteleyenine,
  • işsiz güçsüz boş beleş insanından, eylemcisine, aktivistine

Niye herkes dolara mikrofon görmüş Kim Kaynaşyan gibi çift elle sarılıyor?

Yükselmesini istemiyorsan alma anasını sattımın şeysini bunu anlamayacak ne var?

Bal gibi de herkes, kendi üç kuruşluk menfaatinin peşinde…

Kimi kandırıyorsun?

Vatandaşın derdiyle dertlenirmişler de, memleketin haline darlanırlarmış…  

Nedir bu yalandan eşşek olmalar?

Herkesin cibiliyeti sıfatından okunuyor boş versene sen!
#dolar

Rıza Nur kimdir? Nedir?

İstiklal harbinde ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde, siyasi ve sosyal bazı rollerde bulunmuş, milletvekilliği yapmış aslen Tıbbiye mezunu bir doktor olan Rıza Nur kimdir? İyi midir? Kötü müdür? En çok kendi hayatını ve hatıralarını kaleme aldığı bir kitapla anılır. Ama işin içyüzü pek öyle değildir. Daha ziyade, Hayat ve Hatıratım başlığını bir kılıf olarak kullanan, hasetinden çatlayan, kötü niyetli bir adamın, Cumhuriyetimizin baş mimarlarına olan çok çirkin hakaretlerini ve kendi iç hezeyanlarını ortaya döken, kubura sıvanmış boka benzer bir izdir arkasından bıraktığı…  

Önce Rıza Nur ve marifetlerini anlatmakla başlayalım…

“Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler.” Önce iyi taraflarından, ülkemiz ve milletimiz için yaptığı iyi şeylerinden,  olmuş hayırlarından bahsedelim. Gerçi sonradan yediği haltlar ve yaptıkları bütün hayrını unutturacak ve hatta kendisinden nefret ettirtecek kadar vahim ama yine de muhakeme adil olsun. İstiklal Savaşı öncesinde ve esnasında, hazırlık ve icra aşamasında, bazı önemli görevlerde bulunmuş, sorumluluk almış, fayda sağlamış. Savaş esnasında cephe gerisinde hastane kurulmasından tutunda, yaralı neferlerimizin tedavisine kadar bir çok önemli hizmette bulunmuş. Kurtuluş savaşı hazırlıkları yapılırken, Rusya’dan silah, cephane  ve maddi yardım istemeye gönderilen heyette, İsmet İnönü ile beraber görev almışlar. Uluslararası diplomaside çok başarılı olan bu ikilinin iknası sonucu, Rusların o fakir dönemlerinde, sırf boğazlar İtilaf Devletleri’nin eline geçmesin diye bize verdiği bir milyon altın, yokluğun açtığı yaralarımızı sarmış ve yine onların verdikleri rus tüfeklerinden attığımız mermilerle, yurdumuzu işgal eden düşmanların hakkından gelmişiz. Bu hizmette, bu yardımda unutulmaz… (Lakin İkinci dünya savaşını galip bitirdiği için götü kalkan Stalin; bizden Kars, Ardahan ve Artvin’i cebren istemeyeymiş, kendisinden bir nebze daha az nefret edebilirdik. Bugün amarikanın mübarek pohunu koklamak zorunda kalmamızın müsebbibi de bir yerde odur.) 

İstiklal harbi neticelendikten sonra, cephede kazandığımız zaferi, masada da perçinlemek için, Lozan konferansına gönderilen heyette yine Rıza Nur ve İsmet İnönü başroldeymiş. Usta teknik direktörümüz Mustafa Kemal Paşa; galip takım bozulmaz ilkesiyle hareket ederek; Moskova’dan diplomatik zaferle dönen bu başarılı ikiliyi Lozan’a göndermiş. Taktik te, icrası da mükemmel başarılı olmuş. Özellikle Rıza Nur iki kez yapılan Lozan konferansına damgasını vurmuş. Çok iyi yabancı dil konuşması, yüksek genel kültürü ile diğer ülkelerin delegeleriyle kıran kırana çarpışmış, çirkeflik ve naletlikte üstüne adam olmadığından, karşısına kim çıksa duman etmiş. Koyu Türk düşmanı İngiliz delegesini (Lord Curzon) kahretmiş, yunan delegesi Venizelos’u resmen ağlatmış, ne söyledilerse bin misli cevap vermiş, onları dediklerine diyeceklerine pişman etmiş, ayıplarını yüzlerine vurmuş, planlarını bozmuş, tekrar savaş açarız diye tehdit etmişler; “açmazsanız şerefsizsiniz!”  gibilerinden bilindik milli tepkimizi vermiş, restlerini almış. Sözün kısası resmen onunla baş edememişler ve Lozan mütarekesi de bizim için olabilecek en iyi şekilde sonuçlanmış. Buradan da Rıza Nur’a yıldızlı pekiyi veriyoruz. Cumhuriyet kurulduktan sonrada Sinop milletvekili olarak mecliste ve çeşitli bakanlıklarda devlete ve millete önemli hizmetlerde bulunmuş. Araştırmacılık ve yazarlık konusunda da oldukça marifetli olan Rıza Nur; Tıp ve Türk Milliyetçiliği hakkında önemli kitaplar yazmış ve eserler bırakmış. 14 ciltlik bir Türk Tarihi araştırması meydana getirmiş ki, oldukça ciddi bir eserdir. Derlendiği 1920 – 1930 arası dönemi ve zorluklarını göz önünde bulundurursak, takdir etmemek vicdansızlık olur. Buraya kadar çok iyi gelen Rıza Nur; onu iyi anmamızı sağlayacak olan hizmetlerini ve bu parlak siyasi kariyerini nasıl mahvetmiş, onu inceleyelim. Ya da bir insan kendini nasıl mahveder, onu görmek için ibret verici hikayesine geçelim.

Beşeri ilişkilerinde son derece agresif ve saldırgan olan bu adam, kendini haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak tanımlıyor. Onun haksızlıktan kast ettiği; “istediğini elde edememeye, ya da durumun ve gidişatın istediği gibi olmamasına tahammülünün olmaması”  Böyle bir hal vuku bulduğunda resmen çileden çıkıyor. Dünyayı gözü görmüyor. Yani ormanda dolaşırken eline bir kıymık batsa, öfkesinden ormanı yakar… O derece gözü dönmüş biri olabiliyor. Hiç öyle olmadığını söylese de hırsının esiri olmuş, diğer insanlara karşı son derece haset, aynı zamanda aklına her şeyi getirebilen fesat birisi. Yazdıklarında sürekli kendini namuslu, şerefli biri olarak anlatan adam, yine yazdıklarında bir sürü namussuzluk ve şerefsizlik sayılabilecek yaptıklarından bahsediyor. Yazdıklarını okumadan mı yazmış, yoksa bir ilahi güç mü söyletmiş, onu ben tam çıkaramadım.

İstiklal Harbi kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, zor günler geride kalmış, artık her şey iyiye gidiyorken, ne akla hikmetse birden u dönüşü yapıp dün beraber çalıştığı, birlik olduğu insanlara düşman kesiliyor. Bu çekememezlik neden? Böyle ucuz düşmanlık mı olur? O kadar kazanılmış başarıyı, emeği insan nasıl böyle bir çırpıda heba eder, akıl almıyor. Benim anladığım kadarıyla, hadisenin patlak verdiği nokta Atatürk’ün Nutkunu söylemesi… Bunun akabinde içinde patlayan haset fırtınası onun fesat duygularının zıvanasından çıkmasına neden oluyor. İstiklal harbinin kazanılmasının ve cumhuriyetin kurulmasının bütün şerefini Atatürk sahiplendi, bana bir şey bırakmadı gibilerinden serzenişte bulunuyorsa da, çok net belli olan bir şey var ki, iktidarı Mustafa Kemal kaptı, benden önce davrandı reis oldu diye çekememezliğinden veryansın ediyor. Kitabında Atatürk’e ve onun sağ kolu diye İnönü’ye akıl almaz hakaretler ediyor, iftiralar atıyor. Bunları yazarken o kadar ileri gidiyor ki; bu kadarını gavur etmez dersiniz. Kendimi bir örnek vermek zorunda hissediyorum. Muhterem Zübeyde hanımın namusuna laf söyleyecek kadar ileri gidiyor, Atatürk’e ettiği hakaretlerin haddi hesabı yok zaten, bu kadar küfür dolu bir kitaba ben ömrümde rastlamadım. Her ne kadar Atatürk’e İzmir’de suikast girişimi esnasında yurt dışında bulunuyor olsa da, her ne kadar bu olayın içindekilerden biri bana anlattı diye açıklamasını yapsa da, vukuatı haddinden fazla detayları ile bilmesi, insana bu işte onunda parmağı varmış, o yüzden evvelden yurt dışına kaçmış diye düşündürtüyor. Zaten Atatürk’ün Nutkunu söylemesinden hemen sonra bu Hayat ve Hatıratım’ı yazıp, 1960’tan sonra açılması koşuluyla İngiliz kütüphanesine vermesi, kaybetmiş bir adamın, giderayak düşmanına son bir zarar verme girişimi olarak anlaşılıyor. Ayrıca Atatürk’ün en güvendiği, adamı, arkadaşı, dostu olduğu içinde, İsmet İnönü ve ailesini hedef alan çok çirkin, söyleyenden tiksinti uyandırtan hakaret ve iftiralarını dizi dizi sıralıyor.

Kitabın her yerinde kendini methediyor. Sürekli kendini namuslu, şerefli, mert, dürüst biri olarak anlatıyor. Daha dün beraber olduğu yoldaşlarına ihanet eden, onların arkasından iğrenç hakaretler ve iftiralarda bulunan ve bunu yazdığı kitabını herkes öldükten sonra ortaya çıkarılması şartıyla, dünkü düşman bir ülke kütüphanesine veren kimse iken; kendini nasıl şerefli, nasıl mert, nasıl iyi insan olarak görüyor orası ilginç… Başkalarına öyle çirkin hakaretler ve iftiralar atarken kendi hakkındaki bazı gerçekleri de kendimi yazmış, yoksa bir ilahi elmi zorla yazdırmış orası da enteresan… Okul yıllarında bir erkeğe aşık olması, sarhoşken birilerinin onun ırzına geçmeye çalışmış olması, karısının morfinman, sadist ve ahlaksız olması (bir Fransız şöförle onu boynuzluyor) yurt dışında elçilik görevindeyken fahişelerle beraber olması, karısını aldatması, okuyana da  nerde kaldı namus, şeref, ar, mertlik, dürüstlük diye düşündürtüyor…

Netice olarak;

Baştan aşağı içeriğiyle ulusal değerlerimize zarar verme maksadını taşıyan bu kitabın ve bir döneme ışık tutması maksadını aşan bu kötü niyetli yayının hiç olmaması bence daha iyi olur. Kronolojik olarak doğru dizilmiş olayların ve gelişmelerin arasına şeytanca yerleştirilmiş olan, hakaret, iftira ve çarpıtmalar insanda gerçekmiş hissi uyandırmayı amaçlıyor. İnsanları bu konuda uyarma gereğini duyuyorum. Sağ duyunuz, mantığınız ve dikkatiniz sağlam değilse, bu kişinin yazdıklarını okumayın, kötü etkilenebilirsiniz. Kendisi oldukça korozif bir karakter, sağlam adamı bozar. Ayrıca bir laf ta bunu tekrar tedavüle sokan için söylemeli. İçeriğinde bulunan ağır hakaret ve iftira kelimelerini metinden çıkartıp, sayfanın alt açıklama kısmına, yakın anlamıyla yazmak, bu kitabı kabul edilebilir ve okunabilir yapmıyor şekerim!

#CinselTercihlereSaygıDuymuyorum

Boraltan Köprüsü

Boraltan Köprüsü bir acı hatıra…

1944 yılında Boraltan Köprüsünü geçip Türkiye’ye sığınan, sonrasında da zamanın hükümeti tarafından Ruslara iade edilip katledilen 146 Azerbaycan Türkü’nün dramı.

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

Karası, karası, merhamet fukarası,
Karası, karası, merhamet fukarası,

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

Meritokrasi nedir?

İnsanın temel hak ve özgürlükleri yasalarla teminat altına devletçe alınır ve idaresi tarafından da uygulanır. Devletlerin farklı idare şekli vardır; cumhuriyet, monarşi, oligarşi… bir de bunların çatısı altında ve iç içe işleyen sistemler vardır. İşte bunlardan biri de meritokrasidir.

ABD Kongresi tarafından onaylanarak, temsilciler meclisi galerisine konan, dünyaca ünlü kanun yapıcı portrelerden sadece 23 kişiden biri Kanuni Sultan Süleyman’dır. Sivil ve askeri alanda yaptığı kanuni düzenlemelerden dolayı Kanuni unvanı alan I. Süleyman’ın portresi Temsilciler Meclisi’nin toplantı salonunun duvarında büyük kanun yapıcıların arasında yer alıyor.

Yine ABD Kongre Kütüphanesi’nde insanların saygı ile önünde eğildiği Kanuni’nin bir başka büstünün üzerinde: “Devlet adalet üzerine inşa edilir” veciz sözü yazılıdır.

Ve Kaliforniya Üniversitesi’nde Kanuni’nin adına kurulan kürsüden ‘Meritokrasi’ dersi okutulmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi buna sevk eden neden, Kanuni gibi örnek aldığı şahsiyetler sayesinde olgunluğa ulaştırdığı bir eğitim sistemi kurmuş olmasıdır.

ABD üniversitelerinde bir profesör sınavda sorularını sorar, sonrada sınıftan çıkıp gider. Hiçbir öğrenci kopya çekmeye tenezzül etmez. Çünkü onursuzluk olarak sayarlar.

Gelişmekte olan ülkelerde ise, ilköğretimde sıra üzerine, orta öğretimde bacaklara ve avuç içlerine yazarak başlayan kopyacılık, üniversitede bırakın hoca sınıftan çıkmayı, daha arkasını döner dönmez masa altından kitap sayfaları karıştırılır! Bir de kopya çekmeyeni “keriz” sayarlar… Tabi günümüzde daha bir gelişerek değişti bu kopya çekme teknikler…

Bu örnekten yola çıkarak, ABD ile gelişmekte olan ülke öğrencileri arasındaki alınan eğitimdeki farkı ya da yetişme tarzını farkettiniz değil mi?

İşte, ABD’nin uyguladığı bu tür (ciddi) sistemler sayesinde dünyaya hükmeder konuma gelmiştir. Tıpkı Kanuni Sultan Süleyman’ın cihan hükümdarı olduğu muhteşem yıllar gibi…

Soru; peki bu nasıl bir eğitim sistemi?

Cevap; tabikî ‘meritokrasi’!..

Şimdi inceleyelim meritokrasi nedir?

Meritokrasi; liyakatli bir yönetim sistemidir. ‘Liyakat,’ layık olma kavramına dayanmaktadır. İktidar gücünün, yeteneklere ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayandığı yönetim biçimi olarak tanımlanır. Bu yönetim şeklinde idare gücü, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır. Bu üstün özelliklerin tanımı içerisinde bilgi, beceri, pozitif tutum, olumluya odaklanma, felsefi bakış, bilgelik, analitik düşünce gibi kavramlar yer almaktadır.

