Patrona Halil Ayaklanması

   Patrona Halil kıyamı, İstanbul fukarasının, Lale Devri sefihlerine karşı bir ihtilali gibi görünmektedir.

Bir hamam hademesi olan Patrona Halil ve etrafına toplananlar; yeniçeri ve sipahilerin ağa ve zabitleri değil, fakir esnaftan olan neferleridir. Osmanlı tarihçilerinin yazdığına göre İstanbul’un bütün “haşaratı” yani işsiz, güçsüz, aç, serseri ve çıplak takımı bunlara katıldı. Kalabalıkları artıp kuvvetlenince, yine üst tabakadan sayılmayan bazı kimseleri başlarına geçirdiler. Mesela Saraç Mehmet adında birini yeniçeri ağası ve müderrislerden Deli İbrahim namında diğer birini de İstanbul Kadısı tayin ettiler.

İhtilalin husumet hedefi, Damat İbrahim Paşa ile ona uyan şeyhülislam ve bazı büyük devlet adamları idi. Bunları İran bozgunluklarına sebep olmakla ve padişahın sefere gitmesine mani olup İstanbul’da zevk ve safa hayatı geçirmekle ve fakir ahaliyi soymakla itham ediyorlardı.

İhtilalciler başarılı olunca, yani sadrazam ve arkadaşları öldürülüp, padişah hal edilince, yeni Padişah Sultan Mahmut I. huzuruna giren Patrona Halil’den ne istediğini sordu. Halil ise, halka çok ağır gelen ve Kağıthane Köşklerinin yapılması için İstanbul halkından alınan malikane vergisinin kaldırılmasını istemeyi yeterli gördü. İstanbul fakir halkının Kağıthane Köşklerine husumeti çok şiddetli idi. İstanbul Kadısı Deli İbrahim, bu köşklerin yakılması için fetva çıkardı. Padişah ancak yıkılmasına müsaade etti. İstanbul’da ne kadar “haşarat” varsa oraya üşüştüler; altı yedi seneden beri inşa olunup etrafı güzel bağ ve bahçelerle müzeyyen, yüz yirmi mütecaviz ricali devlet köşklerini üç günde yıktılar!

Bu suretle sefih İbrahim Paşadan bir daha hınçlarını aldılar! Bu barbarca hareketler, içtimai isyanların bütün hususiyetlerini irad etmektedir.

Nasıl? Biraz tanıdık geliyor mu?

#gezikalkışması
#zikvar

Mitomanik Yaşam

Mitomani yani yalan söyleme hastalığı, kişinin ciddi boyutta yalanlar uydurması, sonra bu yalanlara kendisinin de inanarak, yalanları yaşamaya başlaması şeklinde ortaya çıkan bir çeşit histrionik kişilik bozukluğudur.

Mitomani çoğunlukla kişinin dikkat çekip, herkesin ilgi odağı haline gelmek için yapmaya başladığı yalan söyleme alışkanlığının giderek hiçbir nedene gerek duyulmadan devam etmesi ve dozunun artması halidir. Masumca başladığı sanılan yalanlardan kişi kurtulamaz ve sürekli arttırarak buna devam eder. Böyle olunca da kendisi de yalanlarına inanmaya başlar. Mitomani bazen diğer ruhsal hastalıklar ya da kişilik bozuklukları ile beraber gelişebildiğinden, hemen başlangıçta farkına varılamayabilir. Bu hastalığın tek amacı da odak noktası olmak, dikkat çekmek, beğeni toplamaktır. Bunlar yavaş yavaş gerçekleşince kişi, yalan söylemeyi abartır ve bambaşka bir alemde yaşamaya, olayları inanılmayacak derecede büyütmeye, abartmaya, dramatize etmeye başlar. Bunu sağlamak için de haliyle hep yalan söyler.

Kişi, yalan söylerken kandırma amacı taşımaz aslında. Çünkü genellikle yalanları gelişigüzel ve umarsızdır, bu sebeple nasıl toparlayacakları hakkında bir planları yoktur. Planları olmadığı için de, ardı ardına, uysun uymasın yalan söylemeye devam ederler.

Mitomani, bir çeşit, dürtü kontrol bozukluğu olarak tanımlanabilir.

Bizim toplumumuzda ise ona yaşam tarzı diyorlar. İnsanlar kendi uydurdukları ya da başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı gerçek hayata yeğliyor. İnsanların kendini içine attığı; ünlü, elit, aydın, sanatçı, sosyete, falan filan gibi bir sürü üst düzey segment var. İnsanlar, olsa ne olur olmasa ne olur bu segmentler içerisinde kurgulanmış hayallerde yaşamaya bayılıyorlar. Sanal dünyayı gerçek hayata indirgeyip bir de içinde yaşıyorlar. Her şey olmadığı gibi… Bilerek ve isteyerek soyutlanmışlar.

Bizde kalkmışız gerçeklerden bahsediyoruz… Yanlış yere mi Dükkan açtık nedir?

Atatürk’ten Türk Komutanı’nın Tarifi

…..Edirne’ye doğru serbestçe ilerlemekte olan düşman tümenine karşı, bütün 1. kolordu kuvvetlerini toplayıp tedbir alacak kolordu komutanı Muhittin beyin ne yaptığını bilmiyorum. Yalnız elde ettiğim bilgilere göre, cafer tayyar bey kendi kuvvetleri ile temas kuramadan, havza yakınlarında atla dolaşırken düşman tarafından esir edilmiştir. Ondan sonra sevk ve idareden yoksun kalan 1. kolordumuz tamamıyla dağıldı. Birliklerin bir kısmı esir oldu, bir kısmı da Bulgaristan’a sığındı. Sonuç olarak, Trakya’nın tamamı yunanlıların eline geçti. Ne yazık ki 1. kolordu komutanınca, milletin istediği ve beklediği ileri görüşlülüğün, uyanıklık ve fedakarlığın gösterildiğine şahit olamadık.

      Efendiler, Trakya’nın özel ve güç durum ve şartlar içinde bulunduğuna şüphe yoktu. Fakat, bu özellik ve güçlük, hiçbir zaman Trakya’daki kolordunun askerliğin gereklerini yerine getirmesine ve vatanperverlik namusunu göstermesine engel olamazdı. Eğer bu yapılamamış ise millet ve tarih karşısında bulunan tek sorumlusu cafer tayyar paşadır. Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında, son bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca ve namusluca savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenler, komuta edebilme vasıflarına sahip olabilsinler.

     Efendiler, komutanlar askerliğin görev ve gereklerini düşünür ve uygularken beyinlerini siyasi görüşlerin etkisi altında bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasetin gereklerini düşünen başka görevliler bulunduğunu unutmamalıdırlar.

     Komutanların, emirleri altına verilen millet evladını memleket, araçlarını düşmana ve ölüme doğru sürerken, düşündükleri tek nokta, milletin kendilerinden beklediği vatan görevini ateşle, süngüyle ve ölümle yerine getirerek sonuç almaktır. Askeri görev ancak bu anlayış ve inançla yerine getirilebilir. Lafla politika ile, düşmanın aldatıcı vaatlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz. Omuzlarındaki ve özellikle kafalarında askerlik sorumluluğunu yüklenecek kadar kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

     Efendiler bir komutanın esir olması da mazur görülebilir. O zaman ki, askerliğin görev ve gereklerini yerine getirip uygulamakta, elindeki kuvveti sonuna kadar, son süngü ve son nefese kadar kullandıktan sonra, kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse…

      Efendiler, bütün ordusu, düşman karşısında yenilip de kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını, düşman başkomutanının çadırına doğru sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.

      Bir Türk komutanının, ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötü rastlantı ve kötü şans eseri bile olsa, düşmana esir düşmesini biz mazur görsek te, tarih bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Türk inkılap tarihinin gelecek nesillere hitap ve uyarısı işte budur.

Nutuk’tan alıntıdır.

Büyük olmak için…

Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engellerde yığacaklardır.

Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, bu engelleri aşacaksın. Bundan sonrada sana büyük derlerse… bunu söyleyenlere güleceksin.!

#AtatürktenTürkKomutanınınTarifi
#AtatürkveTürkMilliyetçiliği

Atatürk ve Türk Milliyetçiliği

 Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.

Mustafa Kemal ATATÜRK

#AtatürktenTürkKomutanınınTarifi
#BüyükOlmakİçin

Rıza Nur kimdir? Nedir?

İstiklal harbinde ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde, siyasi ve sosyal bazı rollerde bulunmuş, milletvekilliği yapmış aslen Tıbbiye mezunu bir doktor olan Rıza Nur kimdir? İyi midir? Kötü müdür? En çok kendi hayatını ve hatıralarını kaleme aldığı bir kitapla anılır. Ama işin içyüzü pek öyle değildir. Daha ziyade, Hayat ve Hatıratım başlığını bir kılıf olarak kullanan, hasetinden çatlayan, kötü niyetli bir adamın, Cumhuriyetimizin baş mimarlarına olan çok çirkin hakaretlerini ve kendi iç hezeyanlarını ortaya döken, kubura sıvanmış boka benzer bir izdir arkasından bıraktığı…  

Önce Rıza Nur ve marifetlerini anlatmakla başlayalım…

“Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler.” Önce iyi taraflarından, ülkemiz ve milletimiz için yaptığı iyi şeylerinden,  olmuş hayırlarından bahsedelim. Gerçi sonradan yediği haltlar ve yaptıkları bütün hayrını unutturacak ve hatta kendisinden nefret ettirtecek kadar vahim ama yine de muhakeme adil olsun. İstiklal Savaşı öncesinde ve esnasında, hazırlık ve icra aşamasında, bazı önemli görevlerde bulunmuş, sorumluluk almış, fayda sağlamış. Savaş esnasında cephe gerisinde hastane kurulmasından tutunda, yaralı neferlerimizin tedavisine kadar bir çok önemli hizmette bulunmuş. Kurtuluş savaşı hazırlıkları yapılırken, Rusya’dan silah, cephane  ve maddi yardım istemeye gönderilen heyette, İsmet İnönü ile beraber görev almışlar. Uluslararası diplomaside çok başarılı olan bu ikilinin iknası sonucu, Rusların o fakir dönemlerinde, sırf boğazlar İtilaf Devletleri’nin eline geçmesin diye bize verdiği bir milyon altın, yokluğun açtığı yaralarımızı sarmış ve yine onların verdikleri rus tüfeklerinden attığımız mermilerle, yurdumuzu işgal eden düşmanların hakkından gelmişiz. Bu hizmette, bu yardımda unutulmaz… (Lakin İkinci dünya savaşını galip bitirdiği için götü kalkan Stalin; bizden Kars, Ardahan ve Artvin’i cebren istemeyeymiş, kendisinden bir nebze daha az nefret edebilirdik. Bugün amarikanın mübarek pohunu koklamak zorunda kalmamızın müsebbibi de bir yerde odur.) 

İstiklal harbi neticelendikten sonra, cephede kazandığımız zaferi, masada da perçinlemek için, Lozan konferansına gönderilen heyette yine Rıza Nur ve İsmet İnönü başroldeymiş. Usta teknik direktörümüz Mustafa Kemal Paşa; galip takım bozulmaz ilkesiyle hareket ederek; Moskova’dan diplomatik zaferle dönen bu başarılı ikiliyi Lozan’a göndermiş. Taktik te, icrası da mükemmel başarılı olmuş. Özellikle Rıza Nur iki kez yapılan Lozan konferansına damgasını vurmuş. Çok iyi yabancı dil konuşması, yüksek genel kültürü ile diğer ülkelerin delegeleriyle kıran kırana çarpışmış, çirkeflik ve naletlikte üstüne adam olmadığından, karşısına kim çıksa duman etmiş. Koyu Türk düşmanı İngiliz delegesini (Lord Curzon) kahretmiş, yunan delegesi Venizelos’u resmen ağlatmış, ne söyledilerse bin misli cevap vermiş, onları dediklerine diyeceklerine pişman etmiş, ayıplarını yüzlerine vurmuş, planlarını bozmuş, tekrar savaş açarız diye tehdit etmişler; “açmazsanız şerefsizsiniz!”  gibilerinden bilindik milli tepkimizi vermiş, restlerini almış. Sözün kısası resmen onunla baş edememişler ve Lozan mütarekesi de bizim için olabilecek en iyi şekilde sonuçlanmış. Buradan da Rıza Nur’a yıldızlı pekiyi veriyoruz. Cumhuriyet kurulduktan sonrada Sinop milletvekili olarak mecliste ve çeşitli bakanlıklarda devlete ve millete önemli hizmetlerde bulunmuş. Araştırmacılık ve yazarlık konusunda da oldukça marifetli olan Rıza Nur; Tıp ve Türk Milliyetçiliği hakkında önemli kitaplar yazmış ve eserler bırakmış. 14 ciltlik bir Türk Tarihi araştırması meydana getirmiş ki, oldukça ciddi bir eserdir. Derlendiği 1920 – 1930 arası dönemi ve zorluklarını göz önünde bulundurursak, takdir etmemek vicdansızlık olur. Buraya kadar çok iyi gelen Rıza Nur; onu iyi anmamızı sağlayacak olan hizmetlerini ve bu parlak siyasi kariyerini nasıl mahvetmiş, onu inceleyelim. Ya da bir insan kendini nasıl mahveder, onu görmek için ibret verici hikayesine geçelim.

Beşeri ilişkilerinde son derece agresif ve saldırgan olan bu adam, kendini haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak tanımlıyor. Onun haksızlıktan kast ettiği; “istediğini elde edememeye, ya da durumun ve gidişatın istediği gibi olmamasına tahammülünün olmaması”  Böyle bir hal vuku bulduğunda resmen çileden çıkıyor. Dünyayı gözü görmüyor. Yani ormanda dolaşırken eline bir kıymık batsa, öfkesinden ormanı yakar… O derece gözü dönmüş biri olabiliyor. Hiç öyle olmadığını söylese de hırsının esiri olmuş, diğer insanlara karşı son derece haset, aynı zamanda aklına her şeyi getirebilen fesat birisi. Yazdıklarında sürekli kendini namuslu, şerefli biri olarak anlatan adam, yine yazdıklarında bir sürü namussuzluk ve şerefsizlik sayılabilecek yaptıklarından bahsediyor. Yazdıklarını okumadan mı yazmış, yoksa bir ilahi güç mü söyletmiş, onu ben tam çıkaramadım.

İstiklal Harbi kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, zor günler geride kalmış, artık her şey iyiye gidiyorken, ne akla hikmetse birden u dönüşü yapıp dün beraber çalıştığı, birlik olduğu insanlara düşman kesiliyor. Bu çekememezlik neden? Böyle ucuz düşmanlık mı olur? O kadar kazanılmış başarıyı, emeği insan nasıl böyle bir çırpıda heba eder, akıl almıyor. Benim anladığım kadarıyla, hadisenin patlak verdiği nokta Atatürk’ün Nutkunu söylemesi… Bunun akabinde içinde patlayan haset fırtınası onun fesat duygularının zıvanasından çıkmasına neden oluyor. İstiklal harbinin kazanılmasının ve cumhuriyetin kurulmasının bütün şerefini Atatürk sahiplendi, bana bir şey bırakmadı gibilerinden serzenişte bulunuyorsa da, çok net belli olan bir şey var ki, iktidarı Mustafa Kemal kaptı, benden önce davrandı reis oldu diye çekememezliğinden veryansın ediyor. Kitabında Atatürk’e ve onun sağ kolu diye İnönü’ye akıl almaz hakaretler ediyor, iftiralar atıyor. Bunları yazarken o kadar ileri gidiyor ki; bu kadarını gavur etmez dersiniz. Kendimi bir örnek vermek zorunda hissediyorum. Muhterem Zübeyde hanımın namusuna laf söyleyecek kadar ileri gidiyor, Atatürk’e ettiği hakaretlerin haddi hesabı yok zaten, bu kadar küfür dolu bir kitaba ben ömrümde rastlamadım. Her ne kadar Atatürk’e İzmir’de suikast girişimi esnasında yurt dışında bulunuyor olsa da, her ne kadar bu olayın içindekilerden biri bana anlattı diye açıklamasını yapsa da, vukuatı haddinden fazla detayları ile bilmesi, insana bu işte onunda parmağı varmış, o yüzden evvelden yurt dışına kaçmış diye düşündürtüyor. Zaten Atatürk’ün Nutkunu söylemesinden hemen sonra bu Hayat ve Hatıratım’ı yazıp, 1960’tan sonra açılması koşuluyla İngiliz kütüphanesine vermesi, kaybetmiş bir adamın, giderayak düşmanına son bir zarar verme girişimi olarak anlaşılıyor. Ayrıca Atatürk’ün en güvendiği, adamı, arkadaşı, dostu olduğu içinde, İsmet İnönü ve ailesini hedef alan çok çirkin, söyleyenden tiksinti uyandırtan hakaret ve iftiralarını dizi dizi sıralıyor.

Kitabın her yerinde kendini methediyor. Sürekli kendini namuslu, şerefli, mert, dürüst biri olarak anlatıyor. Daha dün beraber olduğu yoldaşlarına ihanet eden, onların arkasından iğrenç hakaretler ve iftiralarda bulunan ve bunu yazdığı kitabını herkes öldükten sonra ortaya çıkarılması şartıyla, dünkü düşman bir ülke kütüphanesine veren kimse iken; kendini nasıl şerefli, nasıl mert, nasıl iyi insan olarak görüyor orası ilginç… Başkalarına öyle çirkin hakaretler ve iftiralar atarken kendi hakkındaki bazı gerçekleri de kendimi yazmış, yoksa bir ilahi elmi zorla yazdırmış orası da enteresan… Okul yıllarında bir erkeğe aşık olması, sarhoşken birilerinin onun ırzına geçmeye çalışmış olması, karısının morfinman, sadist ve ahlaksız olması (bir Fransız şöförle onu boynuzluyor) yurt dışında elçilik görevindeyken fahişelerle beraber olması, karısını aldatması, okuyana da  nerde kaldı namus, şeref, ar, mertlik, dürüstlük diye düşündürtüyor…

Netice olarak;

Baştan aşağı içeriğiyle ulusal değerlerimize zarar verme maksadını taşıyan bu kitabın ve bir döneme ışık tutması maksadını aşan bu kötü niyetli yayının hiç olmaması bence daha iyi olur. Kronolojik olarak doğru dizilmiş olayların ve gelişmelerin arasına şeytanca yerleştirilmiş olan, hakaret, iftira ve çarpıtmalar insanda gerçekmiş hissi uyandırmayı amaçlıyor. İnsanları bu konuda uyarma gereğini duyuyorum. Sağ duyunuz, mantığınız ve dikkatiniz sağlam değilse, bu kişinin yazdıklarını okumayın, kötü etkilenebilirsiniz. Kendisi oldukça korozif bir karakter, sağlam adamı bozar. Ayrıca bir laf ta bunu tekrar tedavüle sokan için söylemeli. İçeriğinde bulunan ağır hakaret ve iftira kelimelerini metinden çıkartıp, sayfanın alt açıklama kısmına, yakın anlamıyla yazmak, bu kitabı kabul edilebilir ve okunabilir yapmıyor şekerim!

#CinselTercihlereSaygıDuymuyorum

Meritokrasi nedir?

İnsanın temel hak ve özgürlükleri yasalarla teminat altına devletçe alınır ve idaresi tarafından da uygulanır. Devletlerin farklı idare şekli vardır; cumhuriyet, monarşi, oligarşi… bir de bunların çatısı altında ve iç içe işleyen sistemler vardır. İşte bunlardan biri de meritokrasidir.

ABD Kongresi tarafından onaylanarak, temsilciler meclisi galerisine konan, dünyaca ünlü kanun yapıcı portrelerden sadece 23 kişiden biri Kanuni Sultan Süleyman’dır. Sivil ve askeri alanda yaptığı kanuni düzenlemelerden dolayı Kanuni unvanı alan I. Süleyman’ın portresi Temsilciler Meclisi’nin toplantı salonunun duvarında büyük kanun yapıcıların arasında yer alıyor.

Yine ABD Kongre Kütüphanesi’nde insanların saygı ile önünde eğildiği Kanuni’nin bir başka büstünün üzerinde: “Devlet adalet üzerine inşa edilir” veciz sözü yazılıdır.

Ve Kaliforniya Üniversitesi’nde Kanuni’nin adına kurulan kürsüden ‘Meritokrasi’ dersi okutulmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi buna sevk eden neden, Kanuni gibi örnek aldığı şahsiyetler sayesinde olgunluğa ulaştırdığı bir eğitim sistemi kurmuş olmasıdır.

ABD üniversitelerinde bir profesör sınavda sorularını sorar, sonrada sınıftan çıkıp gider. Hiçbir öğrenci kopya çekmeye tenezzül etmez. Çünkü onursuzluk olarak sayarlar.

Gelişmekte olan ülkelerde ise, ilköğretimde sıra üzerine, orta öğretimde bacaklara ve avuç içlerine yazarak başlayan kopyacılık, üniversitede bırakın hoca sınıftan çıkmayı, daha arkasını döner dönmez masa altından kitap sayfaları karıştırılır! Bir de kopya çekmeyeni “keriz” sayarlar… Tabi günümüzde daha bir gelişerek değişti bu kopya çekme teknikler…

Bu örnekten yola çıkarak, ABD ile gelişmekte olan ülke öğrencileri arasındaki alınan eğitimdeki farkı ya da yetişme tarzını farkettiniz değil mi?

İşte, ABD’nin uyguladığı bu tür (ciddi) sistemler sayesinde dünyaya hükmeder konuma gelmiştir. Tıpkı Kanuni Sultan Süleyman’ın cihan hükümdarı olduğu muhteşem yıllar gibi…

Soru; peki bu nasıl bir eğitim sistemi?

Cevap; tabikî ‘meritokrasi’!..

Şimdi inceleyelim meritokrasi nedir?

Meritokrasi; liyakatli bir yönetim sistemidir. ‘Liyakat,’ layık olma kavramına dayanmaktadır. İktidar gücünün, yeteneklere ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayandığı yönetim biçimi olarak tanımlanır. Bu yönetim şeklinde idare gücü, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır. Bu üstün özelliklerin tanımı içerisinde bilgi, beceri, pozitif tutum, olumluya odaklanma, felsefi bakış, bilgelik, analitik düşünce gibi kavramlar yer almaktadır.

Siyasî kayırmacılık sisteminin uygulamada olumsuz sonuçlar vermesi neticesinde ortaya çıkan bir sistem olarak bilinen Liyakat sistemi (merit system), 1883 tarihli “Pendleton Act” tarafından ABD’de adlandırılarak aygulanmaya başladığı bilinmektedir. Ayrıca sosyolog Melvin Tumin’in ifade ettiği üzere meritokrasi, toplum içerisinde bireylerin yetenekleri ölçüsünde rol almaları durumudur. İngiltere merkezli Meritocracy Party, beş maddeden oluşan bir manifesto yayımlamış ve şöyle maddelendirmiştir:

* Kayırmacılık yoktur: kim olduğunuz önemli değildir.

* Yandaşlık yoktur: sizin içim başkalarının ne yapabildiği değil, sizin ne yapabildiğiniz önemlidir.

* Ayrımcılık yoktur: din, dil, ırk, yaş gibi cinsiyet geçmiş önemsizdir. Yetenek her şeydir.

* Eşit imkânlar: herkesle aynı noktadan başlar ve yeteneklerinizin sizi götürdüğü yere gidersiniz.

* Tatminkar erdemler: en başarılı insanlar, en yüksek tatmine erişirler.

