Kitle Güdücüler

   Önce küçük insan gruplarını benzer ortak noktalarından yakalayarak topaklıyorlar, sonra topaklanan küçük grupları birleştirerek kitle haline getiriyorlar. Ve en nihayetinde o kitleleri kendi amaçları doğrultusunda güderek, menfaatlerine giden yolda kullan-at araç olarak, bir güzel kullanıyorlar.

   O topaklanmış grubun içerisinde olan birey; demokratik tepki verdiğini, kendince hayra yarar bir şey yaptığını zannediyor. Ancak içinde bulunduğu yığını güden kimselerin amaçlarıyla, o bireyin yaptığını düşündüğü şey arasında bırak aynı olma durumunu, en küçük bir benzerlik dahi yok.

   Bunu şu örnekle daha net açıklayabiliriz. Bir tarafta “Ülke kötü yönetiliyor, her şey kötüye gidiyor” algısıyla bir araya getirilip, eylem ve anarşi fişteklemesiyle mevcut yönetimi indirmek için güdülen kitle ile o kitleyi güden dış mihrakların desteklediği siyasi oligarkların maksatları arasında aynılık yok. Ama çok  büyük farklılıklar var. Kitle güdücülerde mevcut yönetimi değiştirmek istiyor ama istedikleri değişiklik tamamen kendileri tarafından yönetilen bir yönetimi başa getirmek üzerine… Dolayısıyla ülke açısından bakıldığında “Ülkeyi  daha berbat yönetecek, her şeyi daha da kötüye götürecek” bir başka yönetimi başa getirmeye çalışıyorlar.

   Hal böyleyken kendinin hayra yarar bir şey yaptığını zanneden kitle, başkasının değirmenine su taşıyor ama haberi yok. Kendileri kırbaç şaklatan üç beş Cowboy tarafından sığır gibi güdülürken bir de başkalarına koyun demeleri yok mu?   

Ah ne yaman ironidir bu!

Stratejik Seçim

Öncelikle ben kimim? Neyim?

Bana sorarsanız ben;

Gerçekçiyim

Türküm

Atatürkçüyüm

Ama başkalarına sorarsanız onlar beni pek öyle görmüyor olabilir. Farklı yerlere çekerek, uyduruk  yakıştırmalarla, alakasız sonuçlar çıkartanlar olabilir. Başkalarının ne zırvaladığının bu konuda çok ta önemi yok. İlim kendin bilmektir.

Ben Türküm, Türkçüyüm ama dindar ve ırkçı değilim. Ülkemizde Türkçüyüm dediğinizde belinizi doğrultamayın diye önce  sırtınıza bir dindar olma yükü eklemeye kalkarlar. Sonra da ayağınıza takılısında sendeleyin diye önünüze bir ırkçılık tümseği getiriler. Dolayısıyla önce doğrulmanızı sonrasında hareket etmenizi ve ilerlemenizi bu şekilde zorlaştırmış olurlar. Türkçülüğe erişiminizi sınırlandırıp, diğer Türkçülerle iletişim kurup anlaşmanızı, anlaşıp birlik olmanızı, birlik olup işbirliğine girmenizi imkansız hale getirmeye çalışırlar. İtiraf etmek gerekirse bunda çok ta başarılı olmuşlardır…

VAY BEN NERE GİDEM?

Neticede Sadece Türk olanın Türkiye’de sığınacağı bir çatı, ikmal yapacağı bir liman yoktur.  Dolayısıyla dindar ve ırkçı olmayan Türkçüleri Türkiye’de temsil eden bir yapı ben görmüyorum. Sosyal hayatta olmadığı gibi siyasi hayatta da temsil edildikleri bir platform bulunmuyor. Şu Sadece Türkçüdür diyebileceğim bir milletvekiline ben mecliste hiç rastlamadım. Hangisi kürtçüdür,  ümmetçidir, menfaatçidir, bu ülkenin insanı değildir, yabancı ülke ajanıdır desen parmakla göstermesi zor olmaz ama hangisi Türkçüdür desen gösterebilecek bir örnek pek göze çarpmıyor.

MECLİSTE ATATÜRKÇÜ KALDI MI?

Hatta iddiamı bir adım daha öteye taşıyarak mecliste hiçbir Atatürkçü de görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk’ün eski partisinin artık Atatürkçü olmadığını, tamamen başkalarının eline geçtiğini ve üst yönetiminin sadece Atatürk’e değil Türk kimliğine de uzak kimseler olduğunu söylemek hiç te abartı olmaz. Hal böyleyken benim onlara her hangi bir yakınlık duymam söz konusu olabilir mi? Aramızda hiç kapanmayacak bir mesafe var…

YA NE OLACAKTI?

Toplumsal götleşmenin %85’lere çıktığı, herkesin kendi menfaatleri söz konusu olduğunda her çirkefliği ve her adiliği yaptığı bir ortamda hırsızlık, yolsuzluk var yaygarası yapılıyor. Ülke insanının neredeyse tamamına yakınının yozlaştığı bir ülkede sadece üst yönetimin etik davranması nasıl beklenebilir. Balık baştan kokar saçmalığını bırakın bir tarafa… Bizim içinde bulunduğumuz durumda balığın her tarafı başından daha berbat halde…

İktidarı ele geçirme saplantılılar, bu emellerine erişse, memlekette her hangi bir düzelme olur mu? Hiç zannetmiyorum bu kokuşmuşluğun başlıca sebebi onlar olduğundan, daha da berbat ederler ondan hiç şüphem yok.

Hal böyleyken benim mantığıma göre oyumu verebileceğim, hem Türkçülüğü, hem Atatürkçülüğü hem de Gerçekçiliği bünyesinde barındıran bir oluşum ya da yaklaşım memleketimizde bulunmuyor.

Bu durumda mantık kriterim devre dışı kalırken, üçüncül ilkem strateji devreye giriyor.

Benim oyumu kim alır?

Gözlemlerime göre; Dış Götlerin ve onların ülkedeki uzantılarının, Türkiye’nin başına gelmesini en istemediği kişi kimse; Stratejik Seçimim “O” olacak ve “O” neredeyse benim oyum “ORAYA” gidecek. Al sana stratejik seçim.

Buradan yeni bir senteze de varabiliriz. Çevrenizde hasetliğinden, fesatlığından, fitneciliğinden ve bozgunculuğundan (yani gotlüğünden şüphe duymadığınız) emin olduğunuz birinin, telkinlerinin ve yönlendirmelerinin tam zıddı istikamette pozisyon alarak doğruyu bulabilir ya da avantaj sağlayabilirsiniz.

Buna da “Öyle olmaz böyle olur!” Prensibi diyelim. İlerde patentini alırız…

IRKçılık Konusu

Tarım politikaları gereği ya da ihtiyaçlara göre daha yüksek randıman almak ve en az işletme maliyetiyle, en yüksek faydayı elde etmek adına besicilikte ırkçılık konusu üzerinde durulabilir. Mesela ineklerde bir ırk ayrımı yapabilirsiniz. Montofon süt için idealdir. Simental hem et hem süt için iyidir. Angus ise et üretimi için tercih edilmelidir diyerek hayvan ırkları kontrol altında tutulabilir. Daha fazla süt üretmek ya da daha fazla et elde etmek maksadıyla; mevcut ırkın korunması ve daha da iyileştirilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Üretim maksadıyla, hangi ineğin, hangi boğayla çiftleşeceğine insan aklı karar verip, uygulamasını da insanlar yaptırdığı için olumlu sonuçlar almak mümkündür. Literatürde tanımlanmış ırk şablonlarına göre yine melezleme denemelerinde de bulunabilir. Kontrol insan elinde olduğundan, zamanın akışıyla paralel olarak, olayların akışına da insan aklı yön verdiğinden bu çalışmalar başarılı olabilir. Bu çalışmalar neticesinde elde ettiğiniz bulguların, karşılaştırma yapabileceğiniz model tanımlarının olması da bir sonuca varmanızı sağlayacaktır. Dolayısıyla bunu ineklerde uygulayabilirsiniz.


Ama insanlarda bu sonuçları elde edemezsiniz. Çünkü insanların birbiriyle ilişkileri düzensiz ve karmaşıktır. İnsan davranışlarını tam anlamıyla düzenleyecek bir güç ve kontrol yoktur. Geniş bir coğrafyada sınırsız hareket eden, düzensiz bir insan topluluğu düşünün, bir de buna binlerce yıllık bir zaman dilimi eklenince ortaya çıkan karmaşadan genetik miras beklemek biraz ütopik olmaz mı?

Türkler Avrasya Kıtasında ayak basmadık yer bırakmadılar

Avrasyada Türkler

Mesela Türklerin ilk ortaya çıkışı olarak 3000 yıl öncesini baz alalım. İlk belirdikleri yer olarak ta Orta Asya Orhun Irmağı çevresini not edelim. Sonraki yayılmalarını izlediğimizde 16.000 km eninde, 8000 km boyundaki Avrasya kıtasının hemen hemen her noktasında, en ileri uçlarında dahi Türk Kültüründen izlere, kalıntılara, bulgulara rastlıyoruz. Toparlarsak 128 milyon km2 lik bir anakara parçasında; düzensiz, kontrolsüz ve sınırsız hareket eden, kimlerle nelerle kaynaştığı belli olmayan, bir kavim için genetik sınıflandırma ya da tanımlama yapılabilir mi? Burada üç bin yıllık bir zaman dilimi içerisinde yaşamış, milyarlarca insandan bahsediyoruz. Yine aynı coğrafya ve aynı zaman diliminde yaşamış, onlarla etkileşimde bulunmuş, başka kavimlerden ve etnik gruplardan da milyarlarca insan var. Türklerin en dominant genlere sahip olduğunu varsaysanız bile, o kadar etkileşimden, onca geçen zamandan sonra bırak genlerin korunumunu, aktarımından bile bahsetmek çok zor. Bu durumda bir ayrım, bir seçme, bir tasnif yapılabilir mi? Hiç zannetmiyorum. Yine de yapmaya çalışanlar olabilir, yalnız çıkaracakları sonucun gerçeği yansıtabileceğine de ben hiç ihtimal vermiyorum.

Irk konusuna kafayı takanlar

Türk Milliyetçiliğini Irkçılık boyutunda ele alanlar da işin içinden çıkamıyor. Yok orta boyluydu da, dalgalı saçlıydı da falan filan diye bir şeyler gevelemeye çalışıyorlar. Lakin bir yere varabilmiş, sağlam bir temele oturtabilmiş değiller. Yapı biraz eğreti duruyor. Buradan Türk ırkının standart özelliklerini tanımlamak ya da Türkün default’u ahanda budur şeklinde bir sonuca varma pek mümkünmüş gibi görünmüyor. O yüzden, Türk ırkının standartları konusunu da agnostik konular dolabına kaldırmak durumunda kalıyoruz.

Tut ki genellemeler yaparak, dıdısının dıdısının izlerini sürerek, onu buna, şunu ona dayandırarak ırk konusunda bir standart belirlendi. Peki çıkan sonuç ne amaçla kullanılacak? Neye yarayacak? Ne yapacaksın sarışın mavi gözlü Mustafa Kemali, Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp’i Türklükten hariç mi tutacaksın? Türk dünyasının göklere çıkmış, parlayan yıldızlarını oradan indirmeye mi kalkacaksın? Kimin, ne işine yarayacak?

Ama Türk Kültürü ve Türk uygarlığının ürünü olan Türk Milleti; kesin olan bir varlık ve inkar edilemez bir şekilde var. Kullandığımız dildeki kelimeler bundan 1500 yıl önce yazılmış taş yazıtların üzerinde vardı. Bugünkü sosyal hayatımızda yer alan düğün, doğum ve ölüm ritüellerindeki benzerlikler binlerce yıl öncesinin kalıntılarından elde edilen bulgularla eşleşiyor. Gündelik hayatımızda farkında bile olmadığımız bazı davranışlarımız, geçmişte atalarımızın hikayelerindeki, destanlarındaki benzer davranışlarıyla örtüşüyor. Bunları dikkate aldığımızda genetik mirasımızı bilmem ama Türklüğün bizimle beraber yaşadığı, nesilden nesile aktarıldığı bir gerçek olarak beliriyor.

Bir başka klişe; kişi Türk kökenli olursa devletine, milletine, nesline sadık olur beklentisi…

Bu da hiç gerçeği yansıtmıyor. Kişiler secereleri konusunda kolaylıkla yalan söyleyebilir ve işlerine geldiği gibi uydurabilir. Bunun doğruluğunu anlamak ve tanımlamak çok zor hatta imkansızdır. Dolayısıyla kişiler bu konuda kolaylıkla elekten geçebilir. Falanca kişi sadrazam torunuyum dese ya da filanca evliyanın soyundanım dese öyle olmadığını nasıl ispatlayacaksın? Arşivler kaç göbek geriye gidiyor? Doğru olduğu ne malum? Verilerin üzerinde oynama olmadığı nereden belli? Bunların hepsi muamma konular. Bu tür beyanı esas alan konular her zaman, her türlü suistimale açıktır.