Siyasî kayırmacılık sisteminin uygulamada olumsuz sonuçlar vermesi neticesinde ortaya çıkan bir sistem olarak bilinen Liyakat sistemi (merit system), 1883 tarihli “Pendleton Act” tarafından ABD’de adlandırılarak aygulanmaya başladığı bilinmektedir. Ayrıca sosyolog Melvin Tumin’in ifade ettiği üzere meritokrasi, toplum içerisinde bireylerin yetenekleri ölçüsünde rol almaları durumudur. İngiltere merkezli Meritocracy Party, beş maddeden oluşan bir manifesto yayımlamış ve şöyle maddelendirmiştir:

* Kayırmacılık yoktur: kim olduğunuz önemli değildir.

* Yandaşlık yoktur: sizin içim başkalarının ne yapabildiği değil, sizin ne yapabildiğiniz önemlidir.

* Ayrımcılık yoktur: din, dil, ırk, yaş gibi cinsiyet geçmiş önemsizdir. Yetenek her şeydir.

* Eşit imkânlar: herkesle aynı noktadan başlar ve yeteneklerinizin sizi götürdüğü yere gidersiniz.

* Tatminkar erdemler: en başarılı insanlar, en yüksek tatmine erişirler.

 Tarihsel süreç içinde insanoğlunun karşılaştığı diğer birçok yönetimin şeklinden farklı bir yapıya sahip olan meritokrasi, yönetimin yetenek ve bilgiye dayalı olarak el değiştirdiği bir sistemdir. Yönetim iradesi soyluluk, zenginlik ya da rütbelere bağlı olarak değil, tamamen kişilerin yönetim becerisi ve yönetime dair sahip oldukları bilgiye bağlıdır. Üstün özelliklere sahip olduğu düşünülen kişiler arasından yapılan eleme sonucunda devletin yönetim iradesinin belirlendiği meritokrasi, bu özelliği ile kendi içinde son derece adil ve fırsat tanıyan bir yapıya sahiptir. Adam kayırma olarak tanımlanan tüm hareketlerin tamamen yasaklandığı meritokrasi yönetiminde, kamu yönetimi bu konu hakkında daha bilgili olan insanlara bırakılır.

Peki, meritokrasiyi Türkler uygulamış mıdır, nasıl?

Bizler necip bir milletiz. Gerek İslam’la şereflenmeden önce ve gerekse sonrasında çetin savaşlar yapıp güçlü devletler kurmuşuz ve önceliğimiz hep “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla hareket etmişiz. Ne zamanki bu düsturdan uzaklaştık!.. …?

Evet, ‘liyakatli yönetim sistemi’ olan meritokrasi’yi en iyi uygulayan yine bizim ecdadımız olmuştur. Kamunun daha bilgili kişiler tarafından yönetilmesine imkân tanıyan meritokrasinin, devletteki sistemsel işleyişine en pratik örneğini Türkler yapmıştır. Osmanlı Devleti’ndeki, “devşirme” ve “lonca” sistemleri, meritokrasinin ilk ve en iyi uygulamasıdır. II.Murat zamanında kurulan, Fatih Sultan Mehmet tarafından geliştirilip I.Süleyman (Kanuni) zamanında da genişletilen ‘Enderun Mektebi’ kurulmuştur. Devşirme adıyla bilinen bu sistem; Osmanlı fethedilen bölgelerdeki Hıristiyan ailelerin çocuklarının 1/5’ini yani zeki ve gösterişli olanlarını alarak onları yeteneklerine göre yetiştirmeye dayanırdı; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkın iseler Yeniçeri Ocağı’na, devlet işlerine yatkın iseler Saray’a alınırlardı. Bu kapsamda sarayda bulunan Enderun Mektebi devşirme bürokratlar yetiştirmekteydi. Siyasi, askeri, sanat ve teknik konularına göre Enderun talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devleti’nin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu.

Lonca denilen sistemle ise; 1300’lerde kurulan bu sistemde, esnaf ve zanaatkarların dürüst, ahlaklı, kaliteli ustaların yetişmesi sağlanırdı. Mesela, ayakkabıcı olmak istediğinizde, ayakkabıcılar loncasının seçkinlerine bu talebinizi anlatıyordunuz. Sonrasında sizi bir ayakkabı ustasının yanına çırak veriyorlardı. Eğitiminizi tamamlayıp bu seçkinlerin önünde sınava giriyordunuz ve eğer liyakatinizi ispat edebilirseniz ‘peştemal’ kuşanıyordunuz.

İşte Osmanlı Sultanlarını cihan padişahı yapan özellik bu idi. Mimar Sinanları, Kaptanı Deryaları, Sadrazamlar böyle bir sistem içerisinde yetişmişlerdir.

Günümüze gelirsek, kamu kuruluşlarında görev alan tüm bireylerin mevki kazanmak için bilgi ve yetenek sahibi olmasını bir zorunluluk olarak gösteren meritokrasi, bu yapısı ile bugünün demokrasisinden dahi yüksek eşitlik sağlayan bir sistemdir. Lakin günümüzde çoğu insanın meritokrasi hakkında en ufak bir fikir sahibi dahi olmamasının en büyük nedeni, bu sistemin torpili değil bireye bir takım özellikler kazanmayı dayatmasıdır. Zira meritokrasi ile yönetilen bir toplumda herhangi bir yeteneği veya bilgisi olmayan bireyin toplum içinde rol alması da mümkün değildir.

Meritokrasi yönetim biçiminde kamuya ait organlarda görev alan kişilerin tamamı, belirli bir eleme sonucunda bulunduğu makama gelir. Kişinin kendini geliştirerek ve daha da çok bilgi edinerek mevkisini yükseltmesi ile devletin en üst makamlarında “en bilgili ve yetenekli” kişilerin görev yapması sağlanır. En yetenekli ve bilgili kişilerin devleti yönetmesi ise şüphesiz halkın daha başarılı politikalar ile yönetilmesi ve refah seviyesinin artması manasına gelmektedir. Ancak günümüzün hazıra alışan insanı için meritokrasi sistemi korkulacak bir yönetim biçimine gelmiştir. Zira kamu kuruluşlarında işe başladıktan sonra uzun yıllar boyunca kendini geliştirmeyen ve hala 20 yıl öncesinin bilgisi ile bazı işleri “halletmeye çalışan” bireyin meritokrasi sisteminde yeri de yoktur.  Çünkü meritokrasi, devlet yönetiminin üst kademelere talip olanlarda; ‘zeka, kuvvet, güç, hitap yeteneği, teknik, çalışkanlık’ gibi vasıfları aramaktadır. 

Yazının başına geri dönersek; ABD’de uygulanan meritokrası eğitim sistemi sayesinde, ‘kopya çekmeyi onursuzluk’ sayan gençlik, mezun olup özel ya da kamuda göreve başladığında, dürüstlüğün ön planda tutulduğu, asla görev yetki ve sorumluluklardan taviz verilmediği bir sistemi çalıştırmaktadır… Her ne kadar çürük elmalar çıksa da genel işleyiş bu şekildedir…

Diğer karşı örnekte, gelişmekte olan ülkelerde ise, ilköğretimde sıralara, avuç içine yazılarak başlayan kopyacılık yükseköğrenimde neredeyse ‘norm’ haline dönüşerek sıradanlaşıp mezun olduktan ve göreve başladıktan sonra da ahbap çavuş ilişkisiyle işler yürür gider… gider de nereye kadar? Onu da söyleyelim, “çürümüşlüğe kadar!”. İstisnalar illaki kaideyi bozmaz…

Netice itibari ile yazımızı bir fıkra ile bağlayalım; talebenin biri, “hocam artık mezun oldum, benden ‘Kadı’ olur mu?” diye sorar hocasına! Fakat hocası bilir ki bu talebe çok yetenekli biri değil ama çok da hevesli! Düşünür, taşınır orta yolu bulur ve derki: “evladım, evet belki sen o makama ulaşamasan da makamı sana indirgemek mümkündür!”

Şikâyetçi olduğunuz şeylerden kurtulmanın yolu okumak, düzelmenin tek yolu da liyakatli yöneticiler yetiştirmekten geçer.

Son sözümüz; dün bizim atalarımızın onlara diz çöktürdüğü bilgi ve teknikle, bugün onların çocukları bize diz çöktürüyor!..

Yazar Mehmet BALLI

#DevletYönetimindeMeritokrasi
#DahaFazlaDemokratikleşme

TCG YAVUZ

   TCG YAVUZ ZIRHLISI, eski adıyla SMS GOEBEN, Osmanlıyı savaşa sokan gemi olarak anılır.

   Alman İmparatorluk Donanması için kardeş gemisi SMS Moltke ile beraber 1911’de Hamburg tersanelerinde yapılan Moltke sınıfı iki gemiden biri olan SMS Goeben, önceki nesil Alman savaş kruvazörü SMS Von der Tann ile benzer bir tasarıma sahipti; ancak boyutları daha büyük, zırh koruması daha fazlaydı ve üzerinde iki ana top bulunan fazladan bir tarete sahipti. İngiliz rakibi Indefatigable sınıfı muharebe kruvazörlerine kıyasla Goeben ve Moltke kayda değer biçimde daha büyük ve daha zırhlıydılar.

   1912’de SMS Goeben, hafif kruvazör SMS Breslau ile birlikte Alman Akdeniz Savaş Filosu’nu (Deutsche Mittelmeer Division) oluşturdu ve Balkan Savaşları boyunca Akdeniz’de devriye görevi üstlendi. 28 Temmuz 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Goeben ve Breslau İngiliz Akdeniz Donanması’nın takibinden kaçarak İstanbul’a ulaştılar. İki gemi 16 Ağustos 1914’te Osmanlı Donanması’na verildi. SMS Goeben, Osmanlı hizmetine girdiğinde Yavuz Sultan Selim veya kısaca Yavuz adını aldı. 1936 yılında adı resmen TCG Yavuz (“Türkiye Cumhuriyeti Gemisi Yavuz”) olarak değiştirildi. 1938 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıdı. Yavuz, 1950 yılında hizmetten çekilene dek Türk Donanması’nın bayrak gemisi olarak görev yaptı.

   Alman İmparatorluk Donanması tarafından inşa edilen gemilerin en son söküleni olan Yavuz, aynı zamanda tüm muharebe kruvazörleri ve drednotlar arasında en uzun süre hizmette kalanıdır.

İnşası:

  Alman İmparatorluk Donanması (Kaiserliche Marine), üçüncü Alman savaş kruvazörü olan Goeben’i 8 Nisan 1909’da “H” geçici adı ve 201 inşa numarasıyla Hamburg’daki Blohm & Voss tersanesine sipariş verdi. Omurgası 19 Ağustos’ta kızağa kondu, teknesinin inşası tamamlandıktan sonra gemi 28 Mart 1911’de denize indirildi. Donatımının tamamlanmasının ardından 2 Temmuz 1912’de Alman Donanması’na katıldı.

   Goeben 186.6 metre uzunluğunda, 29.4 metre genişliğinde ve tam yükle 9.19 metre su çekimine sahipti. Geminin normal ağırlığı 22,616 t (22,259 long ton), tam yüklü ağırlığı 25,300 t (24,900 long ton) idi. Goeben, toplam 52,000 shp (39,000 kW) güç üreten iki set Parsons buhar türbini ve 24 kömürle çalışan Schulz-Thornycroft buhar kazanı ile maksimum saatte 25.5 deniz mili (47.2 km/sa; 29.3 mil/saat) hıza ulaşabiliyordu. Geminin maksimum menzili ise saatte 14 deniz mili (26 km/sa; 16 mil/saat) hızla 4,120 deniz miliydi (7,630 km; 4,740 mil).

   Geminin ana bataryası, beş ikiz tarette toplam 10 adet 28 cm’lik (11 inç) toptan oluşuyordu. İkincil silahları geminin ortasında kazamatlarda yer alan 12 adet 15 cm’lik (5.9 inç) top ile başta, kıçta ve kumanda kulesiyle kaptan köşkü etrafında yer alan 12 adet 8.8 cm’lik (3.5 inç) toptan oluşuyordu. Gemide ayrıca su hattının altında dört adet 50 cm’lik (20 inç) torpido tüpü bulunmaktaydı.

Balkan Savaşları

   SMS Goeben Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Alman Genelkurmayı, Alman gücünü Akdeniz’de gösterecek bir Akdeniz Kuvveti (Mittelmeer-Division) kurulmasına karar vererek Goeben ile hafif kruvazör Breslau’yu İstanbul’a gönderdi. İki gemi 4 Kasım’da Kiel’den yola çıkarak 15 Kasım 1912’de İstanbul’a vardılar. Nisan 1913’ten sonra Goeben, aralarında Venedik, Pola ve Napoli’nin de bulunduğu birçok Akdeniz limanını ziyaret ettikten sonra Arnavutluk sularına yöneldi. Bu yolculuğun ardından filo tekrar Pola’ya döndü ve 21 Ağustos-16 Ekim 1913 arası bakım için Pola’da kaldı.

  29 Haziran 1913’te İkinci Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Akdeniz Kuvveti tekrar bölgede konuşlandı. 23 Ekim 1913’te Konteramiral Souchon kuvvetin komutasına geçti. Goeben ve Breslau Akdeniz’deki faaliyetlerine devam etiler ve I. Dünya Savaşı başlayana kadar 80 civarında liman ziyaret ettiler. Donanma, Goeben’i kardeş gemi SMS Moltke ile değiştirmeyi planladıysa da, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da suikasta uğraması ve ardından Büyük Güçler arasında gittikçe tırmanan gerilim bu planın uygulanmasını engelledi.

   Suikastin ardından Amiral Souchon Müttefik Güçler ile Üçlü Entente arasında savaşın kaçınılmaz olduğunu değerlendirdi ve gemilerine bakım için Pola’ya gitme emrini verdi. Almanya’dan gelen mühendisler gemi üzerinde bakım çalışması yaptı. Goeben’in 4,460 kazan tüpü değiştirildi ve genel bakımı yapıldı. Bakımların tamamlanmasının ardından gemiler Messina’ya doğru yola çıktılar.

Birinci Dünya Savaşı Goeben ve Breslau’nun takibi:

   II. Kayzer Wilhelm, savaş çıkması durumunda Goeben ve Breslau’nun ya batı Akdeniz’de akınlar yaparak Kuzey Afrika’daki Fransız askerlerinin Avrupa’ya dönmesini engellemesini, ya da Cebelitarık’tan geçip Atlas Okyanusu’na çıkarak Alman sularına dönmesini emretmişti. Hangisinin yapılacağı filo komutanının taktik duruma göre vereceği bir karardı.[8] 3 Ağustos 1914’te iki gemi Cezayir’e doğru yoldayken Amiral Souchon Almanya’nın Fransa’ya savaş ilan ettiği haberini aldı. Kayzer’in emrine uyan Goeben Philippeville (bugünkü Skikda, Cezayir) kentini 10 dakika boyunca bombaladı. Bu sırada Breslau da Bône (bugünkü Annaba) şehrini bombalamaktaydı. Kayzer’in emirlerini açıkça hiçe sayan amiraller Alfred von Tirpitz ve Hugo von Pohl, Kayzer’e bilgi vermeden Souchon’a bombardımanın ardından İstanbul’a hareket etme emri verdiler.

   Goeben’in İstanbul’a ulaşacak kadar kömürü olmaması sebebiyle Souchon, gemilerini Messina’ya yönlendirdi. Almanlar, İngiliz muharebe kruvazörleri HMS Indefatigable ve HMS Indomitable ile karşılaştılar, ancak Almanya henüz İngiltere ile savaşa girmediği için bir çatışma olmadı. İngiliz gemileri Goeben ve Breslau’yu takibe aldılar, fakat Almanlar İngilizlerden kaçmayı başararak 5 Ağustos’ta Messina’ya vardılar.

   Messina’da yakıt ikmali, İtalya’nın 2 Ağustos’ta tarafsızlığını ilan etmesi sebebiyle karmaşık bir hal aldı. Uluslararası kanunlara göre savaş gemileri tarafsız bir limanda en fazla 24 saat kalabilirdi. Limandaki Alman taraftarı İtalyan denizcilik otoritesi, Goeben ve Breslau’nun limanda 36 saat kalarak bir Alman kömür gemisinden kömür ikmali yapmalarına izin verdi. Fazladan geçirilen zaman dahi Goeben’in kömür depoları İstanbul’a ulaşacak kadar yakıtla doldurulamamıştı, bu sebepten Amiral Souchon Ege Denizi’nde bir başka Alman kömür gemisiyle bir buluşma ayarladı. Fransız komutan Amiral Lapeyrère’nin Almanların ya Akdeniz’den çıkış yapacağı ya da Pola’ya giderek Avusturya donanması ile buluşacağı düşüncesi sebebiyle Fransız Akdeniz filosu batı Akdeniz’de kaldı.

   Souchon’un iki gemisi, 6 Ağustos gününün erken saatlerinde Messina Boğazı’nın güneyinden geçerek limandan ayrılıp Doğu Akdeniz’e doğru yola çıktılar. Peşlerindeki iki İngiliz muharebe kruvazörü 100 mil gerilerindeydi, üçüncü İngiliz muharebe kruvazörü HMS Inflexible ise Bizerta, Tunus’ta kömür almaktaydı. Souchon’un yolundaki tek İngiliz kuvveti Tümamiral Ernest Troubridge komutasında zırhlı kruvazörler HMS Defence, HMS Black Prince, HMS Duke of Edinburgh ve HMS Warrior’dan oluşan 1. Kruvazör Filosu’ydu.

   Almanlar, Troubridge’i şaşırtmak amacıyla öncelikle Adriyatik Denizi’ne yöneldiler. İngiliz filosu, Almanları Adriyatik’in girişinde karşılamak için yola koyuldu. Hatasının farkına varan Troubridge, rotasını tersine çevirdi ve hafif kruvazör HMS Dublin ve iki destroyerine Almanlar üzerine torpido saldırısı yapma emrini verdi. Breslau’nun gözcülerinin İngiliz gemilerini farketmesi üzerine iki Alman gemisi de karanlıktan yararlanarak takipçilerinden kaçmayı başardılar. Goeben’in 28 cm’lik toplarına karşı elindeki dört eski zırhlı kruvazörle çıkmanın intihar olacağını düşünen Troubridge 7 Ağustos günü erken saatlerde kovalamacayı bıraktı. Souchon için İstanbul yolu böylece açılmış oldu.

   Goeben, Nakşa açıklarında kömür depolarını doldurdu. 10 Ağustos günü öğleden sonrası iki gemi Çanakkale Boğazı’na girerek bir Osmanlı öncü gemisi rehberliğinde Marmara Denizi’ni geçtiler. Tarafsızlık kurallarının çevresinden dolanmak için 16 Ağustos’ta Almanlar iki geminin Osmanlı Donanması’na katıldığını ilan ettiler. 23 Eylül’de Amiral Souchon Türk donanmasının komutasına getirildi. Goeben yeniden adlandırılarak Yavuz Sultan Selim, Breslau ise Midilli isimlerini aldılar. Gemilerin Alman mürettebatı Osmanlı üniformaları giydiler ve fes taktılar.

Karadeniz Operasyonları 1914

   İstinye’de demirleyen Yavuz Sultan Selim 29 Ekim’de Yavuz, Çarlık Rusyası’na karşı ilk operasyonuna çıkarak Sivastopol limanını bombaladı. Bombardıman sırasında Osmanlı İmparatorluğu henüz müttefik devletlerle savaşa girmemişti. Bombardıman sırasında 25.4 cm’lik (10 inç) bir top mermisi Yavuz’un arka bacasına isabet etti, ancak patlamadı ve önemsiz bir hasara yol açtı. Geminin aldığı başka iki isabet de küçük çaplı hasar yarattı. Yavuz ve eskortları bombardıman sırasında aktif olmayan bir Rus deniz mayını tarlasından geçtiler. Türk sularına dönüş yolunda Yavuz, Rus mayın gemisi Prut ile karşılaştı, ancak Prut güvertesindeki 700 mayınla kendini batırdı. Bu karşılaşma sırasında Prut’a eskortluk yapan Rus destroyeri Leytenant Puşçin ise Yavuz’un ikinci bataryasından açılan ateşten isabet eden iki 15 cm’lik mermi ile hasara uğratıldı. Bombardımana tepki olarak Rusya, 1 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederek Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na katılmasına sebep oldu. 3 Kasım’da Fransız ve İngiliz gemileri Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunma tabyalarını bombaladı, iki gün sonra da resmen savaş ilan ettiler. Frut ve Leytenant Puşçin gemilerinin başına gelenleri göz önünde bulunduran Rusya, tüm Karadeniz filosunu bir araya toplayarak Yavuz’un tüm donanma gemilerini teker teker batırmasının önüne geçmeye çalıştı.

   Yavuz ve Midilli, 18 Kasım’da Trabzon’un bombardımanından dönen Rus Karadeniz Filosu’yla Kırım’ın 17 deniz mili (31 km; 20 mil) açığında karşılaşarak Sarıç Burnu Muharebesi’ne girişti. Öğle saatleri olmasına rağmen hava sisliydi ve filoların büyük gemileri birbirlerini ilk başta göremediler. Rus Karadeniz Filosu, 1905 Rus-Japon Savaşı’nın deneyimiyle savaştan önce birçok geminin ateşinin bir ana gemi tarafından yönlendirilerek tek bir düşman üzerine yoğunlaştırılmasına dayanan bir savaş taktiği geliştirmişti. Rus zırhlısı Evstafi, filonun ana gemisi Ioann Zlatoust zırhlısı Yavuz’u görene dek ateş etmedi. Ana gemiden Evstafi’ye ulaşan hatalı atış komutları, geminin kendi hesabı olan 7.000 metreden 4.000 metre fazlasına göreydi, bu sebepten Evstafi, Yavuz dönüp ana bataryasından ateş etmeye başlamadan önce kendi hesaplarına göre ateş açtı. Rus gemisinin ilk salvosundan bir 12 inçlik mermi, Yavuz’un 15 cm’lik ikincil bataryalarından birinin kazamat zırhını kısmen delerek ateşlenmeye hazır cephanelerin bir kısmını havaya uçurdu ve silahın tüm mürettebatının ölümüne yol açan bir yangın başlattı. Toplam 13 mürettebat öldü, üç mürettebat ise yaralandı.

   Yavuz ateşe karşılık verdi ve Evstafi’yi orta bacasından vurdu; isabet eden mermi bacadan geçip ateş kontrol telsizinin antenini parçaladı. Telsiz bağlantısını kaybeden Evstafi, Ioann Zlatoust’un hatalı menzil ölçümünü düzeltemeyince filonun geri kalanı ya hatalı atış komutlarını kullandılar ya da Yavuz’u hiç göremediler ve hiçbir isabet kaydedemediler. Bu sırada Yavuz, Evstafi zırhlısını dört kez daha vurdu, mermilerden biri patlamadı. Tümamiral Wilhelm Souchon 14 dakikalık muharebenin ardından temas kesmeye karar verdi. Atılan 19 mermiden isabet eden dört 28 cm’lik (11 inç) mermi toplam 34 Rus mürettebatı öldürdü, 24’ünü yaraladı.

   Sonraki ay, 5-6 Aralık’ta Yavuz ve Midilli asker nakliye hatlarını korudu, 10 Aralık’ta ise Yavuz Batum’u bombaladı. 23 Aralık’ta Yavuz ve Hamidiye Kruvazörü üç taşıma gemisine Trabzon’a dek eskortluk yaptı. 26 Aralık’ta başka bir asker transferi operasyonundan dönerken Yavuz, İstanbul Boğazı girişinin bir deniz mili açığında bir mayına çarptı. Geminin sancak tarafında, komuta kulesinin altında patlayan mayın geminin teknesinde 50 metrekarelik bir delik açtı, ancak su geçirmez torpido bölmesi hasar görmedi. İki dakika sonra Yavuz bu kez iskele tarafından başka bir mayına çarptı. İkinci mayın iskele ana top bataryasının hemen ön kısmında 64 metrekarelik bir delik daha açtı. Su geçirmez bölmeler 30 cm kadar çöktü, ancak geminin daha fazla su almasını engelledi. Ancak gemi açılan iki delikten toplamda 600 ton su almıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Yavuz’un tamiri için yeterli büyüklükte bir tersane olmadığı için tamiratlar gemi etrafına geçici sandık barajlar kurularak ve gemideki su boşaltılarak gerçekleştirildi. Gemideki delikler betonla kapatıldı. Beton yamalar kalıcı tamirat yapılana dek birkaç yıl boyunca iş gördüler.

   Hâlâ hasarlı olan Yavuz, 28 Ocak ve 7 Şubat’ta iki kez Boğaziçi’nden çıkarak Rus donanmasından kaçması için Midilli’ye ve Hamidiye Kruvazörü’ne yardım etti. Daha sonra mayın hasarının tamiri için mayıs ayına dek tamirde kaldı.

1915

   1 Nisan’da Yavuz, tamiri tamamlanmadığı halde Midilli ile beraber bir kez daha İstanbul’dan ayrılarak Hamidiye ve Mecidiye kruvazörlerinin Odessa bombardıman görevinden dönüşlerinde korumaya gitti. Hamidiye ve Mecidiye, şiddetli akıntılar nedeniyle rotalarından 15 deniz mili saptılar, rota düzeltmesinin ardından Odessa’ya yöneldiler, ancak Mecidiye bir mayına çarparak batınca saldırı iptal edildi. Bu sıralarda Yavuz ve Midilli Sivastopol açıklarına varıp iki buharlı kargo gemisi batırdı. Rus filosu gün boyunca iki gemiyi takip etti, gün batımında ise birçok destroyeri torpido saldırısı için ana filodan bağımsız gönderdi. Sadece Gnevny destroyeri iki gemiye yeterince yaklaşıp bir torpido atışı yaptı, ancak ıskaladı. Yavuz ve Midilli İstanbul’a hasar görmeden döndüler.

   25 Nisan’da Rus donanması, müttefiklerin Gelibolu çıkarması ile aynı günde İstanbul Boğazı’nın girişindeki tabyaları bombaladı. İki gün sonra Yavuz, müttefik askerlerini bombalamak için Turgut Reis drednot-öncesi zırhlısı ile birlikte Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı. Şafakta HMS Queen Elizabeth tarafından salınan bir gözetleme balonu iki gemiyi bombardıman pozisyonu alırken tespit etti. Queen Elizabeth tarafından atılan ilk 15 cm’lik mermi Yavuz’un çok yakınına düşünce Yavuz ateş pozisyonundan çıkıp denize inen uçurumların yakınına yol aldı, bu sayede İngiliz gemisinin toplarının ateş alanından çıktı.[30] 30 Nisan’da Yavuz bir kez daha ateş açmak için pozisyon aldı, ancak bu kez de Çanakkale’deki Türk karargahını bombalamak içi pozisyon alan ön dretnot zırhlı HMS Lord Nelson tarafından görüldü. İngiliz gemisi Yavuz görüş alanından çıkana dek beş isabetsiz atış yapabildi.

   1 Mayıs günü Rus donanmasının İstanbul Boğazı girişindeki tabyaları bir kez daha bombalaması üzerine Yavuz, Beykoz koyuna doğru yola çıktı. 7 Mayıs civarı Yavuz bir kez daha Karadeniz’e açılarak Sivastopol’e dek Rus gemilerini aradı, ancak bulamadı. Ana toplarında az cephane kalması sebebiyle Sivastopol’ü bombalamadı. 10 Mayıs sabahı dönüş yolundayken gemi gözcüleri iki Rus ön-dretnotu olan Tri Sviatitelia ve Pantelimon gemilerini gördüler. Yavuz iki gemiyle çatışmaya girdi. Çatışmanın ilk 10 dakikasında Yavuz ciddi bir hasara yol açmayan iki isabet alınca Amiral Souchon çatışmayı keserek Rus hafif gemilerinin takibinde İstanbul’a yöneldi. Mayıs ayının ilerleyen günlerinde geminin 15 cm’lik toplarından ikisi kıyıda kullanılmak üzere gemiden söküldü. Kıç güvertedeki dört adet 8.8 cm’lik top da aynı zamanda gemiden söküldü, 1915 sonlarında bu silahlar yerine dört adet 8.8 cm’lik uçaksavar topu monte edilecekti.

   18 Temmuz’da Midilli bir kez daha mayına çarparak 600 ton su aldı. Hasarlı gemi Zonguldak’tan İstanbul’a kömür taşıyan konvoylara eskortluk edemeyecekti. Bu durum üzerine Yavuz eskortluk görevine getirildi. 10 Ağustos’ta Yavuz, Hamidiye ve üç torpido bot eşliğinde yol alan beş kömür gemisinde oluşan konvoyu koruma görevine çıktı. Yolculuk esnasında Rus denizaltısı Tyulen konvoya saldırarak kömür gemilerinde birini batırdı. Ertesi gün Tyulen ve başka bir denizaltı Yavuz’a saldırmayı denedi, ancak atış pozisyonu almayı başaramadılar.

   5 Eylül’de Rus destroyerleri Bystry ve Pronzitelni, Hamidiye ve iki torpido bot eşliğinde bir Türk konvoyuna saldırdılar. Hamidiye’nin 15 cm’lik topları çatışma sırasında görev dışı kalınca Yavuz çatışmaya gönderildi, ancak çok geç kalmıştı. Yavuz vardığında Türk kargo gemileri, Ruslar tarafından ele geçirilmemeleri amacıyla karaya oturtulmuştu.

   21 Eylül’de Yavuz, Türk kömür gemilerine saldıran üç Rus destroyerini uzaklaştırmak için bir kez daha İstanbul’dan demir aldı. Konvoy eskortluğu görevleri, 14 Kasım’da Rus denizaltısı Morzh İstanbul Boğazı’nın hemen girişinde Yavuz’a iki torpido ateşleyip neredeyse vurduğunda sona erdi. Amiral Souchon Yavuz’un karşı karşıya olduğu riskin çok fazla olması sebebiyle konvoy sistemini askıya aldı. Bunun yerine sadece Zonguldak’tan İstanbul’a bir gecede varabilecek kadar hızlı olan gemilerin yola çıkmasına izin verildi. Zonguldak’tan yola çıkan gemiler İstanbul Boğazı girişinde pusudaki denizaltılara karşı savunma sağlayacak olan torpido botlar ile buluşacaklardı. Yaz sonunda iki yeni Rus dretnotu İmperatritsa Mariya ve Imperatritsa Ekaterina Velikaya gemilerinin tamamlanması, Yavuz’un faaliyetini daha da zorlaştırdı.

1916-17

   Amiral Souchon, 8 Ocak’ta Yavuz’u Zonguldak’tan gelen boş bir taşıma gemisini bölgedeki Rus destroyerlerinden koruması için bölgeye gönderdi, ancak Ruslar Yavuz varmadan önce gemiyi batırdılar. Dönüş yolculuğunda Yavuz, Imperatritsa Ekaterina ile karşılaştı. İki gemi 18.500 metre mesafeden başlayarak topçu düellosuna giriştiler. Yavuz güneybatıya yöneldi ve çatışmanın ilk dört dakikasında ana toplarından beş salvo ateşledi. İki gemi de rakibini vurmayı başaramadı, ancak yakınına düşen mermilerin şarapnelleri Yavuz’a isabet etti.[38] Normalde Imperatritsa Ekaterina’dan çok daha hızlı olmasına rağmen Türk muharebe kruvazörünün teknesi bakımsızlıktan midye bağlamıştı ve pervane şaftları kötü durumdaydı. Yavuz, bu yüzden 23.5 knot (43.5 km/sa; 27.0 mph) hıza ulaşabilen güçlü Rus gemisinden kaçmakta zorlandı.

   Ruslar, Kafkasya’daki çatışmalarda ciddi miktarda Osmanlı toprağı ele geçirmişlerdi. Rus ordusunun daha fazla ilerlemesini engelleme amacıyla Yavuz, cepheye asker taşımakla görevlendirildi. 429 subay ve asker, bir dağ topçu bataryası, makineli tüfek ve havacılık birlikleri, 1000 tüfek ve 300 sandık cephane Yavuz tarafından 4 Şubat’ta Trabzon’a taşındı. 4 Mart’ta Rus donanması makineli tüfek ve atlarıyla beraber 2.100 asker gücünde bir birliği Pazar limanının iki yanına indirdiler. Türk birlikleri baskına uğramış, ilçeyi boşaltmak zorunda kalmışlardı. Bir diğer çıkarma da Trabzon’un 5 mil doğusundaki Kavata koyunda gerçekleşti. Haziran sonlarında Türkler karşı saldırıya geçerek Rus cephesini 35 kilometre (20 mil) kadar yardılar. Yavuz ve Midilli Türk saldırılarını desteklemek için birçok kıyı operasyonunda bulundular. 4 Temmuz’da Yavuz Tuapse limanını bombalayarak bir buharlı gemi ve bir motorlu uskuna batırdı. Türk gemileri, iki Rus dretnotu Sivastopol’den ayrılıp onlara saldırmadan geri dönebilmek için kuzeye yöneldiler. Gemiler İstanbul’a dönünce, Yavuz eylül ayına dek sürecek olan pervane şaftı bakımına alındı.

   Osmanlı’nın içinde bulunduğu kömür kıtlığı gittikçe kötüleşince, Amiral Souchon Yavuz ve Midilli’nin faaliyetlerine 1917 boyunca ara verme kararı aldı. Eylül ayında Koramiral Rebeur-Paschwitz Amiral Souchon’un yerine gemilerin komutasını aldı. Bolşevik devriminin ardından Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Aralık 1917’de ateşkes ilan edilmesi ve Mart 1918’de Brest Litovsk Barış Antlaşması’nın imzalanması sonucunda Anadolu’dan tekrar kömür sevkiyatı başladı.

1918

   20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli Koramiral Rebeur-Paschwitz komutasında Çanakkale Boğazı’ndan çıktılar. Rebeur-Paschwitz’un amacı Filistin cehpesindeki İtilaf Devletleri gemilerini kendi üzerine çekerek Türk askerlerini rahatlatmaktı. Boğaz çıkışında Yavuz, İmroz (Gökçeada) Deniz Muharebesi olarak adlandırılan çatışmada, Gökçeada’da demirli duran ve kendilerini koruması gereken ön-dretnotlar tarafından korunmayan iki İngiliz savaş gemisi HMS Raglan ve HMS M28’i gafil avlayarak batırdı. Rebeur-Paschwitz daha sonra Mondros Limanı’na saldırmaya karar verdi, orada İngiliz ön-dretnotu HMS Agamemnon Türk gemilerine saldırmak için istim alarak hazırlık yapıyordu. Yolculuk sırasında Midilli birçok mayına çarparak battı, Yavuz da üç mayına çarpmıştı. İngiliz destroyerleri HMS Lizard ve HMS Tigress’in takibi altında Çanakkale’ye doğru çekilen Yavuz, Çanakkale Boğazı girişinde Nağra Burnu dolaylarında bilinçli olarak karaya oturtuldu. İngilizler karaya oturmuş olan Yavuz’a Kraliyet Donanması Hava Kuvvetleri’nin 2. filosunun bombardıman uçaklarıyla saldırı düzenlediler ve iki isabet sağladılar, ancak uçakların attığı hafif bombalar gemiye ciddi bir hasar veremedi. Monitör tipi savaş gemisi HMS M17 24 Ocak gecesi Yavuz’a topçu ateşi açtı, ancak yalnızca on mermi attıktan sonra Türk sahil bataryalarının ateşinden kaçmak zorunda kaldı. HMS M17’den sonra HMS E14 denizaltısı gemiyi batırması için görevlendirildi, ancak geç kalmıştı; eski Alman ön-dretnotu Turgut Reis Yavuz’u kurtararak İstanbul’a kadar çekti. Yavuz ciddi bir hasar almıştı, bir kez daha gemi teknesini onarmak için geçici sandık barajlar kuruldu, tamiratlar 7 Ağustos-19 Ekim arası sürdü.

   Yavuz, Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalandıktan sonra 30 Mart 1918’de Osmanlı mütareke komisyonu üyelerini taşıyan gemilere Odessa’ya kadar eskortluk yaptı. İstanbul’a dönüşünün ardından mayıs ayında tekrar denize açılarak Sivastopol’e vardı, burada teknesi temizlendi ve tamir edildi. Yavuz ve birçok destroyer 28 Haziran’da kalan Sovyet savaş gemilerini enterne etmek üzere Novorossiysk’e doğru yola çıktı, ancak Türk gemileri vardıklarında Sovyet gemileri mürettebatları tarafından batırılmışlardı. Destroyerler bölgede kaldı, Yavuz ise Sivastopol’e döndü. 14 Temmuz’da gemi kuru havuza alını ve savaşın sonuna dek orada kaldı. Sivastopol’deyken teknenin altındaki midyeler temizlendi. Yavuz daha sonra İstanbul’a döndü, burada mayın hasarının tamiri için beton sandık barajlar kurularak 7 Ağustos-19 Ekim arası mayından hasar gören üç kısımdan biri tamir edildi.

   2 Kasım’da Alman donanması geminin mülkiyetini resmi olarak Türk hükümetine devretti. Sevr Antlaşması şartları gereği Yavuz’un savaş tazminatı olarak İngiliz Kraliyet Donanması’na teslim edilmesi gerekliydi. Ancak Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı dolayısıyla Sevr Anlaşması uygulanamadı. Türklerin Kurtuluş Savaşı’ndaki zaferi üzerine 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda ise yeni Türkiye Cumhuriyeti, Yavuz da dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun donanmasının büyük bir kısmını elde tutmayı başardı.

I. Dünya Savaşı sonrası ve Cumhuriyet dönemi:

   Türkiye tarafından 1920’ler boyunca ortaya konan birçok denizcilik politikası arasında tek tutarlı nokta, Yavuz’un onarılarak yeni cumhuriyetin donanmasının bayrak gemisi olmasıydı. Gemi 1926 yılına dek İzmit’te terk edilmiş bir durumda kaldı; sadece iki kazanı çalışır durumdaydı, hareket edemiyordu ve 1918 yılında çarptığı iki mayından kalan hasar hala tamir edilmemişti. Açık denizde batma riski çok fazla oluğu için Yavuz’u tamiratlar için başka bir ülkeye göndermek mümkün değildi, bu sebeple yeterli bütçe ayrıldıktan sonra Almanya’dan 26.000 tonluk bir yüzer havuz satın alındı. Aralık 1926’da Fransız şirketi Atelier et Chantiers de St. Nazaire-Penhöet ile geminin Gölcük Donanma Tersanesi’nde tam bir onarım ve yenilemeye girmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Tamiratlar 1927 yılında başladı, ancak tamiratlar esnasında yüzer havuzun birçok bölümü çöktü. Yavuz bu çökmeden hafif hasar gördü, yüzer havuzun tamiratı geminin onarım sürecinin uzamasına sebep oldu. Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz yüzer havuzun alımında yolsuzluk yapılmasına ilişkin soruşturma sonucunda görevden alındı ve milletvekilliği düşürüldü. Yolsuzluk iddiaları sonucunda gecikmeler arttı ve sonunda Denizcilik Bakanlığı lağvedildi. Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, yolsuzluk soruşturmasının ardından tüm donanma inşa programlarını yavaşlattı. Yavuz’un tamirinin devamı, Eylül 1928’de Yunan Donanması’nın Ege Denizi’nde yaptığı büyük çaplı tatbikatın ardından Türk hükümetinin Yunan deniz üstünlüğüne karşı önlem alma kararını vermesinden sonra önem kazandı. Türk hükümeti ayrıca İtalyan tersanelerine dört destroyer ve iki denizaltı siparişi verdi. Bunun üzerine Yunan hükümeti, Türklere 10 yıl boyunca deniz kuvvetlerinin sınırlandırılmasına ilişkin Washington Anlaşması benzeri bir anlaşma yapma teklifi sundu. Teklife göre Yavuz tekrar hizmete alınmayacak, Yunanlar ise iki yeni kruvazör inşa etme hakkına sahip olacaktı. Türk Hükümeti, Yavuz’u Sovyet Donanması’nın Karadeniz’deki gücünü dengelemek için kullanmayı hedeflediğini açıklayarak teklifi reddetti. Bu cevap üzerine Yunan hükümeti iki destroyer siparişi verdi.

   Geminin tamiratı sırasında geminin mayınlardan gördüğü hasar tamir edildi, deplasmanı 23.100 tona yükseltildi ve teknesi elden geçirildi. Uzunluğu yarım metre azalan geminin genişliği 10 cm kadar arttı. Modernizasyon kapsamında Yavuz’un buhar kazanları yenilendi ve ana topları için Fransa’dan alınan ateş kontrol sistemi kuruldu. Kazamatlarda yer alan iki 15 cm’lik top kaldırıldı. Jutland Muharebesi’nin ardından diğer devletler gemilerinin cephaneliklerini koruyan zırhları kalınlaştırma yoluna gittiler, ancak tamirat sırasında Yavuz’un cephaneliğini koruyan 5 cm’lik (2 inç) zırh koruması arttırılmadı. Yavuz 1930 yılında Türk Donanması’na tekrar katılarak donanmanın bayrak gemisi oldu. Onarım ve modernizasyonların ardından yapılan testlerde hız denemesinde beklenenden başarılı oldu, silah ve atış kontrol testleri de son derece başarılıydı. Yavuz’la beraber savaş grubunu oluşturacak dört destroyer de 1931 ve 1932 yıllarında hizmete alındılar; ancak bu destroyerlerin performansı tasarım özelliklerine hiçbir zaman ulaşamadı. Yavuz’un tekrar hizmete girmesi planları üzerine Sovyet Donanması Parizhskaya Kommuna zırhlısı ve Profintern hafif kruvazörünü 1929 sonlarında Baltık Denizi’nden Karadeniz’e transfer ederek Türk donanması ile eşitlik sağlamaya çalıştı.

   Geminin adı 1930 yılında resmi olarak Yavuz Sultan Selim’den Yavuz Selim’e, 1936’da ise Yavuz’a çevrildi. Yavuz, 1933’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’yü Varna’dan İstanbul’a taşıdı. Sonraki yıl Türkiye’yi ziyarete gelen İran Şahı’nı Trabzon’dan Samsun’a götürdü. 1938 yılında kısa bir yenilemeden geçen Yavuz, Kasım 1938’e Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıdı. 1937 yılında Yavuz ve donanmanın diğer gemileri İngiliz Donanma Ataşesi tarafından kısmen zayıf hava savunma silahları sebebiyle “modası geçmiş” olarak değerlendirildi. 1938’de Türk hükümeti donanmasını genişletme planlarına başladı. Bu planlara göre deniz filosu iki adet 10.000 tonluk kruvazör ve on iki destroyerden oluşacak, Yavuz ise 1945’te ikinci kruvazörün hizmete girmesine dek donanmada kalacaktı. Donanma ayrıca 1950-1960 yılları arasında 23.000 tonluk bir gemi daha inşa etmeyi planlıyordu. Hükümetin planları yaklaşan II. Dünya Savaşı sebebiyle tüm tersanelerin kendi ülkeleri için savaş gemisi üretmeye öncelik vermesinden dolayı uygulanamadı.

    Yavuz II. Dünya Savaşı boyunca hizmette kaldı. Kasım 1939’da Yavuz ve Parizhskaya Kommuna Karadeniz’deki en büyük iki gemiydi. Life dergisinin bir haberine göre Yavuz, Sovyet gemisinin bakımsız durumu sebebiyle Karadeniz’de üstün olan gemiydi. 1941 yılında geminin uçaksavar bataryaları güçlendirilerek dört 88 mm, on 40 mm ve dört 20 mm uçaksavar topu eklendi. Daha sonra bu rakamlar yirmi iki 40 mm ve yirmi dört 20 mm topa yükseltildi. Nisan 1946’da Amerikan zırhlısı USS Missouri, hafif kruvazör USS Providence ve destroyer USS Power, Türk büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşını İstanbul’a getirdiler. Yavuz gemileri İstanbul Boğazı girişinde karşıladı. Burada Yavuz ve Missouri 19’ar pare top atışı ile birbirlerini selamladılar. 1948’den sonra gemi Gölcük veya İzmit dolaylarında kaldı.

   Yavuz, 20 Aralık 1950’de aktif görevden alındı, 1952 yılında Türkiye’in NATO’ya üye olmasıyla B70 borda numarasını aldı ve 14 Kasım 1954’te donanma envanterinden düşüldü. Türk hükümeti 1963 yılında Alman hükümetine Yavuz’u satın almaları için teklifte bulundu, fakat teklif reddedildi. Türk hükümeti gemiyi 1971’de sökülmek üzere M.K.E. Seyman’a sattı. 7 Haziran 1973’te söküm alanına çekilen Yavuz, Şubat 1976’da tam olarak sökülmüştü. Söküldüğü zaman, tüm dünya donanmalarında kalan tek drednottu.

Kaynak: Wikipedia

Sultan Alparslan’ın Son Sözleri

Sultan Alparslan, muhasara edilerek alınan bir kalenin, esir edilerek huzuruna getirilen komutanının, muhafızların bir anlık gafletinden faydalanarak, üzerinde taşıdığı küçük bir hançerle saldırmasıyla, boynundan aldığı bir yara sonucu ağır yaralanır. Muhafızlar oracıkta saldırganı lime lime ederler ama nafile… Büyük Sultan, devrin tüm hekimlerinin müdahalelerine rağmen kurtarılamaz. Dört gün acılar içerisinde can çekişerek vefat eder.

Yanında bulunanlar Sultan’ın son sözlerini şöyle naklederler…

“Daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, `Şu cihanın hakimiyim! Benimle kim boy ölçüşebilir? dedim. Allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkumunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı!”

İşte bu elim hadise, yeni nesillerin asla unutmaması gereken pek çok dersi içerisinde barındırmaktadır.

Asla böbürlenme…

Kendini büyük görme, dokunulmaz, devrilmez sanma…

Bir an bile düşmanından gözünü ayırma…

Asıl gaflet yanındakilerin çok ciddi hatalar yapabileceğini göz ardı etmektir.

Boş ver düşmanına ders vermeyi, nispet yapmayı, o anca filmlerde olur.

Son nokta konulmadan iş bitmiş sayılmaz.

Bitir işini. Sonra hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam et…

#ŞeyhEdebalininOsmanBeyeÖğüdü

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Öğüdü

Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…

#SultanAlparslanınSonSözleri

Devletçilik nedir?

Devleti tek bir kelimeyle ifade edersek, halkın oluşturduğu birlik denebilir. Bu birlik onu oluşturan halkı ve gelecek nesilleri korumalı, gözetmelidir. Halk için en iyi yaşam şartlarını ve güvenli bir gelecek sağlamalıdır. Bu nedenle doğru olan, halkın iyiliği için önce birliğin korunmasıdır.  

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve “İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz.” felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir.

Atatürk bu ilkenin amacını “Bizim güttüğümüz Devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir.” diyerek açıklamaktadır.

Ziya Gökalp Türk töresi isimli eserinde, “il kelimesi eski Türkçede hem barış hem de devlet manasındadır. Gerçekten sosyal barış ile devlet aynı zamanda meydana gelebilen iki kurumdur. Bir cemiyette çatışma, kan davası ve çatışma kuralları yürürlükte ise, onda bir devlet niteliği bulunamaz. Devlet kan davasıyla iç çatışmaların bittiği yerde başlar. Devletin halk üzerindeki hakimiyeti ortaya çıkınca, özel olarak artık hak arama yollarına lüzum kalmaz. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, il; Türklerde hem bir din, hem bir devlet, hem de barışçılık ahlakı biçimlerinde oluştu.” sözleriyle devletin önemi ve değerine değinmiştir.

#ZiyaGökalp

Türk Töresi

Türk töresi: Türk örf adet ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü) , eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Divanü Lûgatit-Türkde töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile törü şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. Buna göre;

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve handır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Hanın teşebbüsleri ile gelişir. Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. Ancak buradan Hanın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağanın Budizmin kabulünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

İslamla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islam bilgini olan bir hükümdarın bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı El âdeti, Türkmen töresi olarak dile getirmişlerdir.

SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ

Orhun abidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.

İli tutup töreyi düzenlemiş.

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?

Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti.

Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lügatit-Türkde geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin baki olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: El kaldı törü kalmas.

Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de ordudur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslamiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayasından!

Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!

Atamın yuvasından, Keçilerkayasından,

Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!

Yine Çinliler Mete’den karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Hana şöyle derler. Bu Tung-hular, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!

Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE

Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgatit- Türk’de törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

Endik kişi?

El törü yetilsün

Toklu böri yetilsün

Kadhgu yeme savılsun.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.24 Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise Töre bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini törenin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin nevi şahsına münhasır bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

#Devletçilik
#GerçekTürk

Yazar Şerif Balcının Kitapları

Aşkta Strateji Öyküleri (2015) 
Kadın Ciğerinin Anatomisi (2017)

Düzlem üzerinde işaretlenmiş tek bir noktanın pek bir anlamı yoktur. Ancak aynı düzlem üzerinde işaretlenmiş ikinci bir nokta ve noktaların birleştirilmesi; bir doğruyu, bir doğrultuyu, bir yöne doğru akışı ifade eder.

Aşkta Strateji Öyküleri
Yazar Şerif Balcı'nın ilk Kitabı

Dolayısıyla çıkartmış olduğum ilk kitap Aşkta Strateji Öyküleri benim için düzlem üzerinde sadece bir noktaydı. Tek başına çok fazla anlam ifade etmiyordu. Ancak düzlem üzerindeki ikinci nokta olan “Kadın Ciğerinin Anatomisi” çıktığında iki nokta bir doğrultuda birleşecek ve bir yöne doğru akışı işaret edecekti.

Sonrasında da düzlem üzerinde işaretlenecek diğer noktalarla akışın rotasını ve ivmelenmesini göstermeyi arzuluyorum. Planladığım şeylerden ilki buydu.

Kadın Ciğerinin Anatomisi
Yazar Şerif Balcı'nın İkinci Kitabı

Kadın Ciğerinin Anatomisi benim asıl yayınlamak istediğim, iddiamı ortaya koyduğum ve sonrasında üzerine bina etmek istediğim şeylere zemin teşkil edecek bir yazı dizisiydi. Ancak içerisinde oldukça iddialı tanımlamalar ve çıkarımlar bulunan bu yazı dizisini, yazan kişinin ilk kitabı olarak çıkartmak bana pek doğru gelmedi. Çünkü yazan kişi; bu konuda yazmaya, atıp tutmaya, ahkam kesmeye yeterliliği var mı? şeklinde kuvvetli bir şekilde sorgulanabilir ve çökertilmeye çalışılabilirdi. O yüzden yayınlanan ilk kitap olan Aşkta Strateji Öyküleri ile; “Yazan kişinin bütün bunları yazmaya, konu üzerinde atıp tutmaya, ahkam kesmeye, bilgisi de, deneyimi de yeterliliği de vardır.” şeklinde ehliyetimi çıkartıp göstermek istedim.

Aksi halde kişiler tarafından, kuvvetle muhtemel olarak, “Kim ki bu adam bunları yazmış? Bir yeterliliği var mı? Akademik altyapısı nedir?” gibi… serzenişler işitebilirdim. Bu da benim, Selim Edes’in literatüre geçmiş olan “Rüşvetin belgesi mi olur…” şeklindeki özlü sözüne atıfta bulunarak; “İlişki uzmanı olmanın akademik altyapısı mı olur…” şeklinde bir cevap vermeme neden olabilirdi. O yüzden bunun önüne geçmek için, önce yazmak istediğim kitabı değil de yazmaya olan ehliyetimi çıkarttım. Planladığım şeylerden diğeri de buydu.

Anlatmak istediğim şeyleri yüksek veri transfer hızı ve yüksek anlaşılma verimiyle karşı tarafa nakletmeyi hedeflediğim için anlatımda açıklık ve akıcılık benim için önemlidir. Konuyu ya da mesajı,  karşı tarafa en yüksek verimle nakledecek tanımlamaları ve örnekleri seçmeye gayret ederim. Gereksiz gizem ve bulmacalarla okuyucuyu yormak, vaktini boşa harcatmak benim kaçındığım şeylerdir.

Kadın Ciğerinin Anatomisi, okunmaya başlandığında “ateşlenmiş dinamit fitili” gibi giden bir kitap olsun istedim. Sanırım öyle de oldu…   

Yazar Şerif Bacı

Canavar Medya

   Yanıl da bir kere de iyi haber ver. İyi ki bellemişsin, insanların haber alma özgürlüğü için çalışıyoruz, uğraşıyoruz diye… Elbette ki bu gerçeği saklamak için uydurulmuş bir kılıf. Gerçek şu; ne yapıyorsak, kendi menfaatlerimiz için yapıyoruz. Yerseniz yaptıklarımız halkın iyiliği için, yemezseniz her yaptığımız bizim için…

   Sürekli İnsanların gözüne kötü şeyleri sokmanın nesi halkın iyiliği için oluyor? Halk bunları görünce başı göğe mi eriyor? Aydınlanıp, hidayete mi eriyor? Mutlu mu oluyor? Bunun sonucunda bir tek şey oluyor. Halk manyak oluyor. Dünyaya lanet ediyor, yaşadığı hayattan nefret ediyor, iyilikten soğuyor, insanlıktan uzaklaşıyor. Çoğu yalan yanlış, zırva haberlerle, halk içten içe delirtiliyor. Haber yapanlarda bu duruma karşı büyük bir sorumsuzluk ve kayıtsızlık var. Ben ittireyim de kimin de neresine girerse girsin düşüncesi hakim.

  Haksızca yüksek kazanç elde etmek için tavuk artıklarından, salam sosis üreten işletmeyi haber yapan, Canavar Medya; haksızca yüksek kazanç elde etmek için olan şeyleri çarpıtarak ya da olmayan şeyleri uydurarak haber üretiyor ve bunları satarak para kazanıyor. Birinin ötekinden ne farkı var?

   Medya hiç bir zaman analitik düşünmez. Sorumlu davranmaz. Bu kitlenin arasında, anlayışı kıt olanı var, safı var, salağı var diye hiç düşünmez. Vermek istedikleri mesajı yanlış anlayacak, ya da bütünüyle yanlış sonuçlar çıkartacak çok fazla insan vardır. Ve bunların verecekleri tepki bir toplumsal felakete dönüşebilir. Ya da bu haberlerden toplumda bir illet, bir hastalık türeyebilir. Bu illet veya bu hastalık toplumu günden güne çürütebilir, Her gün zarar verebilir. Ama medya, “deniz bu alır götürür” mantığıyla düşünür, halkın içine kanalizasyonunu akıtmaya devam eder.

   Canavar Medya; zor durumda kaldı mı iyice çirkefleşir. Astığı astık, kestiği kestik olur. Önüne gelene posta koyar, pislik yapar, ceza verir, zarara uğratır. Lakin saldırıya uğrayanlara, doğru düzgün bir sahip çıkan, koruyan ya da uğradığı zararı karşılayan bir merci yoktur. Zarara uğrayanlar, adalet sistemine başvursa da bir netice almaları çok zordur. Ya da alınan netice zararın karşılığı değildir. Medyaya karşı, alternatif medyayla karşı müdahaleye kalkarsan; yine giden senden gider, bir şey elde edemezsin. Bilakis hepten sistemin içine çekilirsin, onlara malzeme vermiş olursun, onların ekmeğine yağ sürersin. Tahriklerinden çok etkilenip kendi başına ve kendi imkanlarınla karşı müdahalede bulunursan; işte o zaman seni hakikaten mahvederler. Bu sefer adalet sistemi de, güvenlik güçleri de onların yanında yer alır, adamı oyarlar. Eğer ki birine ya da bir şeye kafayı taktılar mı ellerinden kaçış kurtuluş yoktur. Medyanın derebeyliğine boyun eğmek, bazen hayatta kalmak için tek çaredir.

#hepsibirbirindenmikrop

Herkese düşman değilim.

  Her önüne gelene düşman kesil, ama hiç birine karşı, hiçbir şey yapama… Ve üstelik o kalabalığın içinde gerçek düşmanını sezeme… Elindeki sınırlı gücü saçma sapan kullan ve kaybet. İşte bu benim en hassas olduğum ve önem verdiğim konudur. Benim için ciddi tehdit ve tehlike neyse onu tespit eder, ona yönelirim. Dünyanın yarısına düşman olmak bana bir şey kazandırmaz. Ben kıtalararası bir ticaret merkezinde yaşıyorum. Bunun bilincindeyim. Benim gerçek düşmanlarım öncelikli olarak; bana maddi manevi çok ciddi zararlar veren ve acılar yaşatan, gelecek içinde tehlike oluşturan güncel tehditlerdir.

  Geçmişte çekilmiş acılar, uğranmış haksızlıklar ve kötülükler ne kadar hazmedilemez ve kabul edilemez olsa da, günümüzde yaşadığımız büyük tehlikeler ve içinde bulunduğumuz yüksek riskler uyanık olmayı ve güncel düşmanların üzerine odaklanmayı gerektirmektedir. Gücümüzü kırk parçaya bölersek, bu hainlerin verdiği zararları devam ettirme ve hatta artırma şansları doğabilir. Öncelikle kapıya dayanmış tehlikeyle mücadele etmek daha elzemdir. 

Ama gel gör ki kitle güdücüler ve onların algıcı takımı, bizleri uzaktan kumandayla kontrol edilebilen oyuncaklar gibi görürler. Sürekli bir şeylere karşı fiştekler ve kışkırtırlar.

Lakin onlara kulak asan kim? Düşmanımı ben seçerim. Bana dayatanlar değil!

#GerçekTürk

Kapanmadı O Mavi Gözler

   Bursa’da kaldığım zamanlardı. Bursaspor’un şampiyon olduğu yılın bir yıl öncesiydi. Yaz aylarında şehrin içi sıcaktan yanar kavrulurken, benim kaldığım evin serin esen yelleri vardı. Yaz sıcağına karşı en keyifli şey tatlı tatlı esen, serinleten yellerdi. Dünya para verip te alınan klimalar gerçekten insana o keyfi yaşatamaz. Kaldığımız evin muhteşem bir dağ manzarası vardı. 7. kattaki evin balkonuna çıktığım zaman, Uludağ karşıma iri kıyım, cüsseli bir adam gibi dikilir, boylu boyunca bütün görüş alanımı kaplardı. Manzara deyince insanın aklına hep bir denizi karşına almak gelir. Ama bir dağı karşına alıp onu seyretmek, üzerindeki detaylarına odaklanmak, onu anlamaya keşfetmeye çalışmak bana daha çekici gelmişti. Balkona çıktığımda elime aldığım çayı yudumlarken, 20 km uzaklıktaki dağın kıvrımlarında daha önceden görmediğin detaylar aramak ilginçti. Bazen tüm dikkatimi toplar, tam odaklanır, dağın bütün yüzünü yukarıya doğru geçen yollar bulur, sonra da şaşırırdım. Yahu bu yol dün burada yok muydu, dün niye göremedim diye… Ömrümde böylesine önü açık bir evde oturmamıştım. Bir sırtın üstüne konulmuş yüksek bir Toki konutuydu. İki kuzenim bir de ben beraber yaşıyorduk. Çok geniş ve büyük bir daireydi, dört oda bir salondu. Çok büyük bir salonu, büyük ve geniş yere kadar inen pencereleri vardı. Bu sayede içeri alabildiğince ışığı alır, bize yarı panaromik bir Bursa manzarası sağlardı. Daha binalar yeni tamamlandığından pek oturan da yoktu. Hatta biz binaya ilk taşınanlardık. 60 haneli binada epeyce bir zaman tek başımıza oturmuştuk. Koca apartman bizimmiş gibi gelirdi. Balkonunda dağa karşı mangal yapardık. Millet dağa mangal yapmaya giderdi. Biz gitmezdik, dağ bize gelirdi.

   İstanbul’daki işi gücü kapattıktan sonra kendimi Bursa’ya sürgün etmiştim. Çıktığım harpten kalan yaralarımı sarmak, biraz dinlenmek, biraz huzur bulmak için oraya gelmiştim. Ne yapacağıma daha sonra karar verebilmem için Yeşil Bursa bana istediğim şartları sağlamıştı. Kaldığım ev güzel, insanlar iyiydi. Aydınlık ferah bir evde iyi niyetli insanların yanında, hiç te beklemediğim kadar iyi şartlar altında yaşıyordum. Oysa ki işi kapatırken, bir şeyler sonlanırken acaba bu sonlanma nereye kadar gidecek diye endişeyle düşünürdüm. Çok ağır bir yenilgiden çıkmış, yorgun bir savaşçıyken, kaybetmenin üzüntüsü, o derin keder ve ağır utanç içerisinde başıma gelecekler için, aslında daha acı şeyler bekliyordum. Allah’ın biraz sevgili kulu olduğumu, her zorda kaldığımda Hızır’ın yetişmesinden biraz bilirdim ama o ağır yenilgi sonrasında başıma gelen iyi şeyler içinde aslında içim pek rahat değildi. Bana kalırsa bu kadar iyiliği hak etmiyordum. Utanç verici bir şekilde kaybetmiştim. Kurtarmak için o kadar emek verip, canla başla uğraştığım halde işyerimi düze çıkartamamıştım. O karşısında aciz kaldığım, ne kadar gayret etsem de bana aman vermeyen, her şeyimi elimden alan fırtına; beni sanki sessiz, sakin bir kumsala atmıştı. Ben neyle mücadele ettiğimi kavrayamamanın şaşkınlığını yaşıyorken, üstüne bir de beni neyin kolladığını anlayamamak eklenmişti. Savaş dışı kalmış bir askerdim. Yenilginin utancını, kahrını yaşıyor olmam gerekirken, balkona çıkıp ta Uludağ’a karşı içtiğim bir bardak çayda, değme zaferler kazanmış komutanların, zafer şerefine kaldırmış oldukları kadehlerin içindeki içkiden çok daha fazla lezzet vardı. Sanki kazananların zaferi anlamsız, benim yenilgim kutluydu.

   Kuzenlerim ben eve gelmeden iki ay kadar önce taşınmıştı. Henüz yeni gelmiş olmama rağmen, yerleşir yerleşmez hemen iş arama çalışmalarına başlamıştım. Keder ve sıkıntıdan kurtulmanın en iyi yolu çalışmaktır, onu eski tecrübelerimden iyi bilirdim. Çalışıp ta insan kendini zihnen ve bedenen yorduğunda, rahat uyur kendini didiklemekten vazgeçer. Gazeteler ve internet yoluyla bir yandan bana uygun bir iş bakıyordum. Fazla bir beklentim yoktu zaten, beni biraz meşgul etsin, bir de geçinmeme yetecek kadar para kazandırsın yeterdi. Arada sırada çıkan iş görüşmelerine gidiyor ama eli boş dönüyordum. Kariyer bilgilerimi ve mesleki tecrübelerimi döktüğüm kağıttaki yazanlar, genelde iş görüşmesine gittiğim yerdeki kişileri ürkütüyordu. İş hayatında aranan niteliklerin üzerinde olmak gibi bir dezavantajın olduğunu da orada öğrendim. Normalde mantık olarak tecrübeli ve donanımlı biri olmanın işe girmede olumlu etken olduğu düşünülür. Ama eğer fazla iyiyseniz, sizi işe alacak olan yönetici ve işletmeciler sizi ileriye yönelik bir tehdit ya da tehlike olarak görüp; bu iş yerine hiç adımını bile atmamalı diye düşünerek sizi içeri almayabiliyorlar. CV denen iki yapraklık kağıdı okuduklarında yüzlerinin renginin değişmesinden, sordukları sorulardan; endişeleri ve akıllarından geçenler kolayca anlaşılıyordu. Kusura bakmayın siz “Over qualify’sınız” diyeni de orada duymuş oldum.

   Ben eve yerleştikten bir kaç gün sonra, gündüz vakti, evde yalnız iken dairenin kapısının dışında kesilmeyen bir miyavlama sesi duymuştum. Ses kesilmeyince kapıya gitmiş, açınca onu karşımda görmüştüm. Kapıda beni görünce önce bir kaç saniye yüzüme bakmış, sonrasında hemen kapının aralığından içeri süzülmüştü. Rahatça içeri girişinden evin yabancısı olmadığı belli oluyordu. Girer girmez de küçük tuvaletin önünde durup miyavlayarak kapıyı açtırmak istemesi de içerde ne olduğunu bildiğini gösteriyordu. Kapıyı da açtırınca neden açtırdığının sebebi görünmüş oldu. Tuvalet kumu da, içi dolu mama tabağı da oradaydı. Belli ki bizim firari kızımız dışarda kendine yiyecek bulamamış, aç kalmıştı. Girer girmez mama tabağına iştahla yumulmuş, Dünyanın geri kalanını unutmuştu. Meğer kendisi de evin fertlerinden biriymiş. Ama ben bilmiyordum. Kuzenler bu yeni eve taşındıktan sonra, belki eve alışamadığından, belki de doğa çağırdığından firar edip ortadan kaybolmuştu. Şimdi de her nasılsa pişman olup ya da hatırlayıp geri dönmüştü.

   Çok güzel bir kediydi. Kır rengi öyle yumuşak tüyleri olan, pırıl pırıl, özel bir canlıydı. O renkteki bir kedide hiç görmediğim göz alıcı masmavi gözleri vardı. Etrafa tatlı tatlı, sevgiyle bakardı. Çevrede seyre değer başka bir şey bulamasam, durur onun gözlerini seyrederdim. Ben ona bakınca o da benden gözlerini ayırmaz, dikkat kesilir, beni incelerdi. Mavi gözlerindeki o tatlı bakışlarında, duyduğu sevgisini belli eden bir ışıltı vardı. O iki küçük masmavi göze baktıkça içim açılırdı, sevildiğimi hissederdim, ruhumu ferahlatırdı.

   Gündüzleri iki kuzenim de işe giderdi. Ben genelde evde yalnız kalırdım. Büyük kuzen tam zamanlı bir otomobil servisinde çalışıyordu. Küçük kuzen temsilcilik işindeydi. Bazı günler dışarı çıkmaz, işlerini evden yürütürdü. Hem alışkanlıktan hem de yorulmadığımdan, geç bile yatmış olsam erken kalkardım. Hem para kazanamıyoruz, bari adamlara yük olmayalım psikolojisinden, hem de bari biraz faydam dokunsun niyetimden, evin genel temizliği, market alışverişleri ve yemek işleri ile uğraşırdım. Yemek yapmayı da sevdiğimden, güzel şeyler ortaya çıkartırdım.

    Küçük kuzenin bir de dalkavuk arkadaşı vardı. O da temsilcilik işindeydi. Sıklıkla işten kaytarmak ya da vakit geçirmek için eve gelir, kıyafetlerini açar, don paça evde canı istediği gibi gezinir, Playstation da saatlerce futbol oynardı. Konuşması da, hal ve hareketleri de son derece samimiyetsiz ve can sıkıcıydı. Bu herifin nasıl bir hatırı var da, kuzen buna nasıl tahammül ediyor diye hayret ederdim. Gerçi biraz düşününce sorunun cevabına yaklaşıyordum. Küçük kuzen methedilmeyi, pohpohlanmayı biraz severdi. Eski zamanlardan da yanında böyle dalkavukları barındırdığına dair anılar gözümde canlanmıştı. Bu da onun kötü alışkanlığı diye düşünüp, gülüp geçmiştim.

   Evde herkesin ayrı odası, kendi odasında ayrı bilgisayarı vardı. Beraber bir şeyler yapmak istediğinde de, yalnız kalıp huzur bulmak istediğinde de ev her imkanı sağlıyordu. Spor odamız bile vardı. Dördüncü ve boş odayı da spor odası yapmıştık. Spor salonunu aratmayacak kadar alet ve ekipmanlarımız vardı. Düzenli spor yapıp, efor sarf ederek de kendimize bakıyorduk.

   Kedi de başlı başına evin fertlerinden biriydi. Kendi halinde evde gezinir, oynar, uyur, özgürce yaşardı. Sevimli, sıcak kanlı, insanlara sokulmayı seven, kendini sevdirmeye bayılan bir kediydi. Kesinlikle evin en keyifli parçasıydı. Onda, insanlar da eşine az rastlanır bir samimiyet ve sevecenlik vardı. Ev halkından birinin, canını biraz sıkkın hissetse yanına gelir, kucağına çıkar, kendini sevdirir, yumuşak ve parlak tüylerine dokunan ellerden, insanın negatif elektriğini alır, onu rahatlatırdı. Bazı sabahlar odanın kapısını açık bulursa, yatağa çıkar, usulca sokulup yanıma yatar, bazı zamanlarda mırlar, miyavlar hadi kalk sohbet edelim der gibi çağırırdı. Hiç kedi gibi değildi. Gerçekten çok özeldi. Bir kişiliği, karakteri vardı. Duyguları, değerleri vardı. Bir ruh taşıyordu. Mutluydu, mutluluğunu bize de geçirmeye çalışırdı. Yaşamaktan keyif alırdı. Keyfini de bizimle paylaşırdı. İlerleyen günlerde kedi ile dostluğumuz ve muhabbetimiz de pek artmıştı. Gönüllerimiz arasında sevgiden köprü kurulmuş, birbirimize bağlanmıştık. Ben daha çok evde durduğumdan ve ona da belki biraz fazla ilgi alaka gösterdiğimden, beni sevgide biraz kayırır hale gelmişti. Gördüğüm ilgiden, bana verdiği değerden çok memnundum, onunla evdeyken kendimi hiç yalnız hissetmezdim.

   Yine öyle sıcak bir Ağustos günü evde yalnızdım. Öğle yemeğini yedikten sonra odama çekilip uzanmıştım. Derken zil çaldı ve kapıya baktım. Kapıda o can sıkıcı sırıtmasıyla bizim dalkavuk duruyordu. Küçük kuzen şehir dışına çıkmıştı. Velinimetin evde yok demeye kalmadan, davetsizce kapıya doğru hamlesi ile karşılaşınca, biraz mecburiyetten, birazda utanma pazarı, “geç buyur bari” dercesine içeri sızabileceği kadar bir açıklık verdim. Memnuniyetle içeri dalarken, bende yarattığı hoşnutsuzluğun farkında bile değildi. Son derece pişkin bir şekilde kuzenin odasına gidip, onun şortlarından birini üzerine geçirdi ve salondaki plazma tv nin karşısına geçip hemen Playstation’ı açtı. Sözde bana ilgi ve alaka gösterir gibi samimiyetsiz bir şekilde halimi hatırımı da soruyordu. Hiç sormasan daha iyiydi diyemediğim için benzer bir samimiyetsizlikle cevaplamak zorunda kalmıştım. Salonda o varken orada bulunmaya tahammül etmenin zorluğundan, bir şey olursa ben odamdayım diyerek odama çekilmiştim. Biraz bilgisayara baktıktan sonra, öğle yemeğinin ve sıcaklığın etkisiyle rehavetin çöktüğünü ve yatağıma uzandığımı hatırlıyorum.

   Aradan geçen zamanın farkında olmadan, sıkıntılı bir şekilde ter içinde uyandığımı biliyorum. Ağzım kurumuş, üstüm başım terlemiş, sanki bir sıkıntıyla gözlerimi açmıştım. Sanki havada ters giden bir şeyler, ortamda bir rahatsızlık vardı. Önce banyoya yöneldim, yüzümü yıkayıp açılmak istedim. Sonrasında mutfağa, buzdolabına uğrayıp büyük bir bardak soğuk su içip kendimi, kendime getirdim. Kendime gelmeme rağmen, hem içimdeki, hem de ortamdaki sıkıntı devam ediyordu. Seziyordum, etrafta can sıkıcı bir şeyler vardı. Aramaya koyuldum, salonun kırmızı perdeleri rüzgardan uçuşuyordu. Dalkavuk hala iştahla kendi kaptırmış, Playstation oynuyordu. Salona girdiğimi görünce “aaa abi naber yaa uyudun mu?” falan diye laf attıysa da “ha evet” falan tarzı bir şey dedim, onunla çok ilgilenmedim. Aklım evin içinde ters giden bir şeyler arıyordu. Ne aradığımı bilmediğim şeyi bulamadım, salondan çıktım. Önce büyük kuzenin odasına, sonra spor odasına, sonra küçük kuzenin odasına, sonra tekrar kendi odama, banyoya, mutfağa baktım. Sezdiğim o kötü şeyin sinyali gitgide artıyordu. Ama hala onun ne olduğunu bulamamıştım. En son aklıma kedinin kullandığı küçük tuvalet geldi oraya da baktım, bir şey yoktu. Ama olan bir şey vardı emindim. Ya da olmayan bir şey diye düşündüm ve aklıma geldi. Kedi yoktu. Oysa akşam saatlerine yaklaşmıştık, uzun zaman odamda kalmıştım. “Bu kadar zaman sonra mutlaka yanıma gelir ya da beni bulurdu.” diye düşündüm. İçimi büsbütün bir sıkıntı kapladı. Hızla salona dönüp dalkavuğa sordum. “Kedi nerde?” Verdiği cevap üzerine Ağustos sıcağında ev buz kesti… “Abi ben oyun oynarken bana sırnaşıp rahatsız ediyordu. Ben de balkona çıkarttım.” Başımı kaldırıp baktım balkonun kapısı kapalıydı. İçime bir fenalık çöktü, korkuyla balkonun kapısına iliştim. Hızla ve endişeyle kapıyı açıp balkona çıktım. Balkonda bulmayı ümit ettiğim beni rahatlatacak şey yerine beni endişeden daha derin korkuya sevk edecek şeye doğru adım adım yaklaşıyordum. Kedi balkonda da yoktu. Bazen ben balkonda otururken o da yanıma gelir, balkon kenarının takriben 25 cm enindeki mermerine oturur, oradan aşağıyı seyrederdi. O orada keyifle otururken, bir şey olurda aşağı düşer diye benim ödüm kopardı. Onu oradan almaya çalışırsam belki ürker, ani bir hareket yapar da aşağı düşer diye korkar, o yüzden ilişemezdim. Ne de olsa o kediydi, yüksek yerlerde korkmadan gezebilir, durabilir diye kendimi avuturdum. Ama yine de aklıma şu geldi o balkon kenarına gelip te otururken, kendi hür irade ve keyfiyle gelip oturuyordu. Kimse onu bugüne kadar ne balkona ne de başka bir yere kapatmamıştı. Balkon her ne kadar günün o saati güneş almasa da, serin olsa da, yemeksiz, susuz saatlerce orada kalmak onu germiş, oradan kurtulmak istemiş olabilirdi. Bu düşüncenin üzerine bir de balkonun sağ tarafında iki metre kadar uzakta bulunan büyük kuzenin odasının açık penceresini görünce büsbütün korkmuştum. Belki o açık olan pencereye boşluk üzerinden atlayarak ulaşmaya çalışmış olabilirdi. Gerilerek atlamasına imkan verecek yer yoktu, kayma ihtimaline karşıda tutunabileceği bir yerde yoktu, cam kenarı da düz mermerdi. Aklımdan geçenlerle ürpererek balkon kenarına yaklaştım ve eğilerek istemeye istemeye başımı balkondan aşağı bakacak şekilde dışarıya doğru uzattım. Ve maalesef onu 20 metre aşağıda binanın ön cephe duvarı ile balkon çıkıntısının birleştiği köşede yatarken gördüm. Sarsıldım, elim ayağım titremeye başladı. Ses etmeye çalıştım sesim çıkmadı. Sanki minderin üzerine yatar gibi yanlamasına yatmış duruyordu. Neden sonra başının havada olduğunu fark ettim. Sanki yaşıyor gibiydi. Yaşadığına dair işareti görünce “KIZIM” diye çığlık attım. Sesimi duydu, başını tam yukarıya çevirdi, ama sesi çıkmadı. Onun üzerine aklım başıma geldi ve hemen salona geçtim. Dalkavuğa “Çabuk üzerini giyin, aşağıya in, kedi aşağıya düşmüş, onu hastaneye götüreceğiz.” dedim. Ne oldu ne bitti diye düşünmenin, üzülmenin, kızmanın, hesap sormanın zamanı değildi. Önce kedinin durumu ile ilgilenilmeliydi. Hesap sonra da sorulurdu. Bende hemen odama yöneldim, bir pantolon, bir tişört üzerime geçirdim, cüzdanımı ve telefonumu alıp, dışarı fırladım, tesadüf asansör de bizim kattaydı. Hemen ona atlayıp aşağıya inmeye başladım. Işık hızıyla inmesi gereken asansör sanki binayı dolaşa dolaşa iniyor bir türlü zemine gelmiyordu. Yedi katı sanki yarım saatte indim gibi gelmişti. Asansör zemine oturunca ok gibi fırladım. Koşarak binadan çıkıp, sağ taraftaki köşeyi dönünce, o kahredici manzarayla burun buruna geldim. Yaşıyordu ama düştüğü belliydi. Yanlamasına yatmış, başı havada bana bakıyordu. Ama hareket edememesinden düştüğünü anlamıştım. Çünkü iyi olsaydı beni görünce mutlaka yerinden doğrulur, bana doğru koşardı. Ama kımıldayamamıştı, garibim sesini bile çıkartamıyordu. Bir insana anlamsız gelen miyav sesi meğer ne kadar anlamlıymış. Onu bir duysam bana müjde gibi gelecekti. Ama yok olmadı, o ses çıkmadı. Onu yerinden kımıldatmadan önce dikkatle inceledim. Sakindi, canı yanıyor gibi değildi. Başını sağa sola çeviriyor ama şuursuz bakıyordu. Beni tanıyor gibi bile değildi. Sanki şoktaydı. Ağzının sağ yanında bir kaç damla kan vardı. Onu görünce artık her şeyden emin oldum ve artık saniye kaybetmemek gerektiğini anladım. Sonrasında onu incitmeyecek şekilde destekli tutarak kaldırdım. Binanın önünde duran, dalkavuğun arabasına doğru koşar adım yöneldim. O esnada dalkavukta binadan çıkmıştı. Hiç konuşmadan arabaya doğru yöneldik ve binip hareket ettik. Hareket ederken “Kaybedecek vakit yok, bildiğin en yakın hayvan hastanesi ya da veterinere gidiyoruz bas gaza” dedim. O da, hemen 10 dakika mesafede iyi bir semt olduğunu ve o semtte iyi bir veteriner olduğunu söyledi. Hızla oraya doğru yol almaya başladık. Kedi kucağımda o üzücü mahzun haliyle oturuyordu. Hala tek ses çıkartmamıştı. Başını sağa sola çeviriyor, o masmavi gözlerle dünyaya anlamsız anlamsız bakıyordu. Etrafındaki hiç bir şeyin farkında değildi. Az bir zaman sonra veterinerin dükkanına vardık. Hızlıca bizi karşılayan veterinerin sekreterine durumu anlattık. Maalesef veteriner başka bir yere gitmişti, yoktu. Kadıncağızın yüzünü de keder kaplamıştı. Hem kedinin durumundan, hem de yardım edememenin verdiği çaresizlikten kadıncağız da ızdıraba boğulmuştu. Ama yine de bizden önce kendini toparladı ve bizi doğru yönlendirdi. Bakın dedi saat yediye geliyor, bu saatten sonra açık veteriner bulma şansınız zor, hem bulsanız bile böyle düşme vakalarında veterinerler çok fazla bir şey yapamaz, belki bir operasyon ya da film çekmek gerekebilir. O yüzden siz veterinerlik fakültesine gidin, orada her türlü donanım vardır. Üstelik nöbetçi veteriner de vardır. İnşallah bu güzel kızı orada kurtarma imkanınız olur diye anlattı. Bunun üzerine bizim için tekrar umut ışığı doğdu ve hemen arabaya atlayıp veterinerlik fakültesine doğru uçarcasına yol almaya başladık. O bayan da dükkandaki konuşmamız üzerine sormuştu. Düşmenin üstünden sonra kustu mu diye? Yok hayır demiştik. Bunu bir iyiye işaret olarak yorumlamıştık. Dalkavukla ikimizin de aklında bu vardı. Bunun olmamasını bir iyiye işaret ve teselli olarak görüyorduk. Ama maalesef ki arabayla fakültenin kapısından içeri girerken o elimizdeki teselliyi de kaybettik. Arabamızı park edip, hızlıca binadan içeri girip bize yardımcı olacak birilerini bulmaya çalıştık. Saat 19:30 civarıydı ve ortalıkta pek kimse yoktu. Ama yine de o esnada rastladığımız insanlar, ellerimde duran kedinin durumunu görünce olayın vahametini anlıyor, bir şey sormadan, yardımı dokunacak en doğru kişiyi bulmaya çalışıyorlardı. Herkes son derece yardımcıydı, bizim için seferber oluyorlardı. Ama yine maalesef saat geç olduğundan, binadaki veterinerlerin hepsi çıkmıştı. Nöbetçi olarak sadece bir tane son sınıf öğrencisi veteriner adayı vardı. O da kısa zaman içerisinde bulundu ve hemen bizi muayenehanesine aldı. Hemen hızlıca olayın hikayesini dinlerken, kararını verdi ve yapılacak şeylerle ilgili süreci başlattı. “Öncelikle narkoz verip, onu uyutacağız ve fiziksel muayenesini yapacağız, çünkü kızımız bu haliyle canı yanabileceğinden onu muayene etmemize izin vermeyebilir. Sonrasında filmini de çekip durumundan emin olacağız.” diye konuştu. Onun bu ne yapacağından emin hali ve istekli davranması beni ziyadesiyle memnun etmişti. Kedimizi kurtaracak bir kişi varsa o da bu veteriner hanımdır, Allah’a şükür doğru kişiyi bulduk diye içimden geçirmiştim. Kedimize narkoz iğnesi yapıldıktan kısa bir süre sonra kendinden geçti. Ama enteresan bir durum vardı. O masmavi gözleri kapanacak yere büsbütün faltaşı gibi açılmıştı. Her saniyesini pür dikkat izlediğimden tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi fark eden veteriner hanım hemen beni bilgilendirdi. Meğer narkoz etkisi altındayken kedilerin gözleri kapanmazmış hep açık kalırmış, bunu da öğrenmiş olduk. Sonrasında veteriner hanım elleriyle kediyi fiziksel muayeneye başladı. Önce ayak ve bacak kemiklerini elleriyle muayene etti. Maalesef sağ ön bacağını muayene ederken yüzünde bir üzüntü belirdi. Sağ ön bacağında kırık var derken yüzü asılmıştı. Sonra kafa ve yüz bölgesini muayene ederken ağzının yanındaki küçük kan izini ve ağzının iç kısmını inceledi. Sonrada teşhisini koydu, kafatası ve çenesinde bir kırık görünmüyor ama muhtemelen ilk düştüğünde sağ ön ayağını ve çenesini yere vurmuş diye düşündü. Sonra gövdesinde ve omurgasında ellerini dolaştırarak bir aksaklık aradı. “Çok şükür burada bir şey görünmüyor.” diyerek bir nebze olsun rahat nefes aldı. Tam muayene sırasında küçük kuzen de gelmişti. O da kedinin o halini görünce sarsılmıştı. Belli etmemeye çalışsa da ağır bir darbe almış boksör gibiydi. Devam ediyordu ama hali hal değildi. Veteriner hanım fiziksel muayenenin bitmesi ile beraber şimdi hemen filmini çekelim diyerek, kediyi alıp röntgen odasına yöneldi. Giderken bir yandan da bize izahatlerde bulunuyordu. Biz de sürekli sorular soruyorduk. En başta yüksekten düşse bile kediye bir şey olmaz diye aklımızda yer etmiş bir şey vardı. Ve kedi hep dört ayak üstüne düşer diye bilirdik. “Bunlar doğru mu?” diye merakla veteriner hanıma sorduk. “Kısmen doğru olabilir.” diye cevapladı. “Kedinin vücudu ve omurgası muhakkak daha elastiktir ve düşmeye karşı korunaklıdır. Ama yedi kat yaklaşık 20 metre yapar, 20 metrede çok fazla bir yükseklik. İnşallah kedimiz kurtulur ama dördüncü kattan düşerek bacakları kırılan ve alçıya alınan kediler görmüştüm dedi. Ve “maalesef böyle vakalar yaşanabiliyor.” dedi. “Kedi kolay kolay o mesafeden düşmez, ama bazen akılsızca şeyler yapabilirler, başka bir yere atlamak için ya da bir kuşun, kelebeğin peşinden onu yakalamak için boşluğa uçmak gibi şeyler yapabilirler.” diye anlattı. “Muhtemelen kediniz de o açık olduğunu gördüğü cama doğru atlayarak şansını denedi ama işte kedi böyle durumlarda çok mantıklı davranmayabilir. Hayatıyla kumar oynayabilir, dikkatli olmanız gerek.” diyerek açıkladı. Röntgen odasına geldiğimizde “Birinizin bana yardım etmesi gerek, tek başıma kedinin filmlerini çekemem, biriniz onu gösterdiğim uygun pozisyonda tutmalı ki, ben de bu sayede röntgenini çekebileyim.” diye anlattı. Hemen o göreve ben talip oldum, siz dışarda bekleyin diyerek diğerlerini uyardı, içeri girince “Şu kurşun yeleği giymeniz gerekiyor.” diyerek beni uyardı. Ortamdaki radyasyondan etkilenmemek için vücudun önünü tümüyle kaplayan, oldukça ağır bir kurşun yelek giyiliyordu. Koruyucu yeleklerimizi giydikten sonra, düz bir tablanın üzerinde, veteriner hanımın istediği şekilde kediyi tutarak, çevirerek bir kaç tane röntgenini çektik. Sonrasında tekrar muayenehaneye dönüp filmlerin çıkmasını bekledik. Biraz sonra veteriner hanım elinde filmlerle geldi. “Evet, sağ ön ayağı dışında vücudunda başka bir kırık yok gibi görünüyor. Ama yine de iç organlarının  durumu hakkında çok kesin bir fikir sahibi olamıyoruz.” dedi. “Bir yerinden kan ya da akıntı gelmemesi iyi ama yine de kusmuş olması pek iyi bir gösterge değil.” dedi. “Ayağının kırığını sarıp sabitledikten sonra tek yapabileceğimiz kendine gelmesini beklemek ve iyi olması için dua etmek.” diye ekledi. O an artık herkesin yürekleri birleşmişti. Herkesin gönlünden aynı dualar, aynı yakarışlar geçiyordu. Durumu insanların getirebileceği son noktaya kadar getirmiştik. Buradan ötesine artık biz geçemiyorduk.

    Kedinin tedavisi tamamlandıktan sonra, eve dönmek için hazırlanıyorken veteriner hanım son uyarılarını yaptı. “Bakın, bir kaç saat sonra narkozun etkisi geçecek ve kendine gelecek ve ondan sonrası çok önemli, muhtemelen uyandığında şoktan çıkmış olacak ve ciddi şekilde canı yanacak, o yüzden de ağlayabilir. Dayanıklı olmanız lazım, tekrar uyutmamız ya da ağrı kesici vermemiz de uygun değil. Çünkü bu zayıf bünye böyle bir yükü kaldırmaz, onu hepten kaybedebiliriz. Ve ayrıca kediler bir yerlerinin bağlanmasına ya da sarılmasına tahammül edemezler, üzerindeki sargılardan kurtulmak için uğraşabilir, onu sakin tutmaya çalışın.” dedi. “İnşallah uyanır, yarına sağ salim çıkar o zaman tekrar getirin başka neler yapabileceğimize bakalım. İyi akşamlar ve geçmiş olsun.” diyerek bizi uğurladı. Baygın kedimizle beraber eve hüzünlü bir şekilde döndük. Evde ona yumuşak bir yer hazırlayarak yatırdık, merak ve endişeyle kendine gelmesini beklemeye başladık. O gece evde her şeyin tadı kaçmıştı. Yüzler asıktı. Eve büyük bir keyifsizlik hakimdi.

   Birkaç saat sonra ara ara kuyruğunu kımıldattığını fark ettik. Galiba kendine geliyordu. Merak ve umutla beklemeye başladık. Sonra yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Başını kaldırdı. O güzel mavi gözleriyle etrafa şaşkın şakın bakmaya başladı. Bilinci yeni yeni yerine geliyordu, hala ne olduğunu anlayamamış, ne olduğunu kavramaya çalışıyordu. Onu merakla izleyen bizleri gördü. Bizi tanımıştı, gördüğüne memnun olmuş gibi bir hali vardı. Ancak işte ondan sonra, ona ne olduğunu hatırlatacak sancıları gelmeye başladı. Sinir sistemi uyanmıştı ve ona ne olduğunu söylüyordu artık… Acı çeken bedeni kasılıyor, kıvranıyor, ağlıyor bizimde yüreğimizi dağlıyordu. Ama yine de acıları onu salıp bırakmıyordu. Narin vücüdu çokta yorgun düşmüştü. Dayanacak gücü kalmamıştı. Az bir zaman sonra biraz sakinleşip, o masmavi gözleriyle bana bakmaya başladı. Artık her şeyin farkındaydı, ne olduğunu biliyordu, bundan sonra ne olacağını da anlamıştı. Az önce çektiği acıdan içinde fırtına kopan Karadeniz gibi çalkalanan gözleri; o an sabah melteminde Akdeniz gibi dümdüz ve alabildiğine masmaviydi. Durulmuştu, dinginleşmişti. Bana yine öyle sevgiyle bakıyordu. Gözlerinin ışıltısıyla aklımın içinde bana yazarak anlatıyordu sanki… “Beni kurtarmayı çok istedin, çok uğraştın ama olmadı. Hadi artık sende üzülme…” diyordu. “ Bende seni çok sevdim, gitmek istemiyorum ama gitmeliyim, bu üzücü ama senin de beni ne kadar sevdiğini biliyorum. İşte bu güzel bir şey, bu beni rahatlatıyor.” diyordu yazdıklarında…

Hadi üzülme artık diye yinelerken feri söndü, ama kapanmadı o mavi gözler…

Rengi soldu, donuklaştı ama kapanmadı o mavi gözler…

Anlatmayı bıraktı, iletişimi kesti ama kapanmadı o mavi gözler…

Canı gitti, ruhunu teslim etti ama kapanmadı.

Açık kaldı o mavi gözler…

#gerçekhikayeler

Tumblr versiyonu için tıklayın…

Dibek Dövücünün Hınk Deyicisi

Nasreddin Hoca’nın kadılığında, huzuruna iki kişi getirilmiş. Biri güçlü, kuvvetli, pehlivan gibi. Diğeri sıska, çelimsiz ama gözler fel-fecir. İkisi de birbirine kızgın, öfkeli… İkisi de birbirinden şikayetçi…

“Anlatın bakalım” der Kadı Efendi, “Nedir mesele?”

Desturu alan sıska yayından çıkan ok gibi atılır lafa.

“Adaletinize sığınırım Hocam, der. Ben bu adamdan davacıyım. Bu adam omzunda tokmağı ile dibek dövülür diye çığırarak sokak, sokak gezerdi. Derken hanenin birinden iş aldı. Hane sahibi ile 10 akçeye anlaştılar, sonra dibekte bulguru dövmeye başladı. Ama işi eksik yapıyordu. Tokmağı her kaldırıp vurduğunda HINK demiyordu. Yanına sokuldum dedim bu iş böyle olmaz eksik yapıyorsun, tokmağı dibeğe her vurduğunda hışımla hınk demen lazım. Bana hak verecek yerde beni tersledi git başımdan dedi. Lakin ben yine de iş tamam olsun diye yanında durdum, onun her tokmağı indirişinde bütün kuvvetime hınk dedim. Böylelikle iş bitirildi. Hane sahibine dövülen bulgurlar teslim edildi. Sonrasında da hane sahibi sözleştikleri akçeleri bir bir bu dibek dövücünün avucuna saydı. Bu adamda aldığı akçeleri direk kesesinin içine koyup dönüp arkasını gitmeye kalktı. Bende karşısına dikildim dur hemşerim dedim dibeği sen dövdün bende yanında hınk dedim bu işi beraber yaptık aldığın parada benimde hakkım var. Bana payımı ver dedim. Bunun üzerine bana kızdı, sövdü, beni itekledi. Bende hakkımı yedirmem sana diye veryansın ettim, bağırış, çığırışımızı duyan zabitlerde bizi kolumuzdan tutup sizin huzurunuza getirdi. Vaziyet aynen böyledir, ben bu adamdan hakkımı isterim.” diyerek sözünü bitirir.

Kadı Efendi Dibek dövücüye döner ve “Onu dinledik var mı bir sözün?” diye sorar.

Cüsseli dibek dövücü utanıp, sıkılarak, mahcup bir şekilde; “Benim elimden iş gelir, ağzım laf yapmayı bilmez Kadı Efendi.” diyerek cevaplar.

Kadı Efendi de “Ala, gereği düşünüldü.” diye kararını bildirir.

Döner dibek dövücüye; “Çıkart bakalım belindeki akçe kesesini de bana uzat!” der. Dibek dövücü boynu bükük, belindeki keseyi çıkartıp hocanın avucuna mahzun bir şekilde bırakır.

Sonrasında hınk deyiciyi gel bakalım yamacıma diye çağırır. Hınk deyici büyük bir iştah ve şevk ile hocanın yanına doğru atılır. O esnada dev gibi dibek dövücü kahrından iki büklüm olmuş, ayakta zor duruyordur. Hoca elindeki akçe kesesini ucundan tutarak havaya kaldırır, hınk deyicinin kulağına doğru götürür. Kulağının tam hizasında keseyi biraz sallayarak şıngırdatır. Sonra ağzı kulaklarında, mahkemeden galip geldiğini zanneden hınk deyiciye dönüp der ki; “Duydun mu akçelerin sesini…”

“Duydum duydum” diye coşkuyla cevap verir Hınk Deyici…

Hocada “Şimdi tamam oldu, adalet yerini buldu.” der.

“Dibeği döven akçe kesesini, dibek dövenin yanında hınk diyende akçelerin şıngırtısını alır.” diyerek mahkemeyi bitirir. Dibek dövücü şükrederek, hınk deyicide kahrolarak kadılık makamından ayrılırlar.

#ToplumsalGötleşme

Peki Halk iyi mi?

Devlet kötü, siyasetçiler kötü, dış mihraklar kötü, peki halk iyi mi?

Birde herkese kötü diyene bakın. Her şeyi verip te kimseye yaranamayan, aslında gerçekten ezilen, sömürülen devletin haline bakın. Halk her yerde, her fırsatta, her istediği olmadığında kendini yırtarcasına hakkını arar. Oradan olmazsa buradan, bir yolunu bulup devlete karşı mücadelesini kazanır. Soyar, çarpar, zarara uğratır. Hiç te umurunda olmaz. Halk devlete karşı pek bir acımasız, pek bir zalimdir.

Devletin malını mülkünü, kaynaklarını talan ederken Allah yarattı demez, benden sonra başkaları da faydalanacak diye düşünmez. Benden sonraki nesillere de kalmalı diye aklına bile getirmez. Kelimenin tam manasıyla denk getirdiği yerde geçirir. Fırsatını buldu mu elinden geleni ardına koymaz. Her türlü şeytanlık halktan yanadır, onlara her şey serbesttir. Ama devlet Allaha emanet… Devlet bağrına hançer saplayanlara ağzını açıp ta bir şey söyleyemez. Ama halktan birinin bir yerine kıymık batsa olay olur. Başlar veryansın, galeyan, isyan, hemen birileri soyunur isyanın sesi olmaya… Daha dün hiçbir işe yaramayanın biri, olur sana isyanın sesi, halk kahramanı… O da hep kıçını yırtarcasına bağıran biri olur nedense… Ne dediğini kendi de bilmez bağırır durur. Halk bağırtıyı sever, hemen o da soyunur galeyana gelme ayinine… Bedduanın, ahın bini bir para olur. Devlet malını yakarlar yıkarlar, devlet adamını linç eder, doğrarlar.

Neden? Az verdinde, çok vermedin diye…

Neden? Ona yedirdin de bana yedirmedin diye…

Neden? Devlet alacağını istedi diye…

Neden? Cebren ve hile ile gasp ya da işgal ettiği devlet malını, mülkünü devlet geri almak istedi diye…

Birde halkın asıl büyük kesimi olan orta halli ve dar gelirli olan kesime dikkat edelim. Yani çoğunluk % 80’i diyelim. Bu kesim de daha elim ve vahim olan başka bir şey de var. Kendi içindekine de düşman. Nispeten zengin ve başarılı olan insan grubuna karşı da muazzam bir kin güdüyorlar. Onlara göre bütün zenginler hırsız, zalim ve kötü. Ama onlar masum, tamamen suçsuz günahsız. Sanki onlar devlet malını hiç talan etmemişler, devletin imkanlarını hiç sorumsuzca kullanmamışlar, devlet kaynaklarını acımasızca hiç tüketmemişler. Onların gözü öyle bir toktur ki; beleşi de kesinlikle hiç sevmezler. Dağ başındaki hektarlarca devlet arazisini, herkese bedava mezar diye ikişer metrekare dağıtmaya başla, emin ol haftasında bir metrekare yer kalmaz.

Kaçak Kast Çıkma

Halkın genelinde görmemişliğin ve sonradan görmeliğin fena halde dışa vurduğunu görüyoruz. Aklına esen kendini elit ilan etmiş. Toplasan ülkenin eh işte belki %10’u elit sayılabilir. Ama geneline baktığın zaman %80’i kendini elit zannediyor. Bir havalar, bir çalımlar… Öyle suni bir üst seviye kast katı yaratmışlar, kendini de içine atıvermişler. Yahu sen kimsin? Nesin? Nerden çıktın? Sorunlarını cevapsız bırakan bir kaçak kast çıkma sorunu var. İnsanlar başkalarına hava atmak için ve egolarını tatmini için ölüp geberiyorlar sanki…

Nerde Bu Devlet çemkirmesi

Her başarısız olanın ya da her istediği olmayanın ağzına sakız olmuş bir laftır. “Nerde bu devlet” Sanki yevmiyeli uşağını çağırıyor eşşegoğlueşşek! Bir inceleyin bakalım bunun altından ne çıkacak. Bunu diyen ipsiz, sapsızı bir tahlil edin. Ömrü hayatında bırak devletinin, bir kimsenin işine yaramış mı? Bir kimseye faydası olmuş mu? Bırak başkasını kendisine bir hayrı olmuş mu? Yattığı yerden geviş getirerek, her şeye yorum yapan, meydanı boş buldu mu atıp tutan, üç beş tanesi bir araya geldi mi demokratik tepki adı altında bağırıp çağıran, ortalığı yakıp yıkan, gözü dönmüş hınzır sürüsüne dönüşen, faydasızın önde gideni bu değil mi?

Bin bir torpil ve dalavereyle devletin verimli kaynaklarına erişmiş, maaşlı olmuş çalışanına bakın. Sözleşmeyi imzalayıp sırtına devlete dayadıktan sonra orada çalışmak ya da faydalı olmak için bulunduğunun farkında mı? Ya da mevkiyi ele geçirdikten sonra oraya gelene kadar yaptığı dalkavuklukları, attığı taklaları hiç hatırlıyor mu? Artık onlar için mesaisinde doğru düzgün çalışmak, toplumsal faydaya katılmak onlara eziyet. Ama her fırsatta kaytarmak, savsaklamak, daha fazlasını koparabilmek için top yekün galeyana gelmek, isyan etmek marifet.

Devletin okulunda okuyup ta, daha doğrusu yer işgal ederek, beğenmeyen, kusur bulan, dalga geçen, öğrencilikten başka her şeyle uğraşan. Ama bir tek başarılı olamayan öğrenciye bakın. Onun da suçladığı yine devlet.

Günümüzde halkın ülküsü Narsizm!

Halkın durumu gerçekten vahim, ancak bu vahamet iddia edildiğin aksine maddi yetersizliklerden kaynaklanmıyor. Sorun tamamen halkın manevi denge ve değerlerindeki deformasyon ve mutasyondan ileri geliyor. Ahlaki çöküntü hat safhada, yüzsüzlük diz boyu, arsızlık almış başını gitmiş… İstediklerini elde etmek için her yola başvurmak, kuralları kanunları çiğnemek trend olmuş… İyi niyet kalmamış, herkes her şeye haset ve fesat yaklaşır olmuş. Halkın psikolojisi bozulmuş, bitmeyen bir ruhsal bunalımda, sürekli depresif halde… Şahsiyetini kaybetmiş, kime ve neye benzeyeceğini şaşırmış durumda… İçinde sevgiden eser kalmamış, nefret dolu.

Haysiyetsizlik trend olmuş, herkes onu takip ediyor…

Ne olacak bu halkın hali, durum çok ümitsiz.

Vaktin zamanında istiklalimiz ve mevcudiyetimiz tehlikedeyken bin bir güçlükle mücadele edip kazanan, birlik olan, insana mahsus erdemlere bağlı, saf temiz Anadolu İnsanı… Hala kaldı mı? Yoksa tükendi de, tarih mi oldu, Anadolu’da Erdemli İnsan?

Demokrasi nedir?

   Ne değildir desen cevap vermesi daha kolay olurdu. Ama demokrasi nedir diye sorunca sanki harika bir şeymiş gibi anlatılan, tanımlanmaya çalışılan ama gerçekte pek te öyle olmayan suni, uyduruk bir şey diyesim geliyor… Dolayısıyla ben kendisine pek inanmıyorum, güvenmiyorum da… Anlatıldığı ve abartıldığı gibi olmadığı için bana samimiyetsiz geliyor. Pekte öyle söylendiği gibi iyiliğe, doğruluğa ve adalete hizmet ettiğini ben görmedim. Benim daha ziyade gördüğüm; ortak menfaatleri olan insanların kümeleşerek istediklerini elde etme uğruna,  her haltı yemesi, ellerinden geleni ardına koymamasıdır. Doğru tanımı da şudur; Benzer veya ortak menfaatleri olan insanların, kümeleşerek güçlenmesi ve oluşturdukları bu güçle istediklerini elde etmek için her yolu denemesi, her haltı yemesi yöntemine demokrasi denir.

Demokrasinin İlkeleri:

Demokrasinin Baldızı:

   Dolayısıyla demokrasinin işleyişi hak adalet ve doğruluğa bağlı değildir. Her türlü çoğunluk uygun ortamını bulup girişimde bulunduğunda; istediği ya da peşinde olduğu şeyi ittire, kaktıra bir şekilde elde edebilir. Demokrasi her türlü ibneliğe elverişli ortam sağlayan, her şeyin serbest olduğu kurallar bütünüdür.

Demokrasinin Eltisi:

   Demokrasi son derece esnektir ve aynı zamanda cıvıktır. Nereye doğru çekersen oyana doğru uzar ve hangi kaba koyarsan onun şeklini alır. Bir şey demokrasiye uygun olabiliyorken, aynı şey demokrasiye terste gelebilir. Bu yoruma ve bakış açısına göre değişir.

Demokrasinin Görümcesi:

  Demokrasi stabil değildir. Demokrasinin standartları yoktur. Değişkenleri vardır. Demokrasi adamına göre değişir. Demokrasilerde herkes işini görene kadar demokrattır. İsteyen istediğini elde ettikten sonra demokrat olmanın gereği kalmaz, bırakılır…

Demokrasinin Eniştesi:

  Demokrasi istediğini öyle ya da böyle elde etmenin meşrulaştırılmış adıdır. Demokraside her şey demokrasi içindir. Ama aynı zamanda her şey demokrasiye aykırıdır. Bir o kadar da yasaktır. Demokrasi özgürlüktür. Ama bir o kadarda baskıdır, dayatmadır. Sevmediğin ve istemediğin şeylere tahammül etme zorunluluğudur.

Demokrasinin Kaynı:

   Demokrasi hem iyidir, hem kötüdür. Demokrasi yuvarlaktır. Ne yana döneceği, nereye gideceği belli olmaz. Uygulamada demokrasi ne idüğü belirsiz bir şeydir. Hiçbir yerde yazılı ya da belirlenmiş, kuralları yoktur. Ama herkes bu olmayan kuralları ezbere bilir. İşler sarpa sardığı zaman, ya da kördüğüm olduğu zaman, demokrasi için dersin, çıkarsın işin içinden…

   Demokrasi her şeye kılıftır. Samimiyetsizlerin elinde sadece bir araçtır.

   Demokrasi makyajdır.   “Demokrasi işine geldiği zaman boku bile papatya gibi gösterir. Terörü meşru göstermesi ne ki?”

Orhun Yazıtları

Göktürk Kitabeleri ya da Orhun Yazıtları, yazılışları M.S. 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır.

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.

İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.

Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.

Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.

Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları.

Türk gururun ilâhi yüksekliği.

Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.

Türk içtimai hayatının ulvi tablosu.

Türk edebiyatının ilk şaheseri.

Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi.

Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.

Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil.

Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.

Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.

İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.

Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazıdır.

#TürkTöresi