Ülke futbolunun içine ettiler.

   Türk futbolu mahvedildi. Yönetiliyormuş gibi yapıldı ama yönetilemedi. Hoyratça idare edildi. Geldiğimiz noktada batmış, her yerine sıvanmış bir klozet durumuna geldi. Sektörde çok büyük paralar dönmesine, kulüplerin de çok büyük paralar kaldırmalarına rağmen, nasıl oluyorsa hemen hemen hepsi batak durumda inanılır gibi değil. Peki bu kulüplerin başında bulunan, her biri kendini üst düzey yönetici, patron, CEO falan filan olarak niteleyen bu seçkin kişiler; bu kadar düzenli geliri olan kulüpleri batırmayı ya da bir başka deyişle içine edip bırakmayı nasıl başarıyorlar?

   Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunması ümit edilen meşhur kulüpleri maalesef uluslararası arenada hiç bir varlık gösteremiyor. Alacakları sportif başarılarla Türkiye’ye ekonomik katkıda bulunması arzu edilen yine aynı meşhur kulüpler, tam tersine çok fazla dövizin yurt dışına kaçmasına neden olarak Türkiye ekonomisine çok ciddi zararlar veriyorlar. Hiç birisi tek kuruş vergi vermediği, oyuncularının ve çalışanlarının sigortasını bile yatırmadığı gibi, bir de batık ekonomik yapılarını düzeltmek için devletten yardım alıyorlar. Arkasında milyonlarca taraftarı olduğu için kamuoyu üzerinde baskı kurarak zorla devlet kasasından çıkan yardımlarla bu kulüpler ayakta tutuluyor ya da ayakta kalması sağlanıyor. Peki ülke vatandaşlarının bu konuda görüşüne başvuruluyor mu? Rızası alınıyor mu? Berbat yönetildiği için ekonomik olarak belini doğrultamayan kulüplerin zararının devlet kasasından karşılanması vatandaşlar açısından ne kadar adil ve kabul edilebilir bir yöntem bunun dile getirilmesi gerekir.

   Meselenin nedeni çok basit aslında, lütfedip sorsalar bir ortaokul çocuğu da sorunun kaynağını söyler elbette… Bunun için iktisatçı olmaya gerek yok. Ama kibirlerinden soramazlar, gerçekleri görmekte işlerine gelmez. Bütün mesele harcadıklarının gelirlerinden çok daha fazla olması…

   Gelmesi muhtemel paraları varsayarak (bakın dikkatinizi çekeyim hesap ederek demiyorum) umarsızca harcıyorlar. Sonrada umulan başarılar gerçekleşmeyince ve beklenen paralar gelmeyince zor durumda kalıp bocalıyorlar. Bunun başlıca nedenlerinden biri de sorumsuzluk. Harcadıkları kendi paraları değil ve batırdıkları ticari işletmelerden de sorumlu değiller. İşin içine edip çıkıp gidebiliyorlar. Üç beş kişinin kınaması dışında da başka bir yaptırımla da karşılaşmıyorlar. Haliyle yüz de olmadığından gayet pişkin bir şekilde hayatlarına devam edebiliyorlar…

   Kurallar gereği sahaya sadece 11 oyuncu sürülebiliyorken, abuk subuk bahaneler öne sürerek 30’dan fazla oyuncu transfer ederek geniş kadro kuruyorlar. Sanki karşı mahalleyi dövmeye gideceklerde adam topluyorlar. Neymiş üç beş kulvarda mücadele ediliyormuş ta, her mevki için bir kaç oyuncu olursa rekabet yükselirmiş de, sakatlık ve formsuzluk durumunda çok alternatifli kadro avantajlıymış ta… Hepsi palavra… Hiç birinin gerçeğe yansıması anlatılanlarda olduğu gibi değil. Madde madde açıklayacağım.

1- Geniş kadroda futbolcular arası rekabet olurmuş da, formayı en başarılı olan, hak eden giyermiş. Geç onu anam babam, memleketin neresinde liyakate bakılarak görev veriliyor ki futbol kulüplerinde çalışana, hak edene forma verilsin. Mesela aynı mevki için rekabet eden üç oyuncu düşünün. Bu üç oyuncu ilk 11 de yer almak için diğer arkadaşlarıyla rekabete girmez, daha çok çalışmaz, takım için en iyisi ne ise o olsun diye düşünmez. Formayı kapmak için biri teknik direktörü kafalamaya çalışır, öteki başkandan ya da yöneticilerden torpil yaptırmaya kalkar, diğeri de takım kaptanı ya da takımın dominant grubuna yanaşarak arkasını sağlamlamaya çalışır. Gelinen bu durumda hani rekabet, nerede kalite, nerede kaldı liyakat? Hadi buyrun…

2- Yöneticiler futbolcuyu transfer edene kadar ona sünnet çocuğu gibi davranırlar. İmzayı attırdıktan sonra da adam yerine koymazlar. O futbolcu kalabalığının ödemelerini yetiştiremediklerinden, bu seferde altına imza attıkları sözleşmelerde yazanları ödememek için çamur yapmaya başlarlar. Daha dün geldiğinde sünnet çocuğu gibi karşılanan oğlan, günü geldiğinde alacağını istedi diye şerefsizin teki olur. Sonra da o oyuncudan da randıman bekle…

3- Çok oyuncu çok dert demektir. Çok dert te kaos demektir. Bizim yöneticiler meseleleri çözmek konusunda pek kabiliyetli olmadığından, daha ziyade el aleme hava atmak için, ya da gösteriş için orada bulunduklarından bol keseden söz verir ama yerine getirmezler.  Oyuncularının dertlerini sıkıntılarını gidermedikleri gibi, sorunsuz oyuncuları da dert sahibi yaparlar. Sonrada milyon dolarlık kendisinden çok şey beklenen oyuncuları amacından çok uzaklaşmış olarak medyada görürüz ama sahalarda göremeyiz.