 Tarihsel süreç içinde insanoğlunun karşılaştığı diğer birçok yönetimin şeklinden farklı bir yapıya sahip olan meritokrasi, yönetimin yetenek ve bilgiye dayalı olarak el değiştirdiği bir sistemdir. Yönetim iradesi soyluluk, zenginlik ya da rütbelere bağlı olarak değil, tamamen kişilerin yönetim becerisi ve yönetime dair sahip oldukları bilgiye bağlıdır. Üstün özelliklere sahip olduğu düşünülen kişiler arasından yapılan eleme sonucunda devletin yönetim iradesinin belirlendiği meritokrasi, bu özelliği ile kendi içinde son derece adil ve fırsat tanıyan bir yapıya sahiptir. Adam kayırma olarak tanımlanan tüm hareketlerin tamamen yasaklandığı meritokrasi yönetiminde, kamu yönetimi bu konu hakkında daha bilgili olan insanlara bırakılır.

Peki, meritokrasiyi Türkler uygulamış mıdır, nasıl?

Bizler necip bir milletiz. Gerek İslam’la şereflenmeden önce ve gerekse sonrasında çetin savaşlar yapıp güçlü devletler kurmuşuz ve önceliğimiz hep “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla hareket etmişiz. Ne zamanki bu düsturdan uzaklaştık!.. …?

Evet, ‘liyakatli yönetim sistemi’ olan meritokrasi’yi en iyi uygulayan yine bizim ecdadımız olmuştur. Kamunun daha bilgili kişiler tarafından yönetilmesine imkân tanıyan meritokrasinin, devletteki sistemsel işleyişine en pratik örneğini Türkler yapmıştır. Osmanlı Devleti’ndeki, “devşirme” ve “lonca” sistemleri, meritokrasinin ilk ve en iyi uygulamasıdır. II.Murat zamanında kurulan, Fatih Sultan Mehmet tarafından geliştirilip I.Süleyman (Kanuni) zamanında da genişletilen ‘Enderun Mektebi’ kurulmuştur. Devşirme adıyla bilinen bu sistem; Osmanlı fethedilen bölgelerdeki Hıristiyan ailelerin çocuklarının 1/5’ini yani zeki ve gösterişli olanlarını alarak onları yeteneklerine göre yetiştirmeye dayanırdı; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkın iseler Yeniçeri Ocağı’na, devlet işlerine yatkın iseler Saray’a alınırlardı. Bu kapsamda sarayda bulunan Enderun Mektebi devşirme bürokratlar yetiştirmekteydi. Siyasi, askeri, sanat ve teknik konularına göre Enderun talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devleti’nin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu.

Lonca denilen sistemle ise; 1300’lerde kurulan bu sistemde, esnaf ve zanaatkarların dürüst, ahlaklı, kaliteli ustaların yetişmesi sağlanırdı. Mesela, ayakkabıcı olmak istediğinizde, ayakkabıcılar loncasının seçkinlerine bu talebinizi anlatıyordunuz. Sonrasında sizi bir ayakkabı ustasının yanına çırak veriyorlardı. Eğitiminizi tamamlayıp bu seçkinlerin önünde sınava giriyordunuz ve eğer liyakatinizi ispat edebilirseniz ‘peştemal’ kuşanıyordunuz.

İşte Osmanlı Sultanlarını cihan padişahı yapan özellik bu idi. Mimar Sinanları, Kaptanı Deryaları, Sadrazamlar böyle bir sistem içerisinde yetişmişlerdir.

Günümüze gelirsek, kamu kuruluşlarında görev alan tüm bireylerin mevki kazanmak için bilgi ve yetenek sahibi olmasını bir zorunluluk olarak gösteren meritokrasi, bu yapısı ile bugünün demokrasisinden dahi yüksek eşitlik sağlayan bir sistemdir. Lakin günümüzde çoğu insanın meritokrasi hakkında en ufak bir fikir sahibi dahi olmamasının en büyük nedeni, bu sistemin torpili değil bireye bir takım özellikler kazanmayı dayatmasıdır. Zira meritokrasi ile yönetilen bir toplumda herhangi bir yeteneği veya bilgisi olmayan bireyin toplum içinde rol alması da mümkün değildir.

Meritokrasi yönetim biçiminde kamuya ait organlarda görev alan kişilerin tamamı, belirli bir eleme sonucunda bulunduğu makama gelir. Kişinin kendini geliştirerek ve daha da çok bilgi edinerek mevkisini yükseltmesi ile devletin en üst makamlarında “en bilgili ve yetenekli” kişilerin görev yapması sağlanır. En yetenekli ve bilgili kişilerin devleti yönetmesi ise şüphesiz halkın daha başarılı politikalar ile yönetilmesi ve refah seviyesinin artması manasına gelmektedir. Ancak günümüzün hazıra alışan insanı için meritokrasi sistemi korkulacak bir yönetim biçimine gelmiştir. Zira kamu kuruluşlarında işe başladıktan sonra uzun yıllar boyunca kendini geliştirmeyen ve hala 20 yıl öncesinin bilgisi ile bazı işleri “halletmeye çalışan” bireyin meritokrasi sisteminde yeri de yoktur.  Çünkü meritokrasi, devlet yönetiminin üst kademelere talip olanlarda; ‘zeka, kuvvet, güç, hitap yeteneği, teknik, çalışkanlık’ gibi vasıfları aramaktadır. 

Yazının başına geri dönersek; ABD’de uygulanan meritokrası eğitim sistemi sayesinde, ‘kopya çekmeyi onursuzluk’ sayan gençlik, mezun olup özel ya da kamuda göreve başladığında, dürüstlüğün ön planda tutulduğu, asla görev yetki ve sorumluluklardan taviz verilmediği bir sistemi çalıştırmaktadır… Her ne kadar çürük elmalar çıksa da genel işleyiş bu şekildedir…

Diğer karşı örnekte, gelişmekte olan ülkelerde ise, ilköğretimde sıralara, avuç içine yazılarak başlayan kopyacılık yükseköğrenimde neredeyse ‘norm’ haline dönüşerek sıradanlaşıp mezun olduktan ve göreve başladıktan sonra da ahbap çavuş ilişkisiyle işler yürür gider… gider de nereye kadar? Onu da söyleyelim, “çürümüşlüğe kadar!”. İstisnalar illaki kaideyi bozmaz…

Netice itibari ile yazımızı bir fıkra ile bağlayalım; talebenin biri, “hocam artık mezun oldum, benden ‘Kadı’ olur mu?” diye sorar hocasına! Fakat hocası bilir ki bu talebe çok yetenekli biri değil ama çok da hevesli! Düşünür, taşınır orta yolu bulur ve derki: “evladım, evet belki sen o makama ulaşamasan da makamı sana indirgemek mümkündür!”

Şikâyetçi olduğunuz şeylerden kurtulmanın yolu okumak, düzelmenin tek yolu da liyakatli yöneticiler yetiştirmekten geçer.

Son sözümüz; dün bizim atalarımızın onlara diz çöktürdüğü bilgi ve teknikle, bugün onların çocukları bize diz çöktürüyor!..

Yazar Mehmet BALLI

#DevletYönetimindeMeritokrasi
#DahaFazlaDemokratikleşme

TCG YAVUZ

   TCG YAVUZ ZIRHLISI, eski adıyla SMS GOEBEN, Osmanlıyı savaşa sokan gemi olarak anılır.

   Alman İmparatorluk Donanması için kardeş gemisi SMS Moltke ile beraber 1911’de Hamburg tersanelerinde yapılan Moltke sınıfı iki gemiden biri olan SMS Goeben, önceki nesil Alman savaş kruvazörü SMS Von der Tann ile benzer bir tasarıma sahipti; ancak boyutları daha büyük, zırh koruması daha fazlaydı ve üzerinde iki ana top bulunan fazladan bir tarete sahipti. İngiliz rakibi Indefatigable sınıfı muharebe kruvazörlerine kıyasla Goeben ve Moltke kayda değer biçimde daha büyük ve daha zırhlıydılar.

   1912’de SMS Goeben, hafif kruvazör SMS Breslau ile birlikte Alman Akdeniz Savaş Filosu’nu (Deutsche Mittelmeer Division) oluşturdu ve Balkan Savaşları boyunca Akdeniz’de devriye görevi üstlendi. 28 Temmuz 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Goeben ve Breslau İngiliz Akdeniz Donanması’nın takibinden kaçarak İstanbul’a ulaştılar. İki gemi 16 Ağustos 1914’te Osmanlı Donanması’na verildi. SMS Goeben, Osmanlı hizmetine girdiğinde Yavuz Sultan Selim veya kısaca Yavuz adını aldı. 1936 yılında adı resmen TCG Yavuz (“Türkiye Cumhuriyeti Gemisi Yavuz”) olarak değiştirildi. 1938 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıdı. Yavuz, 1950 yılında hizmetten çekilene dek Türk Donanması’nın bayrak gemisi olarak görev yaptı.

   Alman İmparatorluk Donanması tarafından inşa edilen gemilerin en son söküleni olan Yavuz, aynı zamanda tüm muharebe kruvazörleri ve drednotlar arasında en uzun süre hizmette kalanıdır.

İnşası:

  Alman İmparatorluk Donanması (Kaiserliche Marine), üçüncü Alman savaş kruvazörü olan Goeben’i 8 Nisan 1909’da “H” geçici adı ve 201 inşa numarasıyla Hamburg’daki Blohm & Voss tersanesine sipariş verdi. Omurgası 19 Ağustos’ta kızağa kondu, teknesinin inşası tamamlandıktan sonra gemi 28 Mart 1911’de denize indirildi. Donatımının tamamlanmasının ardından 2 Temmuz 1912’de Alman Donanması’na katıldı.

   Goeben 186.6 metre uzunluğunda, 29.4 metre genişliğinde ve tam yükle 9.19 metre su çekimine sahipti. Geminin normal ağırlığı 22,616 t (22,259 long ton), tam yüklü ağırlığı 25,300 t (24,900 long ton) idi. Goeben, toplam 52,000 shp (39,000 kW) güç üreten iki set Parsons buhar türbini ve 24 kömürle çalışan Schulz-Thornycroft buhar kazanı ile maksimum saatte 25.5 deniz mili (47.2 km/sa; 29.3 mil/saat) hıza ulaşabiliyordu. Geminin maksimum menzili ise saatte 14 deniz mili (26 km/sa; 16 mil/saat) hızla 4,120 deniz miliydi (7,630 km; 4,740 mil).

   Geminin ana bataryası, beş ikiz tarette toplam 10 adet 28 cm’lik (11 inç) toptan oluşuyordu. İkincil silahları geminin ortasında kazamatlarda yer alan 12 adet 15 cm’lik (5.9 inç) top ile başta, kıçta ve kumanda kulesiyle kaptan köşkü etrafında yer alan 12 adet 8.8 cm’lik (3.5 inç) toptan oluşuyordu. Gemide ayrıca su hattının altında dört adet 50 cm’lik (20 inç) torpido tüpü bulunmaktaydı.

Balkan Savaşları

   SMS Goeben Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Alman Genelkurmayı, Alman gücünü Akdeniz’de gösterecek bir Akdeniz Kuvveti (Mittelmeer-Division) kurulmasına karar vererek Goeben ile hafif kruvazör Breslau’yu İstanbul’a gönderdi. İki gemi 4 Kasım’da Kiel’den yola çıkarak 15 Kasım 1912’de İstanbul’a vardılar. Nisan 1913’ten sonra Goeben, aralarında Venedik, Pola ve Napoli’nin de bulunduğu birçok Akdeniz limanını ziyaret ettikten sonra Arnavutluk sularına yöneldi. Bu yolculuğun ardından filo tekrar Pola’ya döndü ve 21 Ağustos-16 Ekim 1913 arası bakım için Pola’da kaldı.

  29 Haziran 1913’te İkinci Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Akdeniz Kuvveti tekrar bölgede konuşlandı. 23 Ekim 1913’te Konteramiral Souchon kuvvetin komutasına geçti. Goeben ve Breslau Akdeniz’deki faaliyetlerine devam etiler ve I. Dünya Savaşı başlayana kadar 80 civarında liman ziyaret ettiler. Donanma, Goeben’i kardeş gemi SMS Moltke ile değiştirmeyi planladıysa da, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da suikasta uğraması ve ardından Büyük Güçler arasında gittikçe tırmanan gerilim bu planın uygulanmasını engelledi.

   Suikastin ardından Amiral Souchon Müttefik Güçler ile Üçlü Entente arasında savaşın kaçınılmaz olduğunu değerlendirdi ve gemilerine bakım için Pola’ya gitme emrini verdi. Almanya’dan gelen mühendisler gemi üzerinde bakım çalışması yaptı. Goeben’in 4,460 kazan tüpü değiştirildi ve genel bakımı yapıldı. Bakımların tamamlanmasının ardından gemiler Messina’ya doğru yola çıktılar.

Birinci Dünya Savaşı Goeben ve Breslau’nun takibi:

   II. Kayzer Wilhelm, savaş çıkması durumunda Goeben ve Breslau’nun ya batı Akdeniz’de akınlar yaparak Kuzey Afrika’daki Fransız askerlerinin Avrupa’ya dönmesini engellemesini, ya da Cebelitarık’tan geçip Atlas Okyanusu’na çıkarak Alman sularına dönmesini emretmişti. Hangisinin yapılacağı filo komutanının taktik duruma göre vereceği bir karardı.[8] 3 Ağustos 1914’te iki gemi Cezayir’e doğru yoldayken Amiral Souchon Almanya’nın Fransa’ya savaş ilan ettiği haberini aldı. Kayzer’in emrine uyan Goeben Philippeville (bugünkü Skikda, Cezayir) kentini 10 dakika boyunca bombaladı. Bu sırada Breslau da Bône (bugünkü Annaba) şehrini bombalamaktaydı. Kayzer’in emirlerini açıkça hiçe sayan amiraller Alfred von Tirpitz ve Hugo von Pohl, Kayzer’e bilgi vermeden Souchon’a bombardımanın ardından İstanbul’a hareket etme emri verdiler.

   Goeben’in İstanbul’a ulaşacak kadar kömürü olmaması sebebiyle Souchon, gemilerini Messina’ya yönlendirdi. Almanlar, İngiliz muharebe kruvazörleri HMS Indefatigable ve HMS Indomitable ile karşılaştılar, ancak Almanya henüz İngiltere ile savaşa girmediği için bir çatışma olmadı. İngiliz gemileri Goeben ve Breslau’yu takibe aldılar, fakat Almanlar İngilizlerden kaçmayı başararak 5 Ağustos’ta Messina’ya vardılar.

   Messina’da yakıt ikmali, İtalya’nın 2 Ağustos’ta tarafsızlığını ilan etmesi sebebiyle karmaşık bir hal aldı. Uluslararası kanunlara göre savaş gemileri tarafsız bir limanda en fazla 24 saat kalabilirdi. Limandaki Alman taraftarı İtalyan denizcilik otoritesi, Goeben ve Breslau’nun limanda 36 saat kalarak bir Alman kömür gemisinden kömür ikmali yapmalarına izin verdi. Fazladan geçirilen zaman dahi Goeben’in kömür depoları İstanbul’a ulaşacak kadar yakıtla doldurulamamıştı, bu sebepten Amiral Souchon Ege Denizi’nde bir başka Alman kömür gemisiyle bir buluşma ayarladı. Fransız komutan Amiral Lapeyrère’nin Almanların ya Akdeniz’den çıkış yapacağı ya da Pola’ya giderek Avusturya donanması ile buluşacağı düşüncesi sebebiyle Fransız Akdeniz filosu batı Akdeniz’de kaldı.

   Souchon’un iki gemisi, 6 Ağustos gününün erken saatlerinde Messina Boğazı’nın güneyinden geçerek limandan ayrılıp Doğu Akdeniz’e doğru yola çıktılar. Peşlerindeki iki İngiliz muharebe kruvazörü 100 mil gerilerindeydi, üçüncü İngiliz muharebe kruvazörü HMS Inflexible ise Bizerta, Tunus’ta kömür almaktaydı. Souchon’un yolundaki tek İngiliz kuvveti Tümamiral Ernest Troubridge komutasında zırhlı kruvazörler HMS Defence, HMS Black Prince, HMS Duke of Edinburgh ve HMS Warrior’dan oluşan 1. Kruvazör Filosu’ydu.

   Almanlar, Troubridge’i şaşırtmak amacıyla öncelikle Adriyatik Denizi’ne yöneldiler. İngiliz filosu, Almanları Adriyatik’in girişinde karşılamak için yola koyuldu. Hatasının farkına varan Troubridge, rotasını tersine çevirdi ve hafif kruvazör HMS Dublin ve iki destroyerine Almanlar üzerine torpido saldırısı yapma emrini verdi. Breslau’nun gözcülerinin İngiliz gemilerini farketmesi üzerine iki Alman gemisi de karanlıktan yararlanarak takipçilerinden kaçmayı başardılar. Goeben’in 28 cm’lik toplarına karşı elindeki dört eski zırhlı kruvazörle çıkmanın intihar olacağını düşünen Troubridge 7 Ağustos günü erken saatlerde kovalamacayı bıraktı. Souchon için İstanbul yolu böylece açılmış oldu.

   Goeben, Nakşa açıklarında kömür depolarını doldurdu. 10 Ağustos günü öğleden sonrası iki gemi Çanakkale Boğazı’na girerek bir Osmanlı öncü gemisi rehberliğinde Marmara Denizi’ni geçtiler. Tarafsızlık kurallarının çevresinden dolanmak için 16 Ağustos’ta Almanlar iki geminin Osmanlı Donanması’na katıldığını ilan ettiler. 23 Eylül’de Amiral Souchon Türk donanmasının komutasına getirildi. Goeben yeniden adlandırılarak Yavuz Sultan Selim, Breslau ise Midilli isimlerini aldılar. Gemilerin Alman mürettebatı Osmanlı üniformaları giydiler ve fes taktılar.

Karadeniz Operasyonları 1914

   İstinye’de demirleyen Yavuz Sultan Selim 29 Ekim’de Yavuz, Çarlık Rusyası’na karşı ilk operasyonuna çıkarak Sivastopol limanını bombaladı. Bombardıman sırasında Osmanlı İmparatorluğu henüz müttefik devletlerle savaşa girmemişti. Bombardıman sırasında 25.4 cm’lik (10 inç) bir top mermisi Yavuz’un arka bacasına isabet etti, ancak patlamadı ve önemsiz bir hasara yol açtı. Geminin aldığı başka iki isabet de küçük çaplı hasar yarattı. Yavuz ve eskortları bombardıman sırasında aktif olmayan bir Rus deniz mayını tarlasından geçtiler. Türk sularına dönüş yolunda Yavuz, Rus mayın gemisi Prut ile karşılaştı, ancak Prut güvertesindeki 700 mayınla kendini batırdı. Bu karşılaşma sırasında Prut’a eskortluk yapan Rus destroyeri Leytenant Puşçin ise Yavuz’un ikinci bataryasından açılan ateşten isabet eden iki 15 cm’lik mermi ile hasara uğratıldı. Bombardımana tepki olarak Rusya, 1 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederek Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na katılmasına sebep oldu. 3 Kasım’da Fransız ve İngiliz gemileri Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunma tabyalarını bombaladı, iki gün sonra da resmen savaş ilan ettiler. Frut ve Leytenant Puşçin gemilerinin başına gelenleri göz önünde bulunduran Rusya, tüm Karadeniz filosunu bir araya toplayarak Yavuz’un tüm donanma gemilerini teker teker batırmasının önüne geçmeye çalıştı.

   Yavuz ve Midilli, 18 Kasım’da Trabzon’un bombardımanından dönen Rus Karadeniz Filosu’yla Kırım’ın 17 deniz mili (31 km; 20 mil) açığında karşılaşarak Sarıç Burnu Muharebesi’ne girişti. Öğle saatleri olmasına rağmen hava sisliydi ve filoların büyük gemileri birbirlerini ilk başta göremediler. Rus Karadeniz Filosu, 1905 Rus-Japon Savaşı’nın deneyimiyle savaştan önce birçok geminin ateşinin bir ana gemi tarafından yönlendirilerek tek bir düşman üzerine yoğunlaştırılmasına dayanan bir savaş taktiği geliştirmişti. Rus zırhlısı Evstafi, filonun ana gemisi Ioann Zlatoust zırhlısı Yavuz’u görene dek ateş etmedi. Ana gemiden Evstafi’ye ulaşan hatalı atış komutları, geminin kendi hesabı olan 7.000 metreden 4.000 metre fazlasına göreydi, bu sebepten Evstafi, Yavuz dönüp ana bataryasından ateş etmeye başlamadan önce kendi hesaplarına göre ateş açtı. Rus gemisinin ilk salvosundan bir 12 inçlik mermi, Yavuz’un 15 cm’lik ikincil bataryalarından birinin kazamat zırhını kısmen delerek ateşlenmeye hazır cephanelerin bir kısmını havaya uçurdu ve silahın tüm mürettebatının ölümüne yol açan bir yangın başlattı. Toplam 13 mürettebat öldü, üç mürettebat ise yaralandı.

   Yavuz ateşe karşılık verdi ve Evstafi’yi orta bacasından vurdu; isabet eden mermi bacadan geçip ateş kontrol telsizinin antenini parçaladı. Telsiz bağlantısını kaybeden Evstafi, Ioann Zlatoust’un hatalı menzil ölçümünü düzeltemeyince filonun geri kalanı ya hatalı atış komutlarını kullandılar ya da Yavuz’u hiç göremediler ve hiçbir isabet kaydedemediler. Bu sırada Yavuz, Evstafi zırhlısını dört kez daha vurdu, mermilerden biri patlamadı. Tümamiral Wilhelm Souchon 14 dakikalık muharebenin ardından temas kesmeye karar verdi. Atılan 19 mermiden isabet eden dört 28 cm’lik (11 inç) mermi toplam 34 Rus mürettebatı öldürdü, 24’ünü yaraladı.

   Sonraki ay, 5-6 Aralık’ta Yavuz ve Midilli asker nakliye hatlarını korudu, 10 Aralık’ta ise Yavuz Batum’u bombaladı. 23 Aralık’ta Yavuz ve Hamidiye Kruvazörü üç taşıma gemisine Trabzon’a dek eskortluk yaptı. 26 Aralık’ta başka bir asker transferi operasyonundan dönerken Yavuz, İstanbul Boğazı girişinin bir deniz mili açığında bir mayına çarptı. Geminin sancak tarafında, komuta kulesinin altında patlayan mayın geminin teknesinde 50 metrekarelik bir delik açtı, ancak su geçirmez torpido bölmesi hasar görmedi. İki dakika sonra Yavuz bu kez iskele tarafından başka bir mayına çarptı. İkinci mayın iskele ana top bataryasının hemen ön kısmında 64 metrekarelik bir delik daha açtı. Su geçirmez bölmeler 30 cm kadar çöktü, ancak geminin daha fazla su almasını engelledi. Ancak gemi açılan iki delikten toplamda 600 ton su almıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Yavuz’un tamiri için yeterli büyüklükte bir tersane olmadığı için tamiratlar gemi etrafına geçici sandık barajlar kurularak ve gemideki su boşaltılarak gerçekleştirildi. Gemideki delikler betonla kapatıldı. Beton yamalar kalıcı tamirat yapılana dek birkaç yıl boyunca iş gördüler.

   Hâlâ hasarlı olan Yavuz, 28 Ocak ve 7 Şubat’ta iki kez Boğaziçi’nden çıkarak Rus donanmasından kaçması için Midilli’ye ve Hamidiye Kruvazörü’ne yardım etti. Daha sonra mayın hasarının tamiri için mayıs ayına dek tamirde kaldı.

1915

   1 Nisan’da Yavuz, tamiri tamamlanmadığı halde Midilli ile beