Stratejik Seçim

Öncelikle ben kimim? Neyim?

Bana sorarsanız ben;

Gerçekçiyim

Türküm

Atatürkçüyüm

Ama başkalarına sorarsanız onlar beni pek öyle görmüyor olabilir. Farklı yerlere çekerek, uyduruk  yakıştırmalarla, alakasız sonuçlar çıkartanlar olabilir. Başkalarının ne zırvaladığının bu konuda çok ta önemi yok. İlim kendin bilmektir.

Ben Türküm, Türkçüyüm ama dindar ve ırkçı değilim. Ülkemizde Türkçüyüm dediğinizde belinizi doğrultamayın diye önce  sırtınıza bir dindar olma yükü eklemeye kalkarlar. Sonra da ayağınıza takılısında sendeleyin diye önünüze bir ırkçılık tümseği getiriler. Dolayısıyla önce doğrulmanızı sonrasında hareket etmenizi ve ilerlemenizi bu şekilde zorlaştırmış olurlar. Türkçülüğe erişiminizi sınırlandırıp, diğer Türkçülerle iletişim kurup anlaşmanızı, anlaşıp birlik olmanızı, birlik olup işbirliğine girmenizi imkansız hale getirmeye çalışırlar. İtiraf etmek gerekirse bunda çok ta başarılı olmuşlardır…

VAY BEN NERE GİDEM?

Neticede Sadece Türk olanın Türkiye’de sığınacağı bir çatı, ikmal yapacağı bir liman yoktur.  Dolayısıyla dindar ve ırkçı olmayan Türkçüleri Türkiye’de temsil eden bir yapı ben görmüyorum. Sosyal hayatta olmadığı gibi siyasi hayatta da temsil edildikleri bir platform bulunmuyor. Şu Sadece Türkçüdür diyebileceğim bir milletvekiline ben mecliste hiç rastlamadım. Hangisi kürtçüdür,  ümmetçidir, menfaatçidir, bu ülkenin insanı değildir, yabancı ülke ajanıdır desen parmakla göstermesi zor olmaz ama hangisi Türkçüdür desen gösterebilecek bir örnek pek göze çarpmıyor.

MECLİSTE ATATÜRKÇÜ KALDI MI?

Hatta iddiamı bir adım daha öteye taşıyarak mecliste hiçbir Atatürkçü de görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk’ün eski partisinin artık Atatürkçü olmadığını, tamamen başkalarının eline geçtiğini ve üst yönetiminin sadece Atatürk’e değil Türk kimliğine de uzak kimseler olduğunu söylemek hiç te abartı olmaz. Hal böyleyken benim onlara her hangi bir yakınlık duymam söz konusu olabilir mi? Aramızda hiç kapanmayacak bir mesafe var…

YA NE OLACAKTI?

Toplumsal götleşmenin %85’lere çıktığı, herkesin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda her çirkefliği ve her adiliği yaptığı bir ortamda hırsızlık, yolsuzluk var yaygarası yapılıyor. Ülke insanının neredeyse tamamına yakınının yozlaştığı bir ülkede sadece üst yönetimin etik davranması nasıl beklenebilir. Balık baştan kokar saçmalığını bırakın bir tarafa… Bizim içinde bulunduğumuz durumda balığın her tarafı başından daha berbat halde…

İktidarı ele geçirme saplantılılar, bu emellerine erişse, memlekette her hangi bir düzelme olur mu? Hiç zannetmiyorum bu kokuşmuşluğun başlıca sebebi onlar olduğundan, daha da berbat ederler ondan hiç şüphem yok.

Hal böyleyken benim mantığıma göre oyumu verebileceğim, hem Türkçülüğü, hem Atatürkçülüğü hem de Gerçekçiliği bünyesinde barındıran bir oluşum ya da yaklaşım memleketimizde bulunmuyor.

Bu durumda mantık kriterim devre dışı kalırken, üçüncül ilkem strateji devreye giriyor.

Benim oyumu kim alır?

Gözlemlerime göre; Dış Götlerin ve onların ülkedeki uzantılarının, Türkiye’nin başına gelmesini en istemediği kişi kimse; Stratejik Seçimim “O” olacak ve “O” neredeyse benim oyum “ORAYA” gidecek. Al sana stratejik seçim.