4- Geniş kadro kuran takımlar genelde sistem oturtmakta zorlanırlar. Çok fazla oyuncuya bir sürü paralar verdiklerinden, şundan da faydalanalım bundan da faydalanalım diye sürekli takım kurgularını değiştirmek zorunda kalırlar. Ya da forma şansı bulamayan oyuncular huysuzlanmasın diye gereksiz yere sahaya sürülürler. Bu nedenle takımların ideal kadroları bir türlü oluşmaz ve oyuncular sürekli rotasyona tabi tutulur. Mevkilerde oyuncular sürekli değiştiğinden oyuncular birbirlerine alışamaz. Uyum sağlayamaz. Sürekli bir kargaşa, sürekli bir arayış vardır. Hiç bitmez… Sonra da çok para alan teknik idareciler taktik maktik tutturamaz bambambam ya da bombilibom tarzı yönlendirmelerle takımlarını sahaya çıkartırlar. Kazanmak ya da kaybetmek umurlarında olmadığından, her hangi bir sorumlulukları da yoktur. Onlar her türlü paralarını alır, milyonlarca Euroluk yatırımlarına ve servetlerine servet katmaya devam ederler…

5- Sorumluluk alma konusuna gelince basınını önüne çıkıp “hee ben yaptım ne var” deyip geçerler. Ama mesuliyet benim deyip te alacağından vazgeçen ya da aldıkları parayı iade eden bir teknik düdüktöre henüz memleketimizde rastlanmamıştır.

6- Futbolcudan anlamayan ama futboldan anladığını herkese kabul ettirmiş, sürekli onu al bunu sat işleriyle uğraşan, senede 25 oyuncu gönderip 30 oyuncu getirten, beş dakika oynatmadığı oyunculara dünyanın tazminatını ödeten,  kulübün üzerine kabus gibi çöken, iktisadi buhran yaratma uzmanı pek çok teknik düdüktör de vardır. Gittiği kulübün belini kıran, bir daha ayağa kalkamaz hale getiren, bu konuda çok başarılı olmuş teknik adamlardır bunlar… İnsanda; “Bu herifi bizi batırması için rakipler mi parayla tutup başımıza sardı.” şüphesi uyandırırlar.

7- Sınırsız yabancı kuralını dikte ettirerek, Türkiye liglerini yabancı cennetine çevirirler. Dünyanın komisyoncusu, menajeri eline geçirdiği kör topal, yamuk yumuk ne ki yabancı topçu varsa, bizim kulüplerimize iteleyerek, ihya olur. Kazandıkları paralarla ne yapacaklarını şaşırırlar.

   Bizim Türk gencimiz, Türk futbolcumuz da kendi memleketinde garip, kendi memleketinde parya olmanın ezikliğiyle yaşamaya mahkum olur. Kulüplerde yer bulamaz, yer bulsa takıma giremez, elin gavuru parasını çatır çatır alır, o alamaz. Her yoldan önü kesilir, umudu elinden alınır.

   Haliyle neredeyse sahaya sürdüğü 11’in neredeyse tamamı yabancılardan oluşan takımlarda da ne bir milli ruh ne de bir heyecan olmaz. Dolayısıyla takımlarımızın uluslararası müsabakalarda hiç bir varlık gösterememesinin nedeni de bundandır. Takım içerisinde arkadaşlığın ve takım ruhunun oluşamamasının nedeni de bu çok uluslu kaotik karışıklıktır.    Daha çok fazla şey ilave edilebilir ama uzatmaya gerek yok. Uzunca bir süre bizzat bir futbol kulübünün içerisinde bulundum, meselenin özünü gayet iyi kavrama fırsatım oldu. Lakin durumun vahameti çok ileri boyutlarda olduğundan maalesef “Bu içine edilmiş hali nasıl temizlenir?” sorusuna cevap üretmekte zorlanıyorum.

Ancak, Birinci Ligde oynayan her futbol kulübünün içerisine, devlet tarafından bir adet Maliye bir de SGK müfettişi atansa; Türk Futbolunu bilmem ama Ülke Ekonomisi düzelir onu garanti ederim.

Yayınlayan

Gerçekçi Yaklaşım

Kitle güdücülere inanmayan, algıcı takımına kulak asmayan, başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı kabul etmeyen, kendi analizlerine, gözlemlerine ve değerlendirmelerine güvenen, kendi çıkardığı sonuçlara göre yönünü belirleyen, kendi yolunda giden, yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen, sonuçlarına katlanan, kendi kaderini kendi çizen, olmadı bir daha çizen, o da olmadı bir daha çizen, yine de devam eden, gerçeğin peşinde… Gördüğüm kadarıyla bir tek ben varım.

Bir Cevap Yazın