Onların İdeolojisi kendi uydurduğu yalanı yaşar. Gerçeklere uzaktır. Gerçeklerle yüzleşmek şöyle dursun, yakınından geçerken bile irkilir, rahatsız olur.
Bireyleri sürekli kendini yüceltir. Kendilerini iyi insan, özel insan, bir aziz, hatta azizden de öte, melek olarak görürler. Her biri; insan haklarının savunucusu, barış güvercini, demokrasinin bekçisi, özgürlüğün teminatı, işçinin emeğinin, köylünün alın terinin savunucusu, yüksek ahlaki değerlere ve insani erdemlere sahip, hayatın felsefi boyutu ile ilgili derin bilgilere vakıf, öngörü ve sezme kabiliyetlerinde insanüstü olur. Ve de istisnasız tamamı kendini bir potansiyel lider olarak görür. Ama bu perspektif sadece kendilerine aittir. Dışardan bakıldıklarında pekte öyle değildirler.
Kendilerini seçkin kişiler gibi göstermeye çalışırlar. Her biri aydın, diğeri de kesin sanatçıdır. Boş yoktur. Ya yalap şap bir enstrümanı çalmayı öğrenirler yahut birbiri ardına alakasız ve anlamsız sözcükleri dizer adına şiir derler. Ya da resim yaparlar içinde görsel hiçbir şey yoktur. Veya güzel sanatların her hangi bir kolunda, ucundan bandırma suretiyle yersen sanatçı olurlar. Gerçek sanatçı belki de toplumda yüzde bir çıkar, bunlarda yarısı sanatçıdır. Diğer yarısı da kendini, aydın olarak lanse eder ya da ettirir. Aydın kişi; iyi eğitim görmüş, kendini iyi yetiştirmiş, çok öğrenmiş, çok bilmiş, kafası çok çalışan, üst seviyede zekaya sahip, öngörüsü ve sezme yeteneği olan kimse gibi algılanır. İyi de öyle biri nasıl bu kadar bol bulunsun? Onlarda sanatçı olmayan, kesin aydındır. Hatta hem aydın hem de sanatçı bile olabilir. Onların “ahanda bak bu aydın” diye topluma ittirmeye çalıştığı kimselere dikkatle bakarsanız, maalesef öyle bir aydınlık ışığına rastlayamazsınız. Çoğunluğu vasatın bile çok altındadır.
Onların insan kalitesi demi bitmiş çaydanlığa, ikinci kez eklenen kaynar sudan çıkan çay gibidir. Dolayısıyla rengi de tadı da bir şeye benzemez. Hayat mücadelesinde, yapılan seçimlerde, girilen yarışlarda başarılı olanlar yolunu alıp gitmiş, yani süzülenler süzülmüş; geride kalanlar, kazanamadığı için şunu bunu suçlayanlar, başarısızlar, beceriksizler aralarında tekrar kümeleşerek kendi aralarında tekrardan bir süzme yaparak, içimizden bir üst seviye besin zinciri oluşturabilir miyiz? O zincirin içine kendimizi atabilir miyiz derdindedirler.
Haliyle toplumda kaybedenler çoktur. Bu çoklukta ciddi bir potansiyel teşkil etmektedir. Kaybedenlerin temsil ve idare yetkisini ele geçirmekte bu potansiyeli güç olarak kullanma fırsatıdır. Kaybedecek bir şeyleri olmayan kaybetmişlerden topaklanan kitleler çeşitli hedeflere doğru güdülerek yönetici kademesindekilere fayda ve menfaat sağlarlar. Misalen bir tersanedeki iş kazasını bahane ederek önüne topladığı kalabalıkla tersanenin çalışmasını engelleyip zarar ettiren, zarar ettirdiği tersanenin bir başka alıcıya ucuza satılmasına sebep olan ve bu sebep olma işinden dolayı da alıcıdan komisyon alan araştırmacı gazeteci kimliğindeki kitle güdücü örneğindeki gibi…
Onları, onlar değil de genellikle kitle güdücüler yönetir. Yeri geldiğinde kitle halinde bir yerlere sürülüp, engelleme, sabote etme ve zarar verme eylemlerinde kullanılırlar. Yeri geldiğinde ölüm orucu falan filan gibi algı operasyonlarında bozuk para gibi harcanırlar. Geniş kitlelerin desteğini almak, onları yönetme arzusuyla, kendilerini hak savunucusu gibi tanıtırlar. Bu amaçla köylünün alın terine, işçinin emeğine pis gibi yapışırlar. Çalışan, üreten insanın sırtına yük, rızkına ortak olurlar. Kendi asalaklıklarını görmezden gelip, sömürenler diye başkalarını suçlarlar. Halbuki ne köylü ne de işçi bunlara kendilerini temsil ve savunma yetkisi vermez. Ama onlar ısrarla kendi kendilerine gelin güvey olmakta inat ederler. Köylü ve işçi durumdan iyice rahatsız olup, “düşün yakamızdan bir ziktirin gidin dese de…” duyan kulaklarının üzerine sağıra yatar, duymazlıktan gelirler. Kendi işlerine geldiği gibi, kendi yazdıkları senaryoyu oynamaya devam ederler. (Bakınız: Nasreddin Hocanın Dibek dövücü ile hınk deyici hikayesinde olduğu gibi…)
Onlar için her şey mübahtır.
Kurallara ve kanunlara bağlı kalarak normal yollarla başarılı olamadıkları durumlarda, çirkefliğe başvurmak ve çamur yapmak onlar için meşrudur. Doğru ve dürüst yöntemlerle kazanmadıklarında, cebren ve hile ile netice elde etmeye yoluna gitmekten kaçınmazlar. Kendi emellerinde giden yolda; yalan, iftira, dayatma, yıldırma, şantaj, çıkmaza sokma, sabote etme, isyan çıkarma, galeyana getirme, servet düşmanlığı, cana kast, kaos, anarşi, terör ve benzeri her türlü ibnelik; onların severek ve iştahla yediği haltlardır. Barış ve demokrasi söylemleri ağızlarında sakız olmuştur. Amma ve lakin hiç üşenmeyip, terör ve anarşinin yöntemlerini, doktrinlerini yazan yine onlardır.
Hesapta destekliyor gibi göründükleri şeylere de karşıdırlar.
Üretime de istihdama da eğitime de toplumsal faydaya katılıma da hepsine karşıdırlar. Sürekli bir şeyleri engellemeye, durdurmaya, kilitlemeye çalışırlar. Türlü çeşitli bahaneler uydurarak, fabrikaları, tersaneleri, maden işletmelerini durdurmaya, kapattırmaya uğraşırlar. Niyetleri insanları işsiz ve aşsız bıraktırıp, eylem ve protestoları için kendi kalabalıklarına çekmektir. Çalışan, evine ekmek götüren, ailesinin geçimini sağlayan işçi onlar için makbul değildir. Çalışmaktan kaçan, çalıştığı yerin düzenini bozan, insanları provoke edip, kışkırtan, eylem ve anarşiye sevk eden, onların kitle güdücülerin emir ve buyruklarına biat eden işçiler, daha doğrusu iş yapmayan, işe yaramayan işçiler onlar için makbuldür.
Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir iş, bir meslek sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada gotleştirip, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getirirler. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartırlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getirirler. Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumlarından, başkalaşmış, aklı gitmiş, feleğini şaşırmış, acayipleşmiş, mutasyona uğramış zombi gibi tuhaf şeyler çıkarttırırlar.
Sorumsuzluk onların başlıca alışkanlıklarındandır. Onlar analitik düşünmez.
Yolu yokuşa sürmek, işi çıkmaza sokmak, kördüğüm etmek, içine edip bırakmak onların en yaygın alışkanlıklarındandır. Onlarda “Ben sıçar bırakırım kim temizlerse temizlesin bana ne…” felsefesi hakimdir.
Sözde insanların iyiliğini isterler. Söylemlerinde sürekli barış, sevgi, kardeşlik, insanlık gibi anahtar kelimeler kullanırlar.
Ama özde onların güzelliğe açılan kapısı, iyiliğe giden yolu yoktur. Onların aşka hürmeti yoktur. Sevgiye verdiği kıymet yoktur. Bireylerin her zaman öfke ve nefret dolu olması istenir. Gülen yüz onlarda yasaktır. Acıyla ağlamak elzemdir. Fakirlik, sefillik makbuldür. Rahat etmek, huzur bulmak, sevmek, aşık olmak yasaktır. Güdücülerinin emellerini tehlikeye atacak her şey yasaktır.
Onlar acıdan, demagojiden, ezilmişlikten, ajitasyondan, haksızlığa uğramışlıktan beslenir.
Onların İdeolojisi kincidir. Sürekli birilerini cezalandırma, bedel ödetme, intikam alma arzusundadır. Nefret onların ana sermayesidir. İnsanlara sürekli nefret yüklemesi yaparlar. Topluma nefret pompalamakta kullandıkları medya araçları vardır. Sözde halk için yayın yapıyoruz diyerek halkı manyak etmeye çalışırlar. Bu araçlarla insanların beynini yıkayıp, ütüleyerek istedikleri şekle sokmaya çalışırlar. Kıvama getirdikleri, aklını kullanma yetisini kaybetmiş kitleleri de istedikleri amaç doğrultusunda pek güzel güderler.
Onların İdeolojisi samimiyetsizdir.
Bir yandan taklitçiliği de vardır. Her ne kadar sistemi dinsizlik, tanrısızlık üzerine bina edilmiş olsa da zaman zaman yok bu sistem böyle eksik oldu diye, cennet vaat ettikleri de şehitlik vaat ettikleri de olur. Bir ilahi adaletin tecelli edebileceğinden, yapılan şeylerin bir şekilde karşılığının insanlara geri dönebileceğinden bahsedebilir. Çeşitli dinlerden alıntılar ve çalıntılar yapmaktan geri durmazlar.
Onların İdeolojisi haysiyetsizdir.
Kendi menfaatleri için istediklerini sanki başkaları için istiyormuş gibi lanse ederler. Kendi yaptıkları çirkeflikleri görmezden gelip, başkalarını dillerine dolarlar. Asıl sapıklık, seksomanyaklık, azgınlık hep onlardadır. Not verme, sınıf geçirme, asistan yapma bahaneleriyle öğrencilerini düdüklemeye çalışan aydın doçentler, proflar… Sanatçı yetiştiriyorum ayağına, çocuğu yaşındaki gençlere, umumi kaynaşma ortamları oluşturarak, karambolden bizde üç beş tane götürürüz hesabı yapan sanat merkezi sahipleri… Çalışanlarını taciz eden, bir şeylere zorlayan ırz düşmanı yöneticiler, patronlar hep onların eskilerinden çıkar. Onların en babası yanında çalıştırdığı hizmetçisini düdükleyip hamile bırakmıştır. Üstelik karısı da hamileyken… Üst düzey bir uydurukçunun, yanında çalıştırdığı emekçisini şeetmesi olayına manifestosunda yer vermiş midir? Sığdırabildiyse helal olsun.
İddia edilenin aksine onların ideolojisinde bireyin özgürlüğü yoktur. “Aklını ve iradeni bize teslim et, senin için iyi olanı biz biliriz. Sana söyleriz. Sen sadece dediğimizi yap, yapmazsan ağzına zıçarız zaten.” Koşullu yönlendirmesi vardır.
İdolleri tarafından ıkınarak uydurulmuş, “abiliktik gubilizm” gibi içinde anlamaya değer bir şey olmayan felsefelerin ve akımların rüzgarıyla insanları gerçeklerden uzaklaştırmaktadırlar. Literatürünü yazanlar, yazdıklarının anlamsızlığını gizlemek için anlaşılması zor bir jargon kullanmışlardır. Sonrada insanları anlamamakla suçlarlar.
Birde devrim ve devrimcilik başlığı altında sürekli bir şeyleri indirip kaldırma derdindedirler. Bir odadaki televizyonun yerini dört kere değiştirir, yine aynı yere koyarlar. Öngörü yoktur. Boşuna uğraşmaya bayılırlar.
Ezenler ve ezilenler diye insanları iki sınıfta tasnif etmeye kalkmışlardır. Hiç bir şeye yaramayan, eli ermeyen, tembel, beleşçi ve yağmacılardan oluşan kendi zümrelerini de ezilenler sınıfına dahil göstermeye çalışırlar. Ancak onları iki tarafında sırtına yük olan asalaklar diye ayrı bir sınıf olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Kendilerini olduklarından çok daha başka görmeye şartlandırılmışlardır. Gerçekliğin aynasında kendini görmeye korkan vampir gibi bir tuhaftırlar.
Özetle Onların İdeolojisi; insanları bir nevi sentetik uyuşturucu etkisiyle geri dönülemez yollara sokmakta ve hayatlarında kalıcı hasarlar bırakmaktadır.