Buradan yeni bir senteze de varabiliriz. Çevrenizde hasetliğinden, fesatlığından, fitneciliğinden ve bozgunculuğundan (yani gotlüğünden şüphe duymadığınız) emin olduğunuz birinin, telkinlerinin ve yönlendirmelerinin tam zıddı istikamette pozisyon alarak doğruyu bulabilir ya da avantaj sağlayabilirsiniz.

Buna da “Öyle olmaz böyle olur!” Prensibi diyelim. İlerde patentini alırız…

Kesinlikle Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmeye ihtiyacı yok.

Hatta ülke insanına bu kadar demokrasi fazla geldi de artık toplum öğürmeye başladı.

Maalesef memleketimizde herkesin canı istediği gibi, istediğine özgürce sövüp saydığı, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, her türlü çakallığı ve çirkefliği yaptığı bir düzenimiz değil, düzensizliğimiz var. Cezaların hiç bir caydırıcılığı olmadığı gibi artık onları kimse sallamıyor da… Cezaevleri zaten artık sosyal tesis ve eğitim kurumlarına dönüşmüş. Kimsenin düşmekten çekindiği yerler değil.

Başta #rahatsızkesim olmak üzere yönetimi ele geçirmek isteyenlere, bütün bunlarda yetmiyor da, kanunların ve yönetmeliklerin sadece devleti bağladığı, insanları kapsamadığı, daha da gevşek ve bir o kadarda extra geniş, ortaya karışık bir yönetim biçimi arzu ediyorlar.

Hatta yönetimi ele geçirmek isteyenler daha eğilip bükülebilir kanunlar istiyor. “Ne biçim kanun bunlar ikide bir ayağımıza takılıyor” diye sürekli memnuniyetsizliklerini dile getiriyorlar. “Ne var canım bizim yandaşlar az bir şey terörle iltisaklıysa, ailelerini geçindirmek için ufak tefek kaçakçılıkla ya da uyuşturucu ticaretiyle uğraşıyorlarsa” diye birde üste çıkma hali var. Onların safında yer alan, sanatçı, gazeteci, aydın falan filan diye etiketlenmiş boş beleş şahıslara da; cürüm işleme konusunda kolaylık, kanunların üstünde ayrıcalık ve kabahatlerinin görmezden gelinmesini istiyorlar.

Yönetimi ele geçirmek isteyenlerin, iyi niyeti şüphe götürür bu ve benzeri abuk subuk isteklerini doğru yorumlamak lazım. Çünkü ülkenin ve insanların hayrına değil, tam tersine zararına olacak şeyler istiyor olma durumları söz konusu…

Bizim kesinlikle daha keskin ve net kanunlara, o kanunların da daha etkin uygulanmasına ihtiyacımız var. O ne öyle vıcık vıcık demokrasi… İnsanın içini bayıyor.

#demokrasinedir

Siyasi Lider mi?

Olan iyi şeyleri görmezden gelip, olmayan şeyleri de uydurarak ya da ufak tefek şeyleri abartarak; her sözü ve hareketiyle sürekli nefret kusan, kendi menfaatleri için insanları kışkırtan, sürekli isyana ve anarşiye teşvik eden, düşmana cesaret, namerde fırsat vermekten başka bir işe yaramayan kişi; aslında bir siyasi lider değil. Götün önde gidenidir.

#GötünTeki

#BütünGötlerMüdürOlmuş

Kapitalizme karşı değilim.

At binenin, kılıç kuşananın…

  Varlık varlığı, kazanç kazancı, çalışmak ta daha fazlasını çeker. Bunlar yerçekimi kanunları gibi kesindir. Küreselleşen dünya buna ayak uydurmuşken, aykırılığın ve oyun dışında kalmanın hiç alemi yok. Dünya ticaretinin merkezinde bulunuyorken, aktığı kadar doldurmamız, özellikle yurt dışını hedefleyerek daha çok girişimde bulunmamız ve yurt dışından ülkemize para getiren her kim olursa, yolunu kısaltmalı işini kolaylamalıyız.

  Evlerimizi ısıtan doğalgaz, osuruk üretim tesislerinden gelmiyor, parayla satın alınıyor. Olmayan şeyleri alıp ta ülkemize getirip, insanların refah seviyesini yükseltmek için, yatırıma da, istihdama da, çalışmaya da muhtacız. Devletin hazinesi havuz değil, çeşmeden de dolmuyor. O yüzden evimize (yurdumuza) ekmek getiren kimse onu alnından öpmeliyiz. İçerde iş ve istihdam yaratan, üretime katılan, herkesi var gücümüzle desteklemeliyiz.

Fesatlıkla, servet düşmanlığıyla bir yere varılamaz.

#EmperyalizmedeKarşıDeğilim

Emperyalizme de karşı değilim.

  Tarih boyunca 16 devlet kurmuş bir milletin evladı olarak ki bunlardan en az altı tanesi imparatorluk büyüklüğündedir. Ben emperyalizme karşıyım demeyi gülünç buluyorum. Biz yaparken iyiydi de, el yapınca mı kötü oldu? Bu olmaz, doğru değil. Doğru bir tanedir. Bizim Dedeler ne yapmışsa iyi yapmış, güzel yapmış. Ben olsam, bende aynısını yapardım, diyorum. Bugün için devletimizin gücü sınırlı ve mütevazi olabilir. Ama yarının ne getireceği hiç belli olmaz. Türk İllerinin birleşmesi, bir muhteşem icat, yeni keşfedilen bir teknoloji dengeleri büsbütün değiştirebilir.

 Amerika, Avrupa Birliği, Rusya, Çin süper güçlermiş, emperyalist devletlermiş… Bana ne! Bunlar benim zihnimi bulandırmaz. Beni strese de, komplekse de sokmaz. Kazanırız, kaybederiz, zor duruma düşeriz, geride kalırız, sonunda rahata ereriz, seviniriz, üzülürüz bunlar bizim olağan meselelerimiz. Ama ne durumda olursak olalım, kimseyi bizim üstümüzde, bizden iyi görmem. 

Benim gözümde bizden büyük yoktur! 

#KapitalizmedeKarşıDeğilim

Pek halkçı sayılmam.

   Halk ondan yana olunacak gibi değil. Ben ne yapayım!

  Menfaatler yüzünden yolunu, yörüngesini değiştiren, sürekli isyan ve şikayet eden, çalışmaktan, emek vermekten kaçan, torpil, beleş, avanta peşinde koşan; aklı karışmış, ne istediğini bilmeyen, insana mahsus erdemlerden uzaklaşmış, hatta feleğini şaşırmış, karma karışık olmuş, halka karşı mesafeliyim. O yüzden bütün isteklerini haklı görmüyorum ve her istediklerinin onlara verilmesi taraftarı değilim.

  Halkın her isteğini haklı görmektense, devleti desteklemeyi daha doğru buluyorum. “Devlet halk için vardır.” diyenlerinde çoğu işgüzarlardır zaten. Yok öyle bir şey… Bizler faniyiz, göçüp gideceğiz. Ama bu devlet bizden sonrakilerde kalacak, onları koruyacak, yaşatacak… O yüzden onun hep güçlü olması, güçlü kalması lazım. Devleti halka yağmalatırsak yarın sığınacak bir çatımız kalmaz.

#PekiHalkİyimi?

Siyasal İhtiyarlar

  Atatürk cumhuriyetimizi gençlere emanet etti. Lakin menfaat ve makam hırsından gözü dönmüş ihtiyarlar geçit vermiyor ki gençler emanet edilene erişsin. Gençler sahiplenir, ellerinden gider diye yanına yaklaştırmıyorlar. Siz uzaktan sevin, öyle kenardan eylem filan yapın, biz gerisini hallederiz diye etkin rol oynayacakları yerlere getirmek istemiyorlar. Öyle sapkın bir tutkuyla cumhuriyetin üzerine çörekleniyorlar ki, neredeyse gençlere hiç göstermeyecekler. Atatürk bu menfaat düşkünü ihtiyarların ne mal olduğunu çok iyi biliyordu. İstiklal Harbi ve Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında, millet bin bir yokluk ve zorluk içerisinde mücadele ediyorken; makam ve menfaat düşkünü bunakların ne çirkeflikler yaptığını, ne dümenler dalavereler çevirdiğini, ne dalkavukluklar yaptığını görmüş, yaşamış ve nefret etmişti. Cumhuriyetin İstikbalini, bu bunakların elinde tehlikede gördüğünden gençlere emanet etti.

  Siyaset tecrübe işidir diye kendi zümreleri adına menfaat kapılarının adına şerh koyan bu bencil ihtiyarlar; aslında tatlı meslekleri ellerinden gitmesin diye bunu yapıyorlar. Halbuki gençliğin dinamizmi, hızı ve gücü; Cumhuriyetin ilk yıllarında ki ihtiyar çok bilmişlerin bilgi, tecrübe ve becerilerinin çok daha önündeydi. Çok daha faydalıydı. Ve çok daha istikbal vaat ediyordu. O gün için bile çok fazla olan fark, bugün için korkunç derecede açılmış durumda… Misal vermek gerekirse, memleketin bütün çok bilmiş ihtiyarlarını toplasan; hepsi bir google kadar bilmez, onun kadar net, hızlı ve doğru cevap veremez.

Atatürk Cumhuriyeti boşuna gençlere emanet etmedi. İhtiyarlarda domuz gibi bunu biliyorlar. Ama kabul etmek işlerine gelmiyor. Çünkü hemen hemen hiç biri tüm hayatı boyunca normal bir işte çalışıp para kazanmadığından, bu tatlı siyaset mesleğini ellerinden bırakmak istemiyorlar. Bir siyasi parti ya da oluşum içinde şu veya bu yolla nüfuz elde et, bu elde ettiğin nüfuzla fırsat kolla, etrafına baskı yap, menfaat kanallarını zorla, torpil yaptır, kendi adamlarını kayır, sana engel olanlara çamur pislik yap, boş beleş işlerden büyük paralar kazan, köşeyi dön, nüfuzunu kullan, sekreterini düdükle, bunlar bizim siyasi bunaklarımızın pek bayıldığı ve asla kaybetmek istemedikleri ve başka yerde bulamayacakları kazanımlar. Eğer siyaset iş kolunda çalışıyor olmasalar, bir işe yaramayan bu boş beleş ihtiyar topluluğunun aç kalması, neredeyse kesin gibidir.

  En büyük tutkuları olan, kamuya ait kaynakları sömürme, devlete sırtını dayama ve yiyebildiğin kadar yeme arzuları engellendiğinde; işte o zaman bana yedirmeyen devlet, bana iktidarı vermeyen memleket, yansın anasını satayım şeklinde haince tepki vermeye başlar ve hatta zarar vermeye çalışırlar. Sömürürken domuz gibi olan iştahları, menfaatleri ellerinden alındığında yaban domuzunun vahşi öfkesine dönüşür, adamı çiğ çiğ yerler.

  Gençleri kısa zamanda kendilerini yetiştirip, hayat mücadelesine katılmaları, aile kurup toplumsal faydaya katılmaları konusunda yönlendirip teşvik edecek yere, sürekli kendi menfaatleri doğrultusunda eyleme, isyana, anarşiye teşvik etmekten hiç çekinmezler. İstedikleri olmadımı da yaftalamaktan geri kalmazlar. “Bu gençlik adam olmaz diye…” Asıl adam olan kimsenin piyonu olmaz. Ama piyon olmayan gençlikte bunakların işine gelmez.

  Bu menfaat düşkünü bunakların saygı duyulacak nesi var ki? Kime ne faydaları var? Her hareketleri, her sözleri zarar, ziyan. Düşmana cesaret, namerde fırsat vermekten başka bir şeye yaramıyorlar.

Peki bu bunakların hiç mi iyi bir tarafı yok?

Var tabi yersen helvası iyi olur.

#Atatürkİstismarcıları

Devletçilik nedir?

Devleti tek bir kelimeyle ifade edersek, halkın oluşturduğu birlik denebilir. Bu birlik onu oluşturan halkı ve gelecek nesilleri korumalı, gözetmelidir. Halk için en iyi yaşam şartlarını ve güvenli bir gelecek sağlamalıdır. Bu nedenle doğru olan, halkın iyiliği için önce birliğin korunmasıdır.  

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve “İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz.” felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir.

Atatürk bu ilkenin amacını “Bizim güttüğümüz Devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir.” diyerek açıklamaktadır.

Ziya Gökalp Türk töresi isimli eserinde, “il kelimesi eski Türkçede hem barış hem de devlet manasındadır. Gerçekten sosyal barış ile devlet aynı zamanda meydana gelebilen iki kurumdur. Bir cemiyette çatışma, kan davası ve çatışma kuralları yürürlükte ise, onda bir devlet niteliği bulunamaz. Devlet kan davasıyla iç çatışmaların bittiği yerde başlar. Devletin halk üzerindeki hakimiyeti ortaya çıkınca, özel olarak artık hak arama yollarına lüzum kalmaz. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, il; Türklerde hem bir din, hem bir devlet, hem de barışçılık ahlakı biçimlerinde oluştu.” sözleriyle devletin önemi ve değerine değinmiştir.

#ZiyaGökalp

Türk Töresi

Türk töresi: Türk örf adet ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü) , eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Divanü Lûgatit-Türkde töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile törü şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. Buna göre;

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve handır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Hanın teşebbüsleri ile gelişir. Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. Ancak buradan Hanın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağanın Budizmin kabulünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

İslamla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islam bilgini olan bir hükümdarın bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı El âdeti, Türkmen töresi olarak dile getirmişlerdir.

SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ

Orhun abidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.

İli tutup töreyi düzenlemiş.

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?

Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti.

Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lügatit-Türkde geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin baki olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: El kaldı törü kalmas.

Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de ordudur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslamiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayasından!

Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!

Atamın yuvasından, Keçilerkayasından,

Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!

Yine Çinliler Mete’den karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Hana şöyle derler. Bu Tung-hular, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!

Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE

Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgatit- Türk’de törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

Endik kişi?

El törü yetilsün

Toklu böri yetilsün

Kadhgu yeme savılsun.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.24 Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise Töre bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini törenin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin nevi şahsına münhasır bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

#Devletçilik
#GerçekTürk

Demokrasi nedir?

   Ne değildir desen cevap vermesi daha kolay olurdu. Ama demokrasi nedir diye sorunca sanki harika bir şeymiş gibi anlatılan, tanımlanmaya çalışılan ama gerçekte pek te öyle olmayan suni, uyduruk bir şey diyesim geliyor… Dolayısıyla ben kendisine pek inanmıyorum, güvenmiyorum da… Anlatıldığı ve abartıldığı gibi olmadığı için bana samimiyetsiz geliyor. Pekte öyle söylendiği gibi iyiliğe, doğruluğa ve adalete hizmet ettiğini ben görmedim. Benim daha ziyade gördüğüm; ortak menfaatleri olan insanların kümeleşerek istediklerini elde etme uğruna,  her haltı yemesi, ellerinden geleni ardına koymamasıdır. Doğru tanımı da şudur; Benzer veya ortak menfaatleri olan insanların, kümeleşerek güçlenmesi ve oluşturdukları bu güçle istediklerini elde etmek için her yolu denemesi, her haltı yemesi yöntemine demokrasi denir.

Demokrasinin İlkeleri:

Demokrasinin Baldızı:

   Dolayısıyla demokrasinin işleyişi hak adalet ve doğruluğa bağlı değildir. Her türlü çoğunluk uygun ortamını bulup girişimde bulunduğunda; istediği ya da peşinde olduğu şeyi ittire, kaktıra bir şekilde elde edebilir. Demokrasi her türlü ibneliğe elverişli ortam sağlayan, her şeyin serbest olduğu kurallar bütünüdür.

Demokrasinin Eltisi:

   Demokrasi son derece esnektir ve aynı zamanda cıvıktır. Nereye doğru çekersen oyana doğru uzar ve hangi kaba koyarsan onun şeklini alır. Bir şey demokrasiye uygun olabiliyorken, aynı şey demokrasiye terste gelebilir. Bu yoruma ve bakış açısına göre değişir.

Demokrasinin Görümcesi:

  Demokrasi stabil değildir. Demokrasinin standartları yoktur. Değişkenleri vardır. Demokrasi adamına göre değişir. Demokrasilerde herkes işini görene kadar demokrattır. İsteyen istediğini elde ettikten sonra demokrat olmanın gereği kalmaz, bırakılır…

Demokrasinin Eniştesi:

  Demokrasi istediğini öyle ya da böyle elde etmenin meşrulaştırılmış adıdır. Demokraside her şey demokrasi içindir. Ama aynı zamanda her şey demokrasiye aykırıdır. Bir o kadar da yasaktır. Demokrasi özgürlüktür. Ama bir o kadarda baskıdır, dayatmadır. Sevmediğin ve istemediğin şeylere tahammül etme zorunluluğudur.

Demokrasinin Kaynı:

   Demokrasi hem iyidir, hem kötüdür. Demokrasi yuvarlaktır. Ne yana döneceği, nereye gideceği belli olmaz. Uygulamada demokrasi ne idüğü belirsiz bir şeydir. Hiçbir yerde yazılı ya da belirlenmiş, kuralları yoktur. Ama herkes bu olmayan kuralları ezbere bilir. İşler sarpa sardığı zaman, ya da kördüğüm olduğu zaman, demokrasi için dersin, çıkarsın işin içinden…

   Demokrasi her şeye kılıftır. Samimiyetsizlerin elinde sadece bir araçtır.

   Demokrasi makyajdır.   “Demokrasi işine geldiği zaman boku bile papatya gibi gösterir. Terörü meşru göstermesi ne ki?”

Devlet Yönetiminde Meritokrasi

   Devlet yönetiminde, Demokrasi değil de Meritokrasi esas alınmalı diye düşünüyorum. Yani liyakate dayalı insan seçimi… Devletimiz; vatanına milletine bağlılığı, çalışkanlığı, üretkenliği ve vizyonu gerçek olan kişi ve kadrolar tarafından yönetilmeli.   

   “Devlet halk için vardır.” diyenlerin çoğu işgüzarlardır zaten. Yok öyle bir şey… Bizler faniyiz, göçüp gideceğiz. Ama bu devlet bizden sonrakilerde kalacak, onları koruyacak, yaşatacak… O yüzden onun hep güçlü olması, güçlü kalması lazım. Devleti bu işgüzarlara yağmalatırsak yarın sığınacak bir çatımız kalmaz.

   Yersen halk için, devletin yönetimini ele geçirmek isteyenlerin, art niyetinin başka olduğunu gayet net görüyor ve biliyorum. Derdi belası devletin ve kamu kurumlarının kaynaklarını sömürmek olan bu art niyetlilerin, o noktaya gelebilmek için verdikleri tavizlere ve vaatlere bir bakın irkilirsiniz.

  • Milyonlarca boş beleş insana; bankamatik memurluğu
  • On binlerce üst düzey boş beleş insana; sekreter düdüklemeli daire başkanlıkları ya da müdürlükler
  • Destekçilerine; kredi kartı borçlarını silme vaatleri
  • Yandaş işadamlarına; akla hayale sığmayacak peşkeşler
  • Terör ve anarşi yanlılarına; kadrolar, ihaleler ve dokunulmazlık
  • İktidarı ele geçirmelerine destek veren ülkelere; limitsiz kapitülasyonlar

Sırtına böylesine yükler bindirilen bir devlet ayakta kalabilir mi?   

   Demokrasi sayesinde, türlü çeşitli vaatlerle #rahatsızkesim insanlarını peşlerine takarak, terör ve anarşi yanlılarının da desteğini alarak belli noktaları ele geçirebildiklerine; ele geçirdikten sonra nasıl yağmaladıklarına, nasıl borca batırdıklarına, terör ve anarşi yanlılarını nasıl maaşa bağladıklarına şahit olduk.

   Yanlışlıkla iktidarı ele geçirirlerse, olabilecekleri düşünmek bile irkilmeme neden oluyor.

#Demokrasiyeİnanmıyorum