Kişinin kökeninin Türk görünmesi sadık olacağının garantisi olmadığı gibi Türk kökenli olmaması ya da seceresinin tanımlanamaması da kalleşlik edeceğini göstermez. İnsanın soyağacı, sosyal davranışları bakımından hiçbir şeyi garanti etmez. İnsan aklına estikten sonra her haltı yiyebilir. Bu noktada onu tutabilecek ya da etik olmayan şeyleri yapmaktan alıkoyabilecek şeyler; en başta kişinin kendi aklının ermişliği ve vicdanıdır. Sonrasında toplumsal etik değerler ve dini kurallar gelir. Ancak kişide vicdan yoksa, bilinç oluşmamışsa… Ondan her şey beklenebilir ya da tam tersi ondan hayra yarar hiç bir şey beklenmese daha yerinde olur.

Mesela insanların kolaylıkla satın alınamamasına dair bir tedbir ülkemizde henüz alınmamıştır. Dolayısıyla parasını bastırdı mı isteyen istediği bürokratı satın alabilir, meclise elli yüz milletvekili bile sokabilir ve yahut sokulmuşlardan “sar ordan bir düzine” diye kolaylıkla satın alabilir, kiralayabilir. Toplumumuzda etik değerler (yani Türk Töresi) tamamen rafa kaldırılmış olduğundan kınama ya da ayıplama mekanizması da işlememektedir. Haysiyeti olmayan birinin, soyağacında güller açsa ne olur? Şahsiyeti tamamlayan, haysiyet olmadıktan sonra kişi cibilliyetsizdir. O yüzden ırkta keramet aramayı anlamsız buluyorum.

Türklük ideolojisine ırk eklemeye çalışmayı ya da içine genetik katmaya uğraşmayı da gereksiz bir gayret olarak görüyorum. Bu altının içine bakır katıp ayarını düşürmek gibi bir şey. Hadi bunu Türk düşmanları yapsa anlarım da Türkçülere ne oluyor?

Sahip olduğunuz altının kıymetini bilin, değerini düşürmeyin. Ve kaybetmeyin…

Atatürk’ün Türk Milleti tanımı şöyledir: “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasî ve içtimai heyettir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir.

gayet net

İdeoloji Olarak Türkçülük

   İdeoloji olarak Türkçülük; kadim Türk Uygarlığının ve Türk Kültürünün mirasını sahiplenmek, Türk Milleti ile bütünleşmek demektir. Bu büyük kültür ve uygarlığın parçası olmaktan duyulan mutluluk ve gurur; Atatürk tarafından eşsiz bir şekilde ifade edilmiştir. “Ne mutlu Türküm diyene…” sözü işte tam olarak bunu anlatır.

Türklüğün Yalın Hali

   İdeoloji olarak Türkçülüğü benimsemek; Türklüğün içine genetik ve dini öğeler katılmamış halini sevmektir. Yani yalın halini…

   Çok geniş bir coğrafyada binlerce yıldır yaşamış olan Türklerin genetik özellikleri incelemek, derlemek ve nitelemek antropologların konusudur. Ancak bu bilim dalı daha ziyade ırk ile ilgili çalışmalar yapar. Irk konusu da benim felsefeme göre, Türklüçüğün ana bileşenlerinden biri değildir. Türk için tanımlanmış ırk standartları var mıdır, yok mudur, günümüze kadar ulaşmış mıdır orası agnostik bir konu. Ayrıca olsa ne olur, olmasa ne olur orası da ayrı bir konu… Türk Uygarlığı diye bir kavram var ve bu gökte duran Ay kadar gerçek yetmez mi? 48 Milyon km2lik Avrasya Kıtasının her köşesinde Türk Kültürünün izleri var. Atalarımız ayak basmadık yer bırakmamış. Bu inkar edilebilir bir şey mi? Kullandığımız dilde, davranışlarımızda, yaşarken bizim bile farkında olmadığımız Türk Kültürünün kaynak kodları var. Bunlar yok sayılabilir mi? Değerli ve anlamlı olan Kültürdür, Uygarlıktır. Irk, bana göre sadece bir takıntıdır. Çünkü izlenebilir değil. Belirleyici değil. Gerçekçi hiç değil.

   Türkçülüğü, ırkçılıkla eşleştirmek; Türklüğü basit göstermeye çalışan fesat ve bayağı insan gruplarının klişe yaklaşımıdır. Onlar kendi uyduruk ideolojilerine bakmazlar da, Türkçülüğe kulp takmaya çalışırlar. Bırakalım onlar kendilerinin ya da başkalarının uydurdukları zırvalarla avuna dursunlar ama biz Türkçülüğü elden bırakmayalım.

   Ve yine binlerce yıllık dönem içerisinde Türklerin dini inanış ve yaklaşımlarını incelemek, derlemek, nitelemek teolojistlerin, bir başka deyişle ilahiyatçıların konusudur. Zannımca bunu da Türklüğün ana bileşenleri arasında değerlendirmek doğru olmaz. Türk kültürünün alt başlıkları arasında yer alması daha uygun olur.

   Türk Uygarlığı ve Türk Kültürü milattan önce de vardı. Hatta milattan çok daha önce de vardı. Dolayısıyla Türklük, günümüzde etkinliği olan pek çok dinden daha derine inen köklere, çok uzaklara uzanan dallara ve çok geniş bir coğrafyayı kaplayan yapraklara sahiptir.

   Türkçülük; bizzat hayatın kendisinden derlenmiş gerçekler ile olgunlaşmış, bilim ve uygarlık ile birlikte halen gelişmekte olan, sonlanmamış, tam aksine devam etmekte olan bir süreçtir.

Türklüğün mazisi kadar ufku da uçsuz bucaksızdır.

   Türk; töresi olan, hayati kuralları ve ilkeleri olan demektir. Türk Milleti; hayatını bu kurallar dahilinde ve ilkelerine bağlı olarak yaşayan bir toplumdur.

   İl tutup, töreyi düzenlemek; Türkün temel ilkesidir. Yani devleti kurup, işleyiş için kuralları ve ilkeleri belirlemek demektir. Türkler, bunu tarihte pek çok kez gerçekleştirmiştir. En son 1923’te yapmıştık.

Tek başına olmak

Aslında şanstır. Bir çok durumda büyük avantajdır. Ve hatta üstünlüktür. 

Tek başına olmak; salim kafayla düşünüp, çabuk karar verebilme, hızla harekete geçebilme avantajıdır. Yol alırken üstün manevra kabiliyeti, sorunsuz ilerleyiş, düşük yanılma payı, az hata yapma riski ve hedefe varmada yarılanmış yol gibidir. Birbiri ardına doğru yapılması gereken hamleleri, çok aşamalı planları gerçekleştirebilmenin en emin yoludur. 

Düşmana ve rakiplere az açık vermek, tuzaklara kolay kolay düşmemektir. Nerede duracağını, nerede saklanacağını, nerede harekete geçip, ne durumda kaçacağını bilecek kadar şuur, cesaret ve öngörüye sahip olmanın en iyi zeminidir. 

Pratik bir şekilde ve kolaylıkla netice almanın yoludur. Gereksiz yere güç kullanımının ve kaynak israfının önüne geçerek, en optimum şartlarda kazanım elde edebilmenin anahtarıdır. 

Doğru yolu şaşırmamak, isabetli atışlar yapmak, kendi başına kazanabilecekken, başkaları yüzünden kaybetmemektir. Başarıyı ya da başarısızlığı sahiplenmek, sorumluluğu almak, iyi ya da kötü, öyle ya da böyle, ben yaptım diyebilmektir. Tek başınalıkta ölçüm, analiz, değerlendirme son derece kolaydır.

Başkalarının dayatmalarına boyun eğmemek, kalıplara şekillere sokulamamak, değiştirilememektir. İstemediğin şeylere evet dememek, mahkum oynamamaktır. Benim aklım bana yeter, muhakememi ben kendim yapar, kararımı verir ve uygularım demektir. Sürekli birileri tarafından başka yönlere çekilememektir. Başkalarının savaşında nefer olmamak, el alemin menfaat hesaplarında amelelik etmemektir. 

Tek başına olmak duruma hakimiyet, panoramik bakış açısı ve tam kontrol demektir.

Yıldırım gibi gelip, istediğini alıp çıkmaktır. Peşinden bakan düşmanlarının gözü önünde toz olup uçmaktır.

Hem güç, hem özgürlüktür.

Tek başına olmak, başta kendine ve sonrasında üzerine bina edilecek duruma hakimiyetin temelidir. Duruma hakimiyet, kendine hakim olmakla başlar, kendine hakim olduğun sürece devam eder. Tek başınaysan bu kolaydır. Ama değilsen, etrafında olan kişiler her zaman işleri zorlaştırır. Duruma hakim olmanı engellemek için refleks olarak önce seni bozmaya çalışırlar. Ama tek başına olan birine, diğer insanlar uzaktan durduracak ya da hızını kesecek kadar tesir edemezler.

Tek başınaysan kanatların vardır, değilsen yoktur. Diğerleriyle aynı durumdasın, bir avantajın yok demektir.

Atatürk İstismarcıları

   Hayatında Nutuk okumadığı halde Atatürkçü olduğunu iddia edenler vardır. Ama Nutuk Kitabını dekor yapıp, yanına rakı, bira koyarak selfie çekmeye bayılırlar. Atatürk’ü gayet iyi anladıklarından, fikirlerini benimsediklerinden, ona özlem duyduklarından sürekli bahseder dururlar. Lakin Atatürk İlkeleri’ni sırasıyla doğru say desen sayamazlar.

Peki o ilkeleri ben sayayım dediğinde;

Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik ilkeleri vardır bildin mi?” dersin,

 “Ama onlar artık günümüzde geçerliliğini yitirdi” diye cevap verenler olur.

 Atatürk İlkeleri’nin bazılarını lüzumsuz ve gereksiz bulup çıkartan ama sorsan Atatürkçüyüm diye geçinen değişik insanlardır bunlar… 

  Tabii insanın siyasi idolü olarak benimsediği birinin fikriyatına saygı duymaması, ilkelerinin bazılarını gereksiz bulup traşlaması, altıdan üçe indirip, sonra iki daha ilave etmesi dışarıdan bakan insana biraz tuhaf gelen şeylerdir.

  Bütün meseleleri, kendi menfaat perspektiflerine göre değerlendiren ve bu ülkenin en önemli değerlerini şahsi menfaatlerine malzeme yapan, kimi zamanda kılıf olarak kullanan, bu yaptıklarından dolayı hiç te utanmayan yine bir sürü tuhaf insan vardır.

  Sonra dün Marksçı, Leninci, falancı filancı olup ta günümüz konjektüründe Atatürkçü olmayı münasip gören değişik insanlardan da memleketimizde bir hayli fazladır.

 Bunlara da;

“Lan dün siz bu herifleri göklere çıkartıyordunuz, o zaman Atatürk tedavülde yok muydu?” diye sorarsın. 

“Ya şimdi onlar başka bu başka, falan filan, vırt zırt…” diye zırvalamaya başlarlar ki; dinlerken duyduğun sıkıntıdan, gözlerin etrafta tutunacak sağlam bir odun parçası arar…

  İlginçtir, bu tür tuhaf şeyleri de genelde memleketin kendini aydın olarak niteleyenleri yapar. Bugüne kadar neyi aydılar da kendilerini aydın olarak niteliyorlar orası da çok enteresan. Destekledikleri parti komple ellerin olmuş daha onu aymış değiller…

   Bir de alenen Türkiye’den parça kopartmak isteyenlerle, şahsi menfaatleri için  ittifak ederler, haysiyetten yoksun Cumhuriyetin Yüz Karaları…

Amerikan Haysiyetsizliği Türkiye’de

Toplumumuzdaki haysiyet katsayısı iyice düştü. Haysiyetsizlik çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Ülke olarak haysiyetsizlikte resmen Amerikan standartlarını yakaladık. Bireylerimiz menfaatleri söz konusu olduğunda her türlü çirkefliği yapmak konusunda aynen bir Amerikalı gibi davranmaya başladı. Amerikan etkisi toplumun bireylerinde iyiden iyiye kendini gösterir oldu.

Amerikan toplumunda haysiyet yoktur. Toplumdaki her birey kendi menfaatleri uğrunda her haltı yemekten geri durmaz. Bu yolda yaptıkları her hareketi de meşru görürler. Zerre kadar da gocunmazlar. Utanma, pişmanlık gibi duygulardan, vicdan gibi hislerden Amerikan toplumu kendini tamamen arındırmıştır.

“Get rich or die tryin” (ya zengin ol ya da olamadın geber) felsefesi ile “menfaatlere giden yolda her şey mübahtır” sistemine geçilmiştir. Amerikan toplumu insana mahsus erdemleri gereksiz bularak terk etmiş bir toplumdur. Cinayet, silahlı soygun, uyuşturucu kaçakçılığı, seks ticareti Amerikan kültüründe önemli yer tutar. Zaten Amerikan nüfusunun büyük bir bölümü de bu doktrinin yan etkisi olarak hapishanelerde yaşar. Can ve mal emniyetinin hiç olmadığı, herkesin herkesi özgürce öldürdüğü, bu ülkeden greencard alabilmek için Amerikan kıçını öpmeye dünden razı insanlarımızın sayısının milyonlarca olması da ayrıca üzüntü verici…

Böylesine yozlaşmış çirkefleşmiş bir topluma benzemekten öte dönüşmeye başlamış olmamız ise ayrıca keder verici…

Peki niye böyle oldu?

Yine buna neden olan da bir Amerikan doktrini “its not your fault” (senin hatan değil). Kendini temize çıkarma da ve sorumluluğu almaktan kaçmak ta Amerikalıların kullandığı birincil araç budur. Bunun sayesinde bireyler aynaya bakmaktan ve kendilerini sorgulamaktan kaçınırlar.

Halbuki bizde buna karşı geliştirilmiş bir “boklu sümüklüye güler” yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda amaç; bireyin başkalarını suçlamadan önce “bir kendine bak, ondan sonra başkalarına laf et aklını ziktiminin evladı” telkiniyle silkelenip kendine getirilmesidir. Günümüzde bireylerimiz, hiç bir konuda sorumlu davranmadıkları gibi kendilerine bakmakta hiç akıllarına gelmiyor.

Örneklere geçecek olursak;

– Menfaat mukabili el alemin avradını düdükleyen ihtiyar ırz düşmanı bir siyasi parti genel başkanının, kürsüden insanlara etik dersi vermesi…

– Kahvede eli kolu rahat durmadığı için kendisine okey tabelası bile tutturulmayan bir şahsın “hırsızlık var, yolsuzluk var” yaygarası yapması…

– Neredeyse ayda bir daire parası kazanan #rahatsızkesim fiştekleyicisi bir medya şeysinin; sözde halkın, fakir fukaranın halinden anlarmış da onların derdiyle darlanırmış namesi yapması…

– Her önüne gelene asılan, yılışan yavşağın; toplumun filanca kesimlerindeki cinsel istismardan dem vurması…

– Terör örgütünün siyasi kanadı olduğu iddia edilen partinin, aslında terör örgütünün ta kendisi olduğunu, o siyasi partinin her bir milletvekilinin de aslında o terör örgütünün bir yöneticisi olduğunu, bu gerçekleri görmek etmek istemeyen kişilerin de kendini aydın olarak nitelemesi…

– Terör ve anarşi yöntemleriyle ülke siyasetinde nüfuz sahibi olarak, belli bir yöremizin rantını yemek maksadındaki, bunun içinde bolca dış mihrak yardımı alan komitecilerin barış ve demokrasi pampişi gibi gösterilmesi…

– “Ülkene gram hayrın olacak olsa, elin gavurunun gizli servisi seni o siyasi partinin başına eliyle koyup yerleştirmezdi.” diye 10 yaşındaki çocuğun bile idrak ettiği, tek meziyeti zevzeklik etmek olan, ne idüğü belirsiz şapşalın tekini, sözde ulu önderine bağlı görünen kimselerin, fesatlıklarından, menfaat hesapları yüzünden ya da domuzluklarından destekliyor olması…

Gibi günlük hayatımızda nice ironiler mevcuttur.

Kitle güdücülerin etkisi altına girmiş nice şuursuz vatandaşımız; bir dakika düşünmeksizin, önlerine ne atılırsa yiyor ve önce kendine bakmayı es geçerek zevzeklik etmekte sınır tanımıyor. Bunu nasıl başardılar gerçekten bilemiyorum ama herkes her şeyi götünden anlıyor ve algılıyor.

Türk demek, töresi olan kuralı olan demektir. Ama geldiğimiz noktada hiç bir kurala ya da etik değere bağlı olmayan ne idüğü belirsiz bir topluma dönüştürülüyoruz. Türklüğümüz elden gitti gidiyor…

Söz uçar yazı kalır

Yazı ile sözün ağırlığı arasında dağlar kadar fark vardır. Lafını esirgememek bir erdem değildir. Sadece günümüzde moda olan şeylerden biridir. Herkes konuşur, herkes bir şeyler söyler. Kimse kimsenin ne konuştuğuna bakmaz bile… Çünkü zevzeklik etmek marifet değildir. Herkes ahkam keser, atıp tutar, atar gider yapar ama herkes yazıp ta arkasında biz iz bırakmaya cesaret edemez. Kapalı kapılar ardında konuşup çıkınca inkar etmek kolaydır. Çokta iyi niyetli olmayan  kimseler, zırvalayıp saçmalasam da söylediklerim nasılsa zamanın unutturucu etkisiyle silinir gider, dediklerimde yanıma kalır diye düşünürler. Bu yüzden yazıp ta bırakmak pek çok kimsenin işine gelmez. Pek çok kişinin sistemi palavra ve laf kalabalığı ile karşındakini kandırmak ve aldatmak üzerine kurulmuş olduğundan yazmak, yazıp ta bırakmak, daha sonra yazdıklarından mesul tutulmak böylelerinin işine gelmez.

Pek çok kimsenin de söylediklerinin üzerine başkasının söz söylemesine tahammülü yoktur. Ben sözümü söylediğim zaman konu kapanmıştır. Artık bunun üzerine kimse söz söyleyemez egosu hakimdir. Bunu özelikle kendini üstün gören kimseler çok yapar. Ama yazıda bu mümkün değildir. Herhangi bir konuda yazılı bir beyan sunulduğunda karşı tarafa cevap hakkı doğar. Karşı tarafta, doğan bu hakkını kullanarak cevap verirse, işte o zaman böyle kibirli insanların tahammül edemediği durumlar ortaya çıkar.

Sözünün değeri olduğuna inanan insanlar yazmaktan çekinmezler. Bu değer bir haklılık, bir öngörü, ya da bir çıkarım da olabilir. Çıkardıkları sonucun anlamından emin olan insanlar için yazıp ta bırakmak, inandıklarına duydukları güvenin işaretidir. “Şimdi olmasa bile yarın, gerçek anlaşılacak ve zaman beni haklı çıkartacaktır.” inancında olanların, zamanın çelik kasasına sözlerini emanet etmesidir yazmak.

Sözünün bir değeri olmayanlar, söylediklerini öylece ortada bırakıp giderler. Sonra da semtine dahi uğramazlar. Sözlerini arkalarında öksüz bırakırlar. Onlar bir şekilde yollarına devam ederler ama en büyük üzüntüyü ve sıkıntıyı geride kalanlar, öksüz kalmış sözlere inananlar yaşar…

Onların İdeolojisinin Gerçek Yüzü

   Onların İdeolojisi kendi uydurduğu yalanı yaşar. Gerçeklere uzaktır. Gerçeklerle yüzleşmek şöyle dursun, yakınından geçerken bile irkilir, rahatsız olur.

   Bireyleri sürekli kendini yüceltir. Kendilerini iyi insan, özel insan, bir aziz, hatta azizden de öte, melek olarak görürler. Her biri; insan haklarının savunucusu, barış güvercini, demokrasinin bekçisi, özgürlüğün teminatı, işçinin emeğinin, köylünün alın terinin savunucusu, yüksek ahlaki değerlere ve insani erdemlere sahip, hayatın felsefi boyutu ile ilgili derin bilgilere vakıf, öngörü ve sezme kabiliyetlerinde insanüstü olur. Ve de istisnasız tamamı kendini bir potansiyel lider olarak görür. Ama bu perspektif sadece kendilerine aittir. Dışardan bakıldıklarında pekte öyle değildirler.

   Kendilerini seçkin kişiler gibi göstermeye çalışırlar. Her biri aydın, diğeri de kesin sanatçıdır. Boş yoktur. Ya yalap şap bir enstrümanı çalmayı öğrenirler yahut birbiri ardına alakasız ve anlamsız sözcükleri dizer adına şiir derler. Ya da resim yaparlar içinde görsel hiçbir şey yoktur. Veya güzel sanatların her hangi bir kolunda, ucundan bandırma suretiyle yersen sanatçı olurlar. Gerçek sanatçı belki de toplumda yüzde bir çıkar, bunlarda yarısı sanatçıdır. Diğer yarısı da kendini, aydın olarak lanse eder ya da ettirir. Aydın kişi; iyi eğitim görmüş, kendini iyi yetiştirmiş, çok öğrenmiş, çok bilmiş, kafası çok çalışan, üst seviyede zekaya sahip, öngörüsü ve sezme yeteneği olan kimse gibi algılanır. İyi de öyle biri nasıl bu kadar bol bulunsun? Onlarda sanatçı olmayan, kesin aydındır. Hatta hem aydın hem de sanatçı bile olabilir. Onların “ahanda bak bu aydın” diye topluma ittirmeye çalıştığı kimselere dikkatle bakarsanız, maalesef öyle bir aydınlık ışığına rastlayamazsınız. Çoğunluğu vasatın bile çok altındadır.

      Onların insan kalitesi demi bitmiş çaydanlığa, ikinci kez eklenen kaynar sudan çıkan çay gibidir. Dolayısıyla rengi de tadı da bir şeye benzemez. Hayat mücadelesinde, yapılan seçimlerde, girilen yarışlarda başarılı olanlar yolunu alıp gitmiş, yani süzülenler süzülmüş; geride kalanlar, kazanamadığı için şunu bunu suçlayanlar, başarısızlar, beceriksizler aralarında tekrar kümeleşerek kendi aralarında tekrardan bir süzme yaparak, içimizden bir üst seviye besin zinciri oluşturabilir miyiz? O zincirin içine kendimizi atabilir miyiz derdindedirler.

   Haliyle toplumda kaybedenler çoktur. Bu çoklukta ciddi bir potansiyel teşkil etmektedir. Kaybedenlerin temsil ve idare yetkisini ele geçirmekte bu potansiyeli güç olarak kullanma fırsatıdır. Kaybedecek bir şeyleri olmayan kaybetmişlerden topaklanan kitleler çeşitli hedeflere doğru güdülerek yönetici kademesindekilere fayda ve menfaat sağlarlar. Misalen bir tersanedeki iş kazasını bahane ederek önüne topladığı kalabalıkla tersanenin çalışmasını engelleyip zarar ettiren, zarar ettirdiği tersanenin bir başka alıcıya ucuza satılmasına sebep olan ve bu sebep olma işinden dolayı da alıcıdan komisyon alan araştırmacı gazeteci kimliğindeki kitle güdücü örneğindeki gibi…

   Onları, onlar değil de genellikle kitle güdücüler yönetir. Yeri geldiğinde kitle halinde bir yerlere sürülüp, engelleme, sabote etme ve zarar verme eylemlerinde kullanılırlar. Yeri geldiğinde ölüm orucu falan filan gibi algı operasyonlarında bozuk para gibi harcanırlar. Geniş kitlelerin desteğini almak, onları yönetme arzusuyla, kendilerini hak savunucusu gibi tanıtırlar. Bu amaçla köylünün alın terine, işçinin emeğine pis gibi yapışırlar. Çalışan, üreten insanın sırtına yük, rızkına ortak olurlar. Kendi asalaklıklarını görmezden gelip, sömürenler diye başkalarını suçlarlar. Halbuki ne köylü ne de işçi bunlara kendilerini temsil ve savunma yetkisi vermez. Ama onlar ısrarla kendi kendilerine gelin güvey olmakta inat ederler. Köylü ve işçi durumdan iyice rahatsız olup, “düşün yakamızdan bir ziktirin gidin dese de…” duyan kulaklarının üzerine sağıra yatar, duymazlıktan gelirler. Kendi işlerine geldiği gibi, kendi yazdıkları senaryoyu oynamaya devam ederler. (Bakınız: Nasreddin Hocanın Dibek dövücü ile hınk deyici hikayesinde olduğu gibi…)

   Onlar için her şey mübahtır.

   Kurallara ve kanunlara bağlı kalarak normal yollarla başarılı olamadıkları durumlarda, çirkefliğe başvurmak ve çamur yapmak onlar için meşrudur. Doğru ve dürüst yöntemlerle kazanmadıklarında, cebren ve hile ile netice elde etmeye yoluna gitmekten kaçınmazlar. Kendi emellerinde giden yolda; yalan, iftira, dayatma, yıldırma, şantaj, çıkmaza sokma, sabote etme, isyan çıkarma, galeyana getirme, servet düşmanlığı, cana kast, kaos, anarşi, terör ve benzeri her türlü ibnelik; onların severek ve iştahla yediği haltlardır. Barış ve demokrasi söylemleri ağızlarında sakız olmuştur. Amma ve lakin hiç üşenmeyip, terör ve anarşinin yöntemlerini, doktrinlerini yazan yine onlardır.

   Hesapta destekliyor gibi göründükleri şeylere de karşıdırlar.

Üretime de istihdama da eğitime de toplumsal faydaya katılıma da hepsine karşıdırlar. Sürekli bir şeyleri engellemeye, durdurmaya, kilitlemeye çalışırlar. Türlü çeşitli bahaneler uydurarak, fabrikaları, tersaneleri, maden işletmelerini durdurmaya, kapattırmaya uğraşırlar. Niyetleri insanları işsiz ve aşsız bıraktırıp, eylem ve protestoları için kendi kalabalıklarına çekmektir. Çalışan, evine ekmek götüren, ailesinin geçimini sağlayan işçi onlar için makbul değildir. Çalışmaktan kaçan, çalıştığı yerin düzenini bozan, insanları provoke edip, kışkırtan, eylem ve anarşiye sevk eden, onların kitle güdücülerin emir ve buyruklarına biat eden işçiler, daha doğrusu iş yapmayan, işe yaramayan işçiler onlar için makbuldür.

   Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir iş, bir meslek sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada gotleştirip, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getirirler. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartırlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getirirler. Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumlarından, başkalaşmış, aklı gitmiş, feleğini şaşırmış, acayipleşmiş, mutasyona uğramış zombi gibi tuhaf şeyler çıkarttırırlar. 

   Sorumsuzluk onların başlıca alışkanlıklarındandır. Onlar analitik düşünmez.

   Yolu yokuşa sürmek, işi çıkmaza sokmak, kördüğüm etmek, içine edip bırakmak onların en yaygın alışkanlıklarındandır. Onlarda “Ben sıçar bırakırım kim temizlerse temizlesin bana ne…” felsefesi hakimdir.

   Sözde insanların iyiliğini isterler. Söylemlerinde sürekli barış, sevgi, kardeşlik, insanlık gibi anahtar kelimeler kullanırlar.

   Ama özde onların güzelliğe açılan kapısı, iyiliğe giden yolu yoktur.    Onların aşka hürmeti yoktur. Sevgiye verdiği kıymet yoktur. Bireylerin her zaman öfke ve nefret dolu olması istenir. Gülen yüz onlarda yasaktır. Acıyla ağlamak elzemdir. Fakirlik, sefillik makbuldür. Rahat etmek, huzur bulmak, sevmek, aşık olmak yasaktır. Güdücülerinin emellerini tehlikeye atacak her şey yasaktır.

   Onlar acıdan, demagojiden, ezilmişlikten, ajitasyondan, haksızlığa uğramışlıktan beslenir.

      Onların İdeolojisi kincidir. Sürekli birilerini cezalandırma, bedel ödetme, intikam alma arzusundadır. Nefret onların ana sermayesidir. İnsanlara sürekli nefret yüklemesi yaparlar. Topluma nefret pompalamakta kullandıkları medya araçları vardır. Sözde halk için yayın yapıyoruz diyerek halkı manyak etmeye çalışırlar. Bu araçlarla insanların beynini yıkayıp, ütüleyerek istedikleri şekle sokmaya çalışırlar.  Kıvama getirdikleri, aklını kullanma yetisini kaybetmiş kitleleri de istedikleri amaç doğrultusunda pek güzel güderler.

      Onların İdeolojisi samimiyetsizdir.

   Bir yandan taklitçiliği de vardır. Her ne kadar sistemi dinsizlik, tanrısızlık üzerine bina edilmiş olsa da zaman zaman yok bu sistem böyle eksik oldu diye, cennet vaat ettikleri de şehitlik vaat ettikleri de olur. Bir ilahi adaletin tecelli edebileceğinden, yapılan şeylerin bir şekilde karşılığının insanlara geri dönebileceğinden bahsedebilir. Çeşitli dinlerden alıntılar ve çalıntılar yapmaktan geri durmazlar.

      Onların İdeolojisi haysiyetsizdir.

   Kendi menfaatleri için istediklerini sanki başkaları için istiyormuş gibi lanse ederler. Kendi yaptıkları çirkeflikleri görmezden gelip, başkalarını dillerine dolarlar. Asıl sapıklık, seksomanyaklık, azgınlık hep onlardadır. Not verme, sınıf geçirme, asistan yapma bahaneleriyle öğrencilerini düdüklemeye çalışan aydın doçentler, proflar… Sanatçı yetiştiriyorum ayağına, çocuğu yaşındaki gençlere, umumi kaynaşma ortamları oluşturarak, karambolden bizde üç beş tane götürürüz hesabı yapan sanat merkezi sahipleri… Çalışanlarını taciz eden, bir şeylere zorlayan ırz düşmanı yöneticiler, patronlar hep onların eskilerinden çıkar. Onların en babası yanında çalıştırdığı hizmetçisini düdükleyip hamile bırakmıştır. Üstelik karısı da hamileyken… Üst düzey bir uydurukçunun, yanında çalıştırdığı emekçisini şeetmesi olayına manifestosunda yer vermiş midir? Sığdırabildiyse helal olsun.

   İddia edilenin aksine onların ideolojisinde bireyin özgürlüğü yoktur. “Aklını ve iradeni bize teslim et, senin için iyi olanı biz biliriz. Sana söyleriz. Sen sadece dediğimizi yap, yapmazsan ağzına zıçarız zaten.” Koşullu yönlendirmesi vardır.

   İdolleri tarafından ıkınarak uydurulmuş, “abiliktik gubilizm” gibi içinde anlamaya değer bir şey olmayan felsefelerin ve akımların rüzgarıyla insanları gerçeklerden uzaklaştırmaktadırlar. Literatürünü yazanlar, yazdıklarının anlamsızlığını gizlemek için anlaşılması zor bir jargon kullanmışlardır. Sonrada insanları anlamamakla suçlarlar.

   Birde devrim ve devrimcilik başlığı altında sürekli bir şeyleri indirip kaldırma derdindedirler. Bir odadaki televizyonun yerini dört kere değiştirir, yine aynı yere koyarlar. Öngörü yoktur. Boşuna uğraşmaya bayılırlar.

   Ezenler ve ezilenler diye insanları iki sınıfta tasnif etmeye kalkmışlardır. Hiç bir şeye yaramayan, eli ermeyen, tembel, beleşçi ve yağmacılardan oluşan kendi zümrelerini de ezilenler sınıfına dahil göstermeye çalışırlar. Ancak onları iki tarafında sırtına yük olan asalaklar diye ayrı bir sınıf olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Kendilerini olduklarından çok daha başka görmeye şartlandırılmışlardır. Gerçekliğin aynasında kendini görmeye korkan vampir gibi bir tuhaftırlar.

   Özetle Onların İdeolojisi; insanları bir nevi sentetik uyuşturucu etkisiyle geri dönülemez yollara sokmakta ve hayatlarında kalıcı hasarlar bırakmaktadır.

Terör ve Anarşi Partisi

Terör örgütünün, siyasi kanadının ismi ne kadar değişirse değişsin. Beş kere tabela indirip, altıncı kere yenisini assalar da özünde değişen bir şey olmuyor. Gebeş bir hayvanı idol gösterip (bildiğin diktatör yapıp), etrafında kümeleşerek bir seçkinler komitesi oluşturmak, bu yapıyla yöre insanına hakim olup, bölgenin kontrolünü elinde tutmak ve de netice itibarı ile menfaat elde etmek maksadını güden bu aşırı ırkçı ve nefret dolu komiteciler oluşumunu; değişmeyen içeriğini yansıtması ve onu en doğru tanımlaması açısından, bu üç kelime ile “Terör ve Anarşi Partisi” adlandırabiliriz.

Birilerine menfaat sağlamak ve yönetici kadrosuna tatlı hayat yaşatmak uğruna, insanlığa sığmayan, akıl ve mantıkla bağdaşmayan, vicdansız, düşüncesiz ve sorumsuz bir sürü felaketin altına imza atan bu komplike terör ve anarşi organizasyonu kendisini doğru tanımlamıyor. Gerçeği yansıtmayan tanımlarını da kimse kabul etmek zorunda değil. Kendi yalan dünyalarında yaşamaları, sahte ideolojilerinin peşinde koşmaları, kendi sersemlikleri olarak görülebilir. Ama verdikleri zararın korkunçluğu görmezden gelinemeyecek boyutlarda… İşte bu noktada “Siz anlattığınız yalanlardaki gibi değil! Göstermek istediğiniz gibi değil! Gerçekte olduğunuz yüzünüzle son derece çirkinsiniz” demek gerekiyor…

Bir parti gücünü aldığı unsurlarla adlanır. Söylemlerinin aksine fiiliyatta; barışla, demokrasiyle, özgürlükle, insan haklarıyla, sosyalizmle aslında yakından uzaktan alakaları yoktur. Onları adlandırmak ve doğru tanımlamak için gücünü aldığı unsurlara bakalım. Varlıklarını borçlu oldukları uygulamaları inceleyelim.

Nefret propagandası, bariz ırkçılık, gerçekleri çarpıtma, yalanlarla provokasyon, olayları çözümsüzlüğe ve kaosa sürükleme, insanları kışkırtma ve galeyana getirme, kaçakçılık, haraç toplama, illegal işlerden para kazanma, insanları suça teşvik ve bulaştırma, insanlara dayatmayla isteklerini kabul ettirme, silahların gölgesinde oy toplama, ticareti engelleyerek insanların rızkını kesme, eğitimi engelleyerek insanları cahil bırakma ve bilinçlenmesini engelleme, isteklerine boyun eğmeyenlere ve onlara biat etmeyenlere, tehdit, şantaj, dışlama, baskı uygulama, mala kast, zarar ve ziyan, namusa kast, cana kast, darp etme, adam kaçırma ve öldürme… Bu ve benzeri çirkin aranjmanları kullanmakta son derece ustalaşmış olan bu komiteciler, asıl en büyük hainliği yöre halkına onların zayıflıklarından ve zor durumda olmasından faydalanarak yapıyor.

 Nelerdir bu terör ve anarşi partisinin ekmeğine yağ süren etmenler?

– Yöre insanının fakirliği

– Yöre insanının cahilliği

– Yöre insanının çaresizliği

Fakirlik: Yöre insanının fakirliğinden terör ve anarşi partisi prim yapmaktadır. Aç kalan ve yokluktan kıvranan insanları bir lokma ekmeğe kendisine köle ettirmektedir. Fakir insanlar kendini savunamamakta ve terör ve anarşi partisine boyun eğmektedir. Bölgede ticaretin sabote edilmiş olması, meşru ticaretin baskı ve dayatma ile engellenmiş olması, Terör ve Anarşi partisine boyun eğmeyenlerin darp, öldürme ve kundaklamayla işyerlerinin çalıştırılmaması yöre insanını terör ve anarşi partisinin kucağına düşürmektedir. Aç insanı isyana teşvik etmek ve yönlendirmek kolaydır.

Cehalet: Bilinçli insanı yalan yanlış şeylere yöneltmek zordur. Cahil insanı gütmek daha kolaydır. İdrak etme kabiliyeti gelişmemiş bir insana hakim olmak hiç zor değildir. Gerçeği yanlış, yanlışı gerçek gibi göstermek mümkündür. Soru sormasını, doğruyu bulmasını engellemenin en iyi yoludur cahil bırakmak. Cahil bırakılan insan kendini geliştiremez, yükselemez, daha iyi şartlarda yaşama isteğini bile kendinde göremez. Cahil insan onun için verilen karara itaat etmeye zorlanır. Sonrada buna kader deyip işin içinden çıkmak kolaydır. İnsanlar cahil olmazsa faşist sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenirler. Öğrenirlerse terör ve anarşi partisinin yaptıklarını yorumlamaya başlarlar. Bunu yaparlarsa eninde sonunda terör ve anarşi partisinin asıl faşistin önde gideni olduğunu, gebeş bir hayvanı diktatör yapıp, etrafında kümelenen komitecilerin baskın olduğu, bu zümrenin tatlı hayat yaşadığı ama halkın yokluk ve acılar içinde kıvrandığı bir faşizm düzenini kurmak peşinde olduğu sonucuna varırlar. Cahil insanları sözde özgürlük mücadelesi diye ateşin içine çekmek kolaydır. Hayatta itilmiş, horlanmış, gururu kırılmış insanları fedai yapmaktan daha kolay bir şey yoktur. Ama cehalet ortadan kalkarsa bunlarında etkisi azalır. O yüzden bölgeden cehaletin karabulutunun kalkmasını hiçbir zaman istemezler. Sivilleri kurşuna dizip suçu başkasına atarız yanımıza kar kalır diyen zihniyette, koruyup kollaması gereken 4, 5 yaşındaki kardeşlerini ıssıza götürüp ırzına geçen, sonrada boğup öldüren de terör ve anarşi partisinin yöre insanını cahil bırakma uygulamalarının meyveleridir.

Çaresizlik: Dünden gururu kırılmış, bugün yokluktan kıvranan, yarındansa hiçbir ümidi olmayan insanların, çaresizliğinden faydalanarak; onları sindirmek, kendileri için tehlike yaratmalarını engellemek kolaydır. Çaresiz insanları az bir güçle baskı altına almak ve kontrol altında tutmak mümkündür. Zor durumdaki insanları kendi emelleri uğrunda kullanmak, onları bozuk para gibi harcamak, onlar için artık normalleşmiş olağan şeylerdir.

Kendi zümrelerinin menfaati adına, çoğu zamanda başka güçlerin piyonu olarak; yöre insanına etmedikleri adilik, ibnelik, eziyet kalmayan bu çirkefler, nasıl kendilerini hala iyi insanlar gibi görüyor orası çok enteresan, anlamak mümkün değil. Bir; dört günlük sakalı çıkmış travestinin kendini nasıl kadın gibi hissettiğine; bir de bunların kendilerini nasıl barış, demokrasi, özgürlük ve halk yanlısı olarak görebildiğine akıl sır ermiyor…

Web: https://gercekciyaklasim.com/

Youtube: https://www.youtube.com/@Gercekci-Yaklasim

Instagram: https://www.instagram.com/gercekciyaklasim/

Avrupa Birliğine bizi sittin sene almazlar.

Neden almazlar?

Avrupa birliği bir menfaat topluluğu ve bizim o topluluğu girmemiz o topluluğun menfaatlerine ters düşüyor da ondan. Dolayısıyla hiç bir zaman ve hiç bir şekilde bizi aralarına almazlar.

Diğer nedenlerini de sıralarsak;

Cennet Vaadi

– Avrupa Birliği, hiç bir zaman içinde bulunamayacağımız bir cennet vaat ederek, bize istediklerini yaptırmanın ve istemediği şeyleri yapmamızı engellemenin bir yolunu bulmuş, elindeki bu yaptırım gücünden vazgeçmez. Nasreddin hocanın maşayla bindiği eşeğinin ağzına bir karış mesafede havucu tutması ile Avrupa Birliğinin bize yaklaşımı arasında çok ta bir fark yoktur.

Osmanlı Hatırası

– Geçmişte Osmanlı’dan, dolayısıyla Türklerden çok çekmiş, korku duymuş Avrupa Devletleri; Türklerin Avrupa’da serbestçe dolaşmasını, ticaret yapmasını, mal mülk edinmesini, kadınlarıyla çiftleşmesini istemez.

Dini Farklılık

Avrupa Birliği içerisindeki müslüman bakiyesinin ve konsantrasyonunun armasını mümkün değil istemez. Birliğe 80 milyon müslümanın birden girişi onlar için korkunç bir durum, kabul edilebilir değil, hatta kabus. Bunu anlamak zor değil.

Mülteciler Konusu

– Kapıların açılmasıyla beraber, en az 5 milyon mültecinin birden Avrupa’ya hücum etmesi ve çil yavrusu gibi dağılması ihtimali, onlara uyku uyutmaz. Kaldı ki kaçakçılık, eşkıyalık ve her türlü illegal işte ustalaşmış, üstelik kaybedecek bir şeyi de olmamasının pervasızlığıyla rahat hareket eden bu kitle karşısında, Avrupa’nın bütün emniyet teşkilatları birleşse yine başa çıkamaz. Alacağı cezayı düşünmeden, kuralları kanunları hiçe sayan, öldürmekten ve insanları darp etmekten çekinmeyen, bu gayri medeni insan sürüsü karşısında güvenlik sistemleri çöker. Demokrasi dolu kafalarının, taşla ezilmesi durumu ve ihtimali Avrupalıları tir tir titretir.

– Kaldı ki mülteci tehlikesini ileride durdurup, kendilerine gelmesini engellemek düşüncesi ile; Güneydoğuda bir kürt devleti ya da federasyonu kurdurmaya çalışan, bu amaçla aman siz gelmeyin biz paraysa para, destekse destek, ne isterseniz verelim diyen Avrupa Birliği; kendi azdırdığı, fişteklediği şeyi kapısında görmek istemez.

İdam Cezası

– Sırf eşkıya ve teröristlere öldürülmeme garantisi sağlamak için, birliğe almama dayatmasıyla Türkiye’den idam cezasını kaldırtan Avrupa Birliği, kendi sevmediği otun burnunda bitmesini istemez. 7000 yıllık Türk tarihi içerisinde; insanlıktan çıkanları idam edemeyen tek Türk Devleti olarak tarihe geçmiş durumdayız; o da ayrı bir konu…

Gümrükler

– Gümrük kapıları ve mevzuatları zayıf olan ülkemize dünyanın dört bir tarafından kaçak, kalitesiz ve yasak mallar girmektedir. Rüşvet ve hallederiz mekanizması çok iyi işleyen ülkemiz, eğer Avrupa Birliğine girecek olursa; bu tür malların Avrupa’ya girmesinden önceki ana dağıtım istasyonu olması kuvvetle muhtemeldir. Avrupa devletleri buna hayatta göz yummaz.

Açık Kapı

– Türkiye’nin Ortadoğu ile Avrupa arasındaki yegane köprü konumunda olması itibariyle; sadece kürtlerin değil, kaçacak yer arayan ıraklı ve suriyelilerin, baskı ve eziyetten bunalmış filistinlerin, fakir arapların, afganların ve dünyanın her yerinden mültecilerin, Avrupa’ya sızma kapısı olacaktır. Avrupa birliği böyle bir açığı vermez.

Sermaye Kaçağı

– Ayrıca eğer Türkiye Avrupa Birliğine girerse; her ne kadar hükümetleri engellemek istese de, bir çok Avrupalı kuruluş ucuz işçilik, ucuz işletme, ucuza mal etme ve denetimsizlik avantajlarından faydalanmak için ülkemizde üretim yaparak, Avrupa’ya dağıtım ve sevkiyat yapma yoluna gidecektir. Avrupa devletleri için çok ciddi sermaye ve istihdam kaynaklarının Türkiye’ye kaçmasına neden olur. Bu durumda Avrupa Devletlerinin fakirleşeceğini ve onlarda işsizliğin artacağını buna karşın Türkiye’nin bu durumda zenginleşeceğini ve işsizliğin azalacağını düşünürsek; Diğerleri neyse de, Avrupalı bu durumu kesseler kabul etmez.

Dikkatle incelenip, düşünüldüğü zaman Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesinin, birliktekilere hiçbir faydasının olmadığı ama çok ciddi zararlarının olduğu görülüyor.

Bu şartlar altında bunun gerçekleşeceğine inanmak saflıktan fazlası olur. Hatta bunun olabileceğine inanmak bile mantıksız, çok saçma…

Boş şeyleri bir kenara bırakır, doğruya ve gerçeğe yönelirsek; içinde bulunduğumuz tablonun o kadarda iç karartıcı olmadığını görürüz. Yani Avrupalı olmaya pekte mecbur değiliz. Alternatif olarak birazda bunları düşünelim:

– Globalleşen dünyada Avrupa Birliğinin çokta önemi yok. Bırakalım onlar kendilerini, kendi kurallarına ve sınırlarına hapsetsin. Biz o sınırları gerektiğinde çok kolay aşarız. Olmadı etrafından dolaşırız. İstediğimizi alırız. Biz işimizi görmeyi, hallederiz mekanizmasını, iyi biliriz.

– Türk Birliği, Asya Birliği gibi alternatif birliklerde başrol oynamak dururken; şart mı yani Avrupalı’nın sanatsal içerikli, can sıkıcı filminde figüran olmak.

– Avrupa’yı cennet, insanlarını da melek zanneden bizdeki şaşkınların aksine, onları birde yakından dikkatle inceleyin. Onlarında kendi içlerinde pekte memnun, mutlu olmadıklarını göreceksiniz. Onların arasına katılmak yerine; şayet biz kendi içimizdeki sorunları çözebilirsek, onlardan çok daha mutlu ve huzurlu oluruz.

Bizim için en iyisi bulunduğumuz yerde sağlam durmak, yani köprünün başında, yani Anadolu’da, yani Türkiye’de…

Tersine Evrim Teorisi

İnsanın maymundan türediğinin iddia edildiği evrim teorisi insana pek te gerçekçi gelmiyor. Ama bu gerçek “insan götleştikçe gitgide maymuna dönüşüyor.” Toplumda tutunamayan ya da toplumsal faydaya katılamayan insanlarda başkalaşma ve dönüşüm meydana geliyor. Bunun evreleri ise şöyle gerçekleşiyor…

İnsan (başlangıç evresi)

Normal şartlarda bir insan toplum dışında kalmaz. Ancak götleştikçe toplum dışına itilir. Bu sancılı ve virütik bir intaniye hastalıktır. İnsanın bilinç sistemini ele geçiren götlük virüsü, insanı insanlıktan çıkartarak, gitgide maymuna dönüştürür. Virüsün insana bulaşabilmesi, insan bilinç sistemindeki açıklara ve zayıflıklara bağlıdır. Virüs özellikle zayıf düşmüş bilinçlerden içeri kolaylıkla zuhur etmektedir. Normal ve iyi şartlardaki insana bulaşması mümkün değildir. Bu virüs zayıf düşmüş, zorda kalmış, bunalmış, bitmiş insanlara bulaşır. Bu yönüyle verem mikrobuna çok benzer. Düşkün hastalığıdır. Aynı verem gibi dertli insanı bulur. Bir insan hayatında zor durumlara düşse dahi götleşmiyorsa, muhakkak onda aileden gelen bir bağışıklık ve korunma mekanizması vardır.

1.evre:

Çalışmayı reddeder ve çalışan toplumun dışına çıkarlar. Tembel ve miskin şekilde zamanlarını geçirmeye başlarlar. Üretime ve toplumsal faydaya katılmazlar. Emeksiz ve gayretsiz hayatımı sürdürmenin bir yolunu nasıl bulurum diye düşünmeye başlarlar. Görüntülerinde de başkalaşma başlar. Kılık kıyafeti, saçı başı acayipleşir. Rahatlık adına, serkeşliğe ve bakımsızlığa yönelirler. Bazen de tuhaf değişiklikler yapıp diğer insanlardan farklı olmaya çalışırlar. Ama neticede kendi oluşturdukları koloni içinde hepsi hemen hemen birbirinin aynıdır. Davranış ve hareketlerinde de değişim baş gösterir. Tuhaflaşırlar. Neye duygusal tepki verdikleri neye öfkelendikleri kestirilemez. Dolayısıyla onlara karşı iyi niyetle veya sevecen yaklaşılsa bile karşılığında görülen tepki ve muamele üzücü ve pişman edici olabilir. Onlara iyilikle yaklaşılsa da sonuç kötü olabilir.

2. evre:

Sürekli oyun oynamak ve eğlenmek isterler. Ve bunun için ortam hazırlamaya çalışırlar. Uyumadıkları zaman dışında kalan sürede sürekli eğlence ve keyifli vakit geçirme peşindedirler. Bunu sağlayabilmek içinde kimi zaman uyarıcı ve keyif verici maddelere doğru yönelirler. Onları arar, bulur ve kullanırlar. Bunların esiri ve bağımlısı olurlar. Kimi zaman bunları temin etmek ve kullanmak için insanları aldatır, kandırır veya zor kullanırlar.

Her önüne gelenle fingirdeşmek ister ve yaparlar. Sadakat ve iffet kavramı tamamen unutulur. Azgınlık başlar. Dişisi de erkeği de aynıdır, hiçbiri tam olarak ne istediğini bilmez. Kiminle, neyle, nasıl kaynaştıkları birbirine karışır. Hayvani içgüdülerin ve sapık tutkuların esiri olurlar.

3. evre:

Diğer insanlara karşı en yoğun kullandıkları tepki silahı olan eleştiri, onlara karşı kullanıldığında hiç tahammülleri yoktur. Çıldırırlar. Tamamen zıvanadan çıkarlar. Akıl almaz taşkınlıklar yapar, mantıksız tepkiler verirler. Hemen anarşist tepki silahını kullanmaya başlarlar. Karşısına çıkan her şeye saldırır, darp eder, öldürmeye çalışır ve yakıp yıkarlar. Karşılarında engel olarak gördükleri kimselere ya da düşman gördüklerine faşist derler ama asıl kendileri farkında olmadan faşist kelimesinin tam tarifine uygun hareket ederler.

Hiçbir konuda haksız bulunmaya tahammülleri yoktur. Her zaman, her ne şartta olursa olsun haklı bulunmak isterler. Haksız oldukları neticesi kesin ispatlansa dahi kabullenmezler, gerginlikleri daha da artar. Bunun akabinde; adam öldürürlerse de haklıdırlar, işyeri yakarlarsa da haklıdırlar, yıkıyorlarsa da, bozuyorlarsa da, içine ediyorlarsa da yine haklıdırlar. Kimse onlara engel olmamalı ve dur dememelidir. Çünkü onların her biri sanki tanrıdan bağımsızlığını kazanmış küçük bir yeryüzü tanrısıdır. Ve oluşturdukları da kendilerine göre seçkin kişiler kolonisidir. Ama nedense bu seçkin kişiler çoğunlukla, hödük, tipsiz, şekli kaymış, meymenetsiz, sıfatsız, kara kuru kimselerden oluşur.

İstedikleri şeyler olmadığında ya da istediklerini elde edemediklerinde sinir ve öfke mekanizması hemen harekete geçer. Saldırganlaşırlar. Kendilerinde olmayan şeylerin, başkalarında olduğunu görmek onları çıldırtır. Kontrolden çıkar ve saldırırlar. Tepkilerini bazen kin güderek içlerine atarlar. Bazen hakaret ve sataşmalarla dışa vururlar. Ya da başkalarının sahip olduğu şeyleri, onlara kaybettirmeye uğraşırlar. Başka birinin arabası da, kazandığı para da, sevgilisi de onlara acı verebilir. Bu yüzden insanlara alenen düşman olup saldırabilirler. Hatta nefret ve hainlik duyguları ile bir araya gelip öfke sinerjisi oluştururlar. Bir ayin yapar gibi kendilerinden geçerek, büyük bir iştahla saldırırlar. Gözü dönmüş bir sürü olarak; yakıp, yıkıp, mahvetmekten delice zevk alırlar.

4. evre:

Kimi zaman kendi kolonisindekilere de düşman olurlar. Yok etme ya da mahvetme isteğini onlara karşıda duyarlar. Birbirlerinden duydukları küçük rahatsızlıklar ya da kendi aralarındaki küçük anlaşmazlıklar bazen öylesine büyür ki birbirlerini çiğ çiğ yerler. Dışarıya karşı insan haklarının savunucuları gibidirler. İnsana uygulanan şiddete sözde hepsi karşıdır. Ama kendi içlerinde kendilerine ters gelen birini, kendi aralarında öyle parçalarlar ki; parçası bulunamaz. Hak, hukuk, yargılama hak getire, direk infaz ederler.

MAYMUN

Bildiğiniz maymun işte;

Çalışmazlar, üretime katılmazlar. Ama çalışan işçinin emeğini, üreten köylünün alın terini, onların haklarını savunuyoruz ayağına zimmetlerine geçirmeye çalışırlar. Nasreddin Hoca’nın “Dibek Dövücünün Hınk Deyicisi” hikayesinde olduğu gibi. Muhterem insan bundan tam 800 yıl önce demiş diyeceğini, anlayan anlar diye…

Hayatları tembellik ve beleşçilik üzerine kuruludur. Etraflarında ne varsa onları bulup, alıp, yağmalayıp, diğerlerinin sırtından geçinerek yaşamlarını devam ettirmek isterler.

Birde devrim ve devrimcilik başlığı altında sürekli bir şeyleri indirip kaldırma derdindedirler. Bir odadaki televizyonun yerini dört kere değiştirir, yine aynı yere koyarlar. Öngörü yoktur. Boşuna uğraşmaya bayılırlar.

Sadakat ve iffet kavramı olmadığından, dişisi de erkeği de, her gördüğü, her aklına esen erkek ya da dişiye göz koyup, elde etmek için her şeyi yapar, her yolu dener.

Hareketlerinde ve davranışlarında tutarlılık yoktur. Mutlu ve keyifli bir ruh halindeyken, birden bire agresifleşip vurmaya ve ısırmaya çalışabilir. Ya da üzgünken, ağlıyorken birden bire katılarak gülmeye başlayabilirler.

Kendilerini seçkin kişiler gibi göstermeye çalışırlar. Her biri aydın, diğeri de kesin sanatçıdır. Boş yoktur. Ya yalap şap bir enstrümanı çalmayı öğrenirler, yahut birbiri ardına alakasız ve anlamsız sözcükleri dizer adına şiir derler ya da resim yaparlar içinde görsel hiç bir şey yoktur. Ya da güzel sanatların her hangi bir kolunda, ucundan bandırma suretiyle yersen sanatçı olurlar. Gerçek sanatçı belki de toplumda yüzde bir çıkar, bunlarda yarısı sanatçıdır. Diğer yarısı da kendini, aydın olarak lanse eder ya da ettirir. Aydın kişi; iyi eğitim görmüş, kendini iyi yetiştirmiş, çok öğrenmiş, çok bilmiş, kafası çok çalışan, üst seviyede zekaya sahip, öngörüsü ve sezme yeteneği olan kimse gibi algılanır. İyi de öyle biri niye götün teki olsun. Sanatçı olmayan, kesin aydındır. Hatta hem aydın, hem de sanatçı bile olabilir. Bunların ahanda bu aydın diye topluma ittirmeye çalıştığı kimseleri dikkatle bakarsanız, maalesef öyle bir aydınlık ışığına rastlayamazsınız. Çoğunluğu vasatın bile çok altındadır.

Yalnız doğrudur, bizim milletimizde çok bulunur evliya ama buradaki toplumsal çokluk ölçüsü yine yüzde biri geçmez. Bir evliyanın da götün teki olma ihtimali de zannımca binde biri geçmez. 

Başlangıçta çok ta umursamadığımız bireysel götleşmeler, toplumsal götleşmeye etki ederek hepimizin hayatını zorlaştırıyor ve yaşantımızı çekilmez hale getiriyor.  

Erdemli insan olmanın bir faydası var mı?

Olmaz mı…

– Gözünün feri olur, dünyayı güzel görür.

– Gönlünün gözü olur, gerçekleri ona görünür.

 – Ağzının tadı olur, yediğinden, içtiğinden zevk alır.

– Yüreğinin sesi olur, ona doğruyu söyler.

– İçi ferah olur, gece yatağa yattığında rahat uyur.

–  Fiziği dinç olur, her güne zinde başlar.

– Aklı duru olur, kolay anlar, idrak eder.

– Şuuru açık olur, olan bitenin hep farkındadır.

– Sezgileri radar gibi olur, olacaklar içine doğar.

– Dayanma gücü olur, zorluklarla kolay baş eder.

– Karnı tok, sırtı pek olur, kimseye muhtaç olmaz.

Tutun ki söylediklerimin bir kısmı ya da hiçbiri doğru değil. Erdemli insan olmaya gayret etmekle, insan ne kaybeder? Kişilerin aklına hemen, “boşuna bir uğraş, bunun maddi ne getirisi olur ki?” düşüncesi gelebilir. Lakin mevzu insanlık ise; o manevi bir kavramdır. Maneviyatın da, maddiyatla asırlardır kavgası olduğu bilinmektedir. Hangisi baskın gelmiştir sorusuna kesin bir cevap veremeyiz ancak; maneviyatın, maddiyat karşısında her devirde çok zorlanmasına rağmen dayanabilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş olması, kaybetmediğini, tükenmediğini göstermektedir. Bir şey tükenmediyse ihtimal vardır. İhtimal varsa umutta vardır. Umuda tutunulursa inanç oluşur. İnancın yanına gayrette eklenirse; terazinin dengesi maneviyat lehine değişir. İşte maneviyata zar zor da olsa kazandıran sır budur. Ya da bir başka deyişle Erdemli İnsana kaybettirmeyen…

#erdemliinsan

Rahatsız Kesim

Artık her yerde görmeye alıştığımız, her şeyden rahatsız bir insan kitlesi ile, zor bir hayatı paylaşarak yaşamak zorundayız. Onlarla sürekli yüz göz oluyoruz. “Nasıl insan bunlar?” diye sıkça iç geçirerek kendimize sorduğumuz bir soru var. İşte o sorunun cevabını aramaya koyuldum.

Nasıl insan bunlar?

Kendilerince aşırı bilinçlenmiş, ama genelde gerçeklere çok uzak, her boka muhalefet, demokrasi manyağı olmuş, ikide bir eylem krizine giren, “benim egolarımın tatmin olmadığı yerde kimseye rahat huzur vermem ulan!” diye hadise çıkarmaya 7/24 meyilli, dipten başa sorunlu, rahatsızlığı kontrol limitlerini aşmış, bulaşık insan kitlesi diyerek biraz komplike bir şekilde tanımlayabiliriz. Amma ve lakin kendilerini elitleştiren, daha şık, kulağa hoş gelen, daha özel olarak tanımlayan ama aslında hiç te öyle olmayan bir kitle ile burun burunayız. Onlar kendini yücelte dursun. Biz gerçekçi olalım onları olduğu gibi görelim.

Onlar aslında kimler dikkatle inceleyelim.

Loserlar:

Kendi başarısızlıkları yada beceriksizlikleri yüzünden sürekli başkalarını suçlayanlar. Tembel, beceriksiz ve işe yaramaz olduklarının farkında olmayanlar ya da fark etmemiş gibi yapanlar. Gavurlar böylelerine “loser” diyor.

Haset, fesat ve kıskanç insanlar:

Başkalarında olup ta kendinde olmayan her şeyi kıskananlar, hasetlenenler aklından bin bir türlü fesatlık geçirenler. İç dünyalarındaki karanlığı, servet düşmanlığı ile dışa vuranlar.

Sözde sanatçılar:

Güzel sanatların her hangi bir dalında bir yetisi olduğuna kendi başına karar verip, kendini toplumun insan kalitesi standartlarının üstünde görerek, özel insan mertebesine çıkartanlar.

Yersen aydınlar:

Aklını kullanma yetisi, bilgi dağarcığının genişliği, hayat tecrübesinin fazlalığı, öngörme ve sezi yeteneklerinin gelişmişliği ile aydın insan tanımına uyduğunu başkalarına dayatan, sıradan biri olmayı bile beceremeyecek kadar kifayetsiz, kendini geçindirmekten aciz, boş beleş tipler.

Sosyal medya ibişleri:

Gerçek hayatın hemen hemen hiç bir alanında tutunamayan, varlık gösteremeyen silik tiplerken, sanal alemde kendini özel hisseden hatta ne özeli aslında üstün insan olan ama yalan dünya tarafından kıymeti anlaşılamayan, aslında hak ettiği yere getirilmeyen, çok büyük haksızlığa uğramış, kendisinden özür dilenmesi ve dünyadaki bundan sonraki hayatın da çok büyük rahat ettirilmesi gereken kendilerince çok hassas ve çok özel ama acı gerçeklere göre haline acınası insanlar. Yaşları 20 – 30 arasında değişen zurnanın son deliği ev oğlanları bu grupta yer alıyor. Sayıları rahat 5 milyon var.

Çakma elitler:

Görmemişliklerini ya da sonradan görmeliklerinin üzerine “bakın bu bir elit yazan”  giydirme yapılmış. Çakma etiket vurulmuş. Dışı yanık içi pişmemiş şeyler. En az bir 5 milyonda şişme dudaklımız var diye tahmin ediyorum.

Nobran zenginler:

Zenginlikleriyle üstünlükleri perçinlenmiş. İnsanlara tepelerin üstünden bakan, ölürüm de olduğum yerden aşağı inmem diyen, kimseyi de yanında istemeyen, sonradan kendisi gibi zengin olanlara büyük bir nefretle bakan, onun olsun olmasın dünyanın servetini kimseye layık görmeyen, asilzade titanlar.

Okuyan cahiller:

Üniversite kapısından girmeleriyle beraber, beyinlerine hücum eden kanla daimi yüksek oksijen sarhoşluğu yaşayan, kendini aşırı bilinçlenmeden mütevellit, ermiş zanneden, gezi eğlence düşkünü, gelecekte her türlü fiyasko ve başarısızlığa şimdiden aday olan belini doğrultmaktan aciz kalkışmacılar.

Nitelikli tembeller:

Yattığı yerden iş yapma, oturduğu yerden para kazanma, oynayarak vaktini geçirme, emeksiz yaşam, gayretsiz sefa sürme peşindeki yaşam beleşçileri

Daha çok çeşitlendirilebilirler ama bu kadarı da genelinin ne olduğu konusunda gayet iyi fikir veriyor.

Türkiyede Çalışan Sorunları

Türkiye’de iktisadi buhran varsa; en büyük nedeni çalışanların neden olduğu sorunlar ve verdikleri zararlardır. Yani ekonomik kriz dedikleri şeye, en başta çalışanların çalışmaması sonrasında yanlış ve kötü yaptıkları şeyler neden olmaktadır.

Teorik olarak çalışanlar; bir ürün ya da hizmeti meydana getirmek için emek vermekte ve bu emeklerinin karşılığı olarak ta ücret almaktadır. Peki ya ortada verilen bir emek yoksa? Normal şartlarda bu denklemin bozulması lazım. Ama bozulmuyor, çalışanlar, çalışmasa da ücret alıyor. Ortada üretilen bir şey yok ise de işe yaramayan çalışanlar yine ücret alıyor. Bunun adı haksız kaynak tüketimidir. Sonuçta kaynaklar da azalıp, tükenme noktasına gelince, böyle kriz oluyor, kıyamet kopuyor, sonrada herkes suçlu arıyor. Cezalandıracak birilerini denk getirmeye çalışıyor. Ama kimsenin bunu sormaya gözü yemiyor… Kim işini düzgün yaptı ki?

Bütün bu sıkıntıların olmaması için bir tek çalışmak gerçekten yeterdi, ama doğru düzgün çalışmak… Bunu kim yaptı ki?

Çalışanların çoğunda iş ahlakı yok. Kimse işini doğru düzgün yapmıyor. Herkes işten kaytarma, emek vermeden, gayretsiz para kazanma peşinde, hatta bunun ötesinde hiçbir şey yapmadan sefa sürmek istiyorlar. Çalıştığı işyerine faydası olmamış, vazifesini layıkıyla yerine getirmemiş, aldığı maaşı hak etmemiş, çalıştığı iş yerine zarar ettirmiş, haram, helal umrunda değil. Onlar bir tek parasını alsın. Başka hiçbir şey akıllarına gelmiyor.

Çalışanların çoğunda işine ve işyerine karşı nankörlük hat safhada. Hayatını geçindirmesini için gereken kaynakları çalıştığı işyeri sağlıyor. Ama bunu düşünen kim? Bir kişinin istihdam edilebilmesi ne kadar bir yatırıma mal olmuş. Bir işyeri kaç kişiye ekmek kapısı oluyor, kaç kişiye fayda sağlıyor. Onun kıymet vermediği işine sahip olabilmek için, muhtaç durumdaki insanlar nelerini verir? Kimin umurunda… Çalışanlar neye sahip olduklarının ne farkında, ne de ona bir değer veriyorlar.

Çalışanların çoğunda vicdan yok. Haysiyet bile yok. İşyerinde tam çalışmasa da, işinin hakkını vermese de, işten kaytarsa da, işyerinin imkanlarını şahsı için kullansa da, kaynaklarını kendi için sömürse de, bundan en ufak bir utanma, onu bırakın rahatsızlık bile duymuyorlar. İşyeri batsın, mahvolsun çalışanların umurunda değil. Öyle vurdumduymaz ve zalimler.

Çalışanların çoğu doğru ve dürüst değil. Onlar için, istediklerini elde etmek yolunda; yalana, aldatmaya, sahtekarlığa başvurmak tamamen meşru olmuş. Hepsinin bir yamuğu var. Kimse güven vermiyor. Hırsız çok.

Emek vermek ve gayret etmek yok. Beleşçilik var. Emek vermeden almak bir ilke olarak benimsenmiş. Fırsatını buldukları anda direkt olarak çalışmayı kesiyor ve stand by konumuna geçiyorlar. Ama bu esnada maaşları ve ücretleri taksimetre gibi işliyor tabi… Ama o yanlışlıkla durursa; kıyameti kopartıyorlar.

Çalışanların çoğu son derece bencil. Kendileri üç kuruş fazla almak için işyerini dünya kadar zarara uğratırlar. Bunu hiç de umursamazlar. Temel felsefe budur. “İşyerinden ne giderse gitsin, ama kendilerinden hiç bir şey gitmesin.”

Genel olarak; Çalışmayı sevmiyorlar. Protesto etmeyi, işi savsaklamayı, isyan çıkarmayı, marifet sayıyor ve bunlara yöneliyorlar. Hatta bu tür şeyleri bir eğlence olarak görüyorlar, çok hoşlarına gidiyor.

Her türlü fenalığa mental ve eylemsel olarak dünden hazırlar. Ama çalışmaya her zaman motivasyonları eksik.

Sağlam adamı bozan üniversiteler

Adam yetiştireceğine…

Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumları olan üniversiteler; tam tersine kendi ülkesine düşman, başkaları tarafından kolaylıkla güdülebilen kullan-at piyonlar türetiyor.

Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir meslek, bir istikbal sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada göte dönüştürüp, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getiriyorlar. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartıyorlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getiriyorlar.

Öğrencilere çalışmayı ve kazanmayı değil, tembelliği ve beleşçiliği öğretiyorlar. Çalışmaya gelende eli ermeyen, yataktan kalkamayan; ama eyleme anarşiye gidende düğüne gider gibi koşa koşa giden hayırsız kalifiye elemanlar yetiştiriyorlar.

Hayatın zorluklarını, zorluklarıyla başa çıkabilmeyi öğretmiyorlar da de tam tersine sanki hayatta her şey toz pembeymiş gibi keyifli ve eğlenceli şeylere doğru meyillendiriyorlar.

Ergenleri normal girip te; başkalaşmış, aklı gitmiş, acayipleşmiş, mutasyona uğramış, zombi gibi çıkan tuhaf şeylere dönüştürüyorlar.

Yüreği pırpır ederek evlatlarını bekleyen öğrenci ailelerine, onlara hayatlarının en büyük hüsranını yaşatmak üzere dönen fiyaskolar gönderiyorlar.  

Tabi kime olduğu meçhul bu hizmetlerini bedavaya yapmıyorlar. Üste bir de tonla para alıyorlar. Hem bizden, hem başkalarından…

En Çok Bilinen Evlilik Türleri

Memleketimizde insanların alışkın olduğu, geçmişten gelen evlilik türlerinin yanında bazı günümüz şartlarınca değişime uğramış ya da türemiş çeşitli evlilik türleri de mevcuttur. Bunlardan bazıları çok bilinen haliyle kanıksanmış durumdadır. Ancak bazı evlilik türleri, toplumsal samimiyetsizlikten ve insanların gerçeği telaffuz etmeye gözü yememesinden dolayı çarpıtılmıştır. Sanki üstüme vazifeymiş gibi bu samimiyetsizliği ve çarpıtmaları ortadan kaldırarak, memleketimizdeki çok bilinen evlilik türlerini olduğu gibi aşağıda naklediyorum. El alem ne derse desin, aslı özü böyledir.

1- Görücü Usülü Evlilik (ebeveynlerin sponsorluğunda gerçekleşen evlilikler):

En çok bilinen ve rastlanılan evlilik türüdür. Eskiden beri gelen alışkanlık olmasının yanında çoğu zaman evlenen ve evlendiren tarafların her türlü işine gelen durumlar mevcuttur. Öncelikle evlenenlerin çok ciddi şekilde işine gelen evliliklerdir. Çoğu birey kendi başına birini bulamaz, bulsa da, bulduğu kişiyi kendiyle birlikte olmaya ikna edemez. İkna etse bile anlaşamaz, birlikteliği yürütemez. Yürütse bile sonrasındaki maddi, manevi yüklerinin altından kalkamaz. Çoğunlukla eline yüzüne bulaştırır ve hatta sıçar, batırır. Bu yüzden ebeveynlerinin mandası altında bu olaya girmek, bireylerin çok işine gelir.

Keza evlendirenlerin de bu yöntemde ciddi beklenti ve çıkarları mevcuttur. Çocuklarının kendilerine ters gelecek, sonrasında kendilerine büyük sıkıntı yaratacak biriyle olmasını engellemeye çalışırlar. Haksızda sayılmazlar, mesela kızları itin, puştun ya da serserinin birinin rüzgarına kapılıp, onunla evlenebilir. Geleceğinde de türlü çirkinliklere, tahammülü zor şeylere katlanmak zorunda kalabilir. Ya da oğulları kötü kalpli, çirkin birine, salak gibi esir düşüp, bok gibi bir hayat yaşamaya mecbur olabilir. İşte bu gibi riskleri bertaraf etmek için, ebeveynler inisiyatif kullanarak duruma el koymayı yeğlerler.

Gerçi ebeveynlerinde çoğunlukla işin içine ettiği, kaş yapayım derken göz çıkardığı, durumlara da sık rastlanılır. Kendi menfaatleri söz konusu olduğunda pek bir zalim ve dayatmacı olabilirler. “Hiç bir anne baba, evlatların kötülüğünü istemez.” doktirini altında, kendi ego ve menfaatleri için, göz göre çocuklarını ateşe attıkları durumlarda pek az değildir.

Yine de bu tür evliliklerin toplumsal faydaya katkısı ve başarı oranı göz ardı edilemez. Çünkü kişilere göre uygun çözümde değişmektedir. Bazı kişiler ve ebeveynler için en uygun çözümü bu yöntemin sağladığı inkar edilemez.

2- Anlaşarak Evlilik (bildiğin menfaat evliliği):

İki tarafında işine gelen durumlar mevcuttur. “Alan razı, veren razı, üçüncü şahıslara da susup oturmak düşer.” durumu söz konusudur. Bu tür evliliklerde iki tarafında beklentileri asgari seviyede karşılanmakta, hatta beklentilerin ziyadesiyle karşılanması durumuna göre menfaat yelpazesinin yarıçapı da genişleyerek aileleri de içine katabilmektedir. Çoğunlukla en iyi işleyen ve yürüyen evlilikler bu tür evliliklerdir. Menfaat çarkları bozulmadığı ya da iki taraftan birinin, hıyarlık edip gidişatı çıkmaza sokmadığı sürece bu evliliklerin önü açıktır. Aslına bakılırsa yapısı itibariyle en sağlam evliliklerde bunlardır. Çünkü iki tarafta anlaşma durumunun farkındadır ve ölçülüdür. Çoğunlukla anlaşma durumunun ve menfaat dengesinin bozulmaması için iki tarafta gereken özeni ve dikkati gösterir. Dolayısıyla bu tür evlilikler kolay kolay sarsılmaz.

3- Boka Basma Türü Evlilik (Dayatmalı, zorla, gönülsüz evlilikler bu sınıftadır):

Çoğunlukla bir tarafın diğerine bir şeyler dayatarak, evliliğe zorladığı, dayattığı, köşeye sıkıştırdığı, mecbur bıraktığı evliliklerdir. Bu türün memleketimizde en yaygın uygulaması “Bana kaydın, almak zorundasın…” şeklindeki kadın dayatmasıdır. Şu veya bu şekilde erkeğin kendisiyle çiftleşmesini sağlayan kadın; evliliğe giden süreçte yolu yarılamıştır. Erkeğin olası bir vazgeçme ihtimaline karşılık dayatma ve çemkirme silahlarının namluları, çoktan erkeğin üzerine doğru çevrilmiştir bile… Yok “sana kadınlığımı verdim”, yok “beni kullandın”, yok “benden faydalandın” gibi çemkirme silahlarının yanında; çevrene nasıl biz evlenmeyeceğiz dersin, benim kadınlık gururumu nasıl kırarsın şeklinde demogoji silahlarını da kullanırlar. Bunlarla beklenen neticeyi alamadıkları durumlarda ellerindeki güç kadar tehdit unsurlarını da devreye sokmaktan çekinmezler. (“Bak biz doğuluyuz.” “Ailem öğrenirse fena olur.” gibi…)

Ya da çirkefçe feminist tepkilerde gelebilir. “Benden faydalandın” bu konuda kullanılan en beynelmilel çemkirme konu başlığıdır. Ancak buna karşın; “neyin faydalanması? yaptığımız şeyin kime ne hayrı oldu? Hoşa mı gitti? Çiftleşince başımız göğemi erdi? Ne oldu yani? “beni kullandın” Ne ye kullandım? Bir şeye mi yaradı? Bir eksiğimi mi giderdi?” diye kimse söyleyemez. Tabi bunların akabinde; “e peki benimle çiftleşmekten beklentin neydi? İstediğin ne olmadı da şimdi çemkiriyorsun? şeklinde sorarsan genelde cevap veremez ee, üü der kalırlar. Çiftleşme sonrası “Bana bahşettiğiniz bu lütuf üzerine size sonsuz müteşekkirim. Bunun karşılığı olarak, kalan ömrü hayatım boyunca köleniz, köpeğiniz olmaya razıyım şeklinde de beyanda bulunup, bunu sosyal medya kanallarıyla da geniş kitlelerle paylaşmak mı gerekmektedir? Yani özet olarak, bu çiftleşme hadisesinin illa ödenmesi gereken bir diyeti vardır. Bu diyette sıklıkla evlenilerek ödenir. Bu diyet ödenmesini gerektiren durum illaki kadının bekaretini (şuna bak bununla özdeşleşen yardımcı fiiller bile nasıl yanlı tutum sergiliyor… “vermek”, “sunmak”, “yitirmek”, “kaybetmek” gibi…) meta olarak kullandığı durumlarda geçerli değildir. Kadının “Sen beraber olduğum ikinci erkeksin!” dediği durumlarda da söz konusudur. (Ortalama bir erkeğin elinde; nereye koyacağını bilemediği kadar bu “ikinci erkek” gümüş madalyalarından mevcuttur.) 

Bu tür evliliklerin devamında da genelde “Alnına silah mı dayadık?” şeklinde kabahati karşı tarafa yıkma ve kendini temize çıkarma gayreti olur.

Böyle evliliklerin mağdurları çoğunlukla kaderine razı olur, boynunu büker, çilesine katlanırlar. Konusu mevzu bahis olduğunda da “Ben karımı seviyorum, evliliğimden memnunum” şeklinde ve de “karakolda bir araba sopa yedikten sonra suçunu itiraf etmiş hırsız dinginliğinde” beyanlarda bulunurlar…

Memleketimizde erkeğin de dayatıp direttiği, hatta psikopata bağladığı durumlara da rastlanmaktadır. Basit bir flörtü “ya benimsin, ya toprağın” tarzında bir boyuta taşıdığı; hatta flörtün bile olmadığı, sadece basit bir sözlü iletişimden farklı anlamlar türetildiği; OHA! dedirten yaklaşımlara da rastlanmaktadır. Ama yine de oranlarsak; kadın hegomonyasında gerçekleşen evlilikler, erkek dayatmaları ile gerçekleşen evliliklere oranla en az 10 kat fazladır.

Birde bu dayatmalı evliliklerde olayın bir namus boyutu vardır ki o tam evlere şenliktir. Her haltı yerken kimsenin aklına gelmez, esamesi okunmaz. Ama olurda bir şeyler ters gider, yollar ayrılmaya doğru giderse… namus diye bir kavramın olduğu ve ortaya çıkan bu şeyin kirlenebilir yapıda olduğu anlaşılır. Yine namus kavramının temiz kalabilmesi için bir takım cefaların çekilmesi gerektiğinden bahsedilir. Genelde bu temizleme işlemi evlilik ile yapılır. Nadiren kan dökülerek temizlendiğine de rastlanmaktadır. “Namusum için adam öldürürüm.” diyen hayat kadınları ve onların menejerleriyle, yine hayatın tesadüfleri sonucu, pek çok kez karşılaşmış olduğumdan; ben bu namus kavramına biraz şüpheyle yaklaşmaktayım. Neye ya da kime göre değiştiğini, ölçüsünün ne olduğunu ben pek anlayamadım. Bana pekte stabil gelmedi. Bu kavramda bir tuhaflık, bir samimiyetsizlik var sanki…

4- Aşk Evliliği (Efsane evlilikte denilebilir):

Ben bu yaşıma kadar rastlamadım. Hatta görene, duyana da rastlamadım. İki insanın en başta birbirini severek başladığı, duyulan sevginin yanında, menfaatlerin esamesinin okunmadığı, yaşanan olumsuz olayların, her zaman sevginin büyüklüğünün gölgesinde kaldığı, yaşanan zorlukların ve kötü şeylerin dağ gibi sevgiye, rüzgar kadar tesirinin olmadığı, aşkın her zaman galip geldiği birliktelik ve evliliklerdir. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” Sözüne öz olan bir araya gelme durumudur. Her şeyin güzel gittiği, üst seviyede mutluluk ve refah vaat eden bir yapıdır. Lakin bu özellikleriyle de bir mucizeyi çağrıştırmaktadır. Mucizelerde pek nadir görülür… 

Bunların dışında da farklı tanımlanabilecek daha başka evlilik durumları söz konusu olabilir. Ancak yukarıda belirttiğim ilk üç tip evlilik, şu an memleketimizde tedavülde olan evliliklerin yaklaşık %90’ına tekabül ettiğinden, büyük ölçüde geneli yansıtmaktadır.

#KarıBoşamak

Neymiş bu? Adam Gibi Adam

Aşırı derecede yozlaşmış ve dejenere olmuş yeni nesil ülkem kadınlarının, kendilerine göre iyi erkeği tanımlamada kullandıkları bir tabir var. İşlerine gelen ya da işlerine geldiği gibi olan erkeklere adam gibi adam diyorlar. Neymiş? Nasılmış bu adam gibi adam teknik ve detay özelliklerini incelemeye koyulalım.

Öncelikle beraber olduğu kadını ya da kızı her neyse işte onu prenses-peri sanacak. Onun bir selfie’sini görüp aşık olacak, sonrasında kendini beğendirmek için enik gibi peşinde gezecek, onun gözüne girebilmek, onu eğlendirebilmek için de türlü maymunluklar yapacak. Tercihen varlıklı olacak, varlıklı değilse de elindekini avucundakini yemeyip yedirecek, giymeyip giydirecek. Kredi kartı borçlarını ödeyecek, telefon ve internet faturalarını üstelenecek, cebine harçlık koyacak, hediyeye, jeste boğacak. Arkadaşlarına bak şuradaydık diye hava atabileceği mekanlara götürecek, şöförlüğünü yapacak, kuaför, güzellik salonu kapılarında saatlerce bekleyecek. Onu 15 dakikalık bir yere götürüp bırakmak için iki saat trafikle boğuşacak. Birde üstüne üstlük bütün bu hıyarlıkları yaparken de halinden ve hayatından memnun olacak. Bolca “rica ederim, ne demek, sen emret, bitanem, aşkım, vırt zırt” diyecek… 

Ayrıca hiç bir beklentisi de olmayacak. Elini tutmak için 3 ay, öpmek için 1 yıl bekleyecek, cinselliği aklının köşesinden bile geçirmeyecek.

Tanıştığı ortamlarda, onun eski sevgililerine karşıda saygı ve hürmet gösterecek, asla bu durumdan kendini godoş gibi hissetmeyecek bilakis sevgilisini eskiden ellemişlerle kanka olacak. Normal arkadaş olduğunu iddia ettiği diğer erkeklere karşıda son derece olgun ve kibar davranacak. Onların her birinin, kendinden sonraki potansiyel bir sevgili olduğunu görmezden gelecek, ya da anlasa da salağa yatacak. 

Onun yaptıklarını anlamaya ve yorumlamaya kalkarken 8 yaşındaki çocuğun zeka seviyesini geçmemeye özen gösterecek. Ama işinde başarı, kariyerinde yükselme ve para kazanma söz konusu olduğunda insan üstü performans gösterecek, sınırları zorlayacak.

Onu annesiyle ya da bir kız arkadaşıyla tatile gönderecek, üstede yemesi için bir de cebine para koyacak ama tatile onunla beraber gitmeyi, aynı odada kalma polemiği yaratmamak adına teklif dahi etmeyecek. 

Bütün oyun planı ve sistemi ölesiye cinsel açlık çeken ülkem erkeğini; onun bu açlığını ve görmemişliğini istismar ederek, sözle söylemeden çiftleşme vaadiyle kandırarak, sonrasında peşinden koşturup, yolabildiği kadar yolma üstüne kurulu olan yeni nesil ülkem kadını ya da kızı işte her neyse bunu bir meslek olarak benimsemiştir. Mesleğinin ciddiyeti gereği, başka bir işle uğraşmaz ve sadece buna konsantre olur. 

Bütün bu uygulamalar eski pavyon konsomatrislerinin (şimdiki sohbet pub’larındaki barmaid’ler) çok başarılı şekilde uyguladığı bilimsel metotlarlardan sentezlenmiştir.

Şöyle ki;

Oturup ilk tanışma faslından sonraki yarım saatte iki içki ısmarlasan “gece buradan beraber çıkılıp gidilecek” gibidir.

Bir saat sonra şişe açtırırsan “bu iş kesin olur” şeklindedir.

İki saat sonra biraz daha fedakarlık gerektiği belli olur.

Üç saat sonra “bugün kısmet değilmiş ama yarın için büyük avantaj sağlandı” tesellisi vardır.

Gecenin sonunda süklüm püklüm kapıdan çıkılıp gidildiğinde; kapının önünde postu sıyrılmış, eti, budu, kemiği ayrılmış bir mal ve de kapının arkasında ise “Ne o kız gene katliam yapmışsın.” diye arkadaşları tarafından coşkuyla kutlanan bir kasap vardır. 

İşte kasaplara göre “adam gibi adam” olan; aslında “tam bir mal” olarak karşımız da durmaktadır.

#kadınlarınyanlışbildiğişeyler

Kadınların Yanlış Bildiği Şeyler

Kadınlar her şeyi bildiklerini iddia ederler. Doğru, bilirler… Her konu üzerinde muhakkak görüşleri, fikirleri vardır. Hiçbir konuya uzak değildirler. Ama çoğu şeyi yanlış bilirler. Bundan daha elim ve vahim olan ise, yanlışı doğru kabul etmek işlerine gelir. Doğrusu ve gerçek olan pek bir acıdır. Üstelik hiçte memnun edici ve tatmin edici değildir. Kadınların doğru bildiği yanlışlardan bazılarını ve onların gerçekten doğrularını aşağıda sıraladım.

Y – Hiç kimse boşanmak için evlenmez.
D – Bal gibide evlenir, bazen başka çıkış yoktur.

Y – Beni ne kadar zor elde ederse o kadar kıymetli olurum.
D – Seni ne kadar zor elde ederse, beklentileri de o denli yüksek olur, eğer o beklentileri karşılayamazsan, “bu muydu lan uğruna o kadar uğraştığım” şeklinde bir tepki alırsın. Erkek kendini dolandırılmış gibi hisseder.

Y – Hiçbir erkek, beraber olduğu kadını, memnun olmasa bile başka bir erkeğe kaptırmak istemez.
D – Seçme şansı olan adam; elindeki sıkıntı veren kadını ittirecek enayi arar.

Y – O beni unutamaz.
D – İlk beraber olduğu kadında unutur. Bir erkek için önemli olan kiminle beraber olduğu ve nereye gittiğidir. Nereden geldiği aklına bile gelmez. Beraber olduğu kadından memnunsa kendi adını bile unutur.

Y – O bana aşık.
D – Sakın seni elde etmek için numara yapıyor olmasın.

Y – O beni terk edemez.
D – Memnunsa terk etmek istemez, öyle olduğundan emin misin?

Y – Evlenmekten korkuyor.
D – Seninle evlenmek istemiyor.

Y – O beni prenses peri sanıyor.
D – Senden öncekine de İstanbul kadar güzelsin, kraliçem diyordu.

Y – Benden çok etkilendi.
D – Gördüğünün pek de kıymeti yoktur. Beraber olduğu güzellik onun için önemlidir. Senin gösterdiğini başka biri veriyorsa, seninkisi züğürt tesellisi olarak kalır. At binenin kılıç kuşananın…

Y – Kadın şeytanın gülen yüzüdür.
D – Erkek nesidir bir de onu düşün!

Y – Makyajlı halim daha güzel.
D – Bir metre yakınına kadar girebilen her erkek, makyajsız halinin ne olduğunu anlayabiliyor.

Y – Kimse bana ŞUNU diyemez.
D – Öyle bir der ki, feleğin şaşar. Onu dediklerinde ne yaparsın? Bir de dediğini yapabilir misin? Sen onu söyle…

#adamgibiadam

SEO Nedir?

Search Engine Optimization kelimelerinin baş harflerinden oluşan SEO terimi; bir web sitesi içeriğinin ve site parametrelerinin arama motorları için optimize edilmesi anlamına gelmektedir.

Bir web sitesinin yapılma ve var olma amacı, onu bulması ve görmesi istenen kimselerle, web sitesinin ziyaret edilmesinden faydalanacak site sahibini, bir paylaşım noktasında buluşturmaktır.

Dolayısıyla web sitesini yapan ve hazırlayan kişi; hazırladığı içeriğin faydalanılabilir olmasının yanında, doğru kişiler tarafından bulunurluğunu da düşünmelidir. Beklenen site ziyaretçisinin, site içeriğinden beklentilerini yüksek seviyede karşılaması kadar; siteyi nasıl bulacağı, hangi yollardan ve kolaylıkla siteye anasıl ulaşacağı da düşünülmelidir.

Potansiyel site ziyaretçileri büyük ölçüde internetteki arama motorlarını kullanarak siteye geleceğinden, site ve site içeriği arama motorlarının önerdiği kriterlere uygun olarak yapılmalı ya da sonradan uygun hale getirilmelidir. SEO uygulaması için, web sayfalarının iyileştirilmesi işlemi de diyebiliriz.

Peki SEO uygulaması nasıl yapılır?

SEO uygulaması arama motorlarının, siteleri inceleyen ve tarayan robotlarının (halk arasında indeksleyen de denir.) çalışma mantığı dikkate alınarak yapılır. Örnek olarak Google’ın arama motoru neleri inceliyor veya nerelere bakıyorsa; işte oraları onun kolay ve doğru olarak incelemesine olanak sağlar şekilde baştan hazırlamak ya da sonradan düzenlemektir. Sanki iş yerinizi teftişe gelen bir maliye müfettişinin, bakma ve inceleme tarzına göre defterleri uygun şekilde düzenlemek ve karşısına çıkarmak gibidir.

Daha da gerçekçi tanımını yaparsak; web sitemize koyduğumuz ve bulunmasını istediğimiz, bir konu, bir kelime, bir resim, bir ses, bir video ya da bir içerik arandığında; arama motorlarında en başlarda çıkması için, site içeriğinin, arama motorlarının; bulma, değerlendirme, sıralama ve yer verme (hepsine birden indexleme desek de olur.) kriterlerine uygun şekilde yapılması ya da sonradan düzenlenmesi denebilir.

Peki arama motorlarının indexleme kriterleri nelerdir?

En başta doğruluk ve dürüstlük dersem şimdi herkes burada güler. Ama pekte yanlış olmaz. Site sahibinin bulunmak ya da çıkmak istediği anahtar kelimelerin (keywords), konu başlıklarının (metatag), sayfa içeriğinde(content), sayfa başlığında (head) ve alan adında (domain) ne kadar, ne ölçüde geçtiği, Google ve Yandex arama motorlarının robotları tarafından analiz edilir. Çıkan sonuçlar değerlendirilir. (çünkü bazı uyanık ve kendini seo uzmanı olarak lanse eden işgüzar kimseler, sayfa düzenlemelerinde çeşitli hile, sahtekarlık ve çamur yapabilmektedir ama arama motorları bunları bir şekilde tespit eder ve bu kötü niyetlileri yasaklar. Netteki deyimiyle BAN lar yani cezalandırır. Yukarılarda çıkmak istiyorken, bir daha hiç çıkamaz.) Ve çıkan değerlendirme neticeleri, diğer sitelerden gelen sonuç verileriyle karşılaştırıldıktan sonra derecelendirilerek, arama motoru sayfalarında uygun olan sıraya konur. Arama motorları bütün bu değerlendirmelerde verinin doğruluğuna ve yapanın dürüstlüğüne dikkat etmektedir. Arama motorlarına, bu yapay zeka nereden anlayacak deyip geçmeyin, emin olun ki onları yapan yazılımcılar bu sektörün en uç adamları ve bilgide ve deneyimde herkesten önde olan kimselerdir. Üstelikte her geçen gün yazılımlarını daha da güçlendiriyorlar. Yani Türkçesi yemezler. Dolayısıyla hileye hurdaya başvurmaktansa, pratik zekamızı daha iyi niyetli kullanmak, yüksek verim elde etmek konusunda daha faydalı olacaktır.

#e-ticaretnedir
#websitesiyaptırırken

(2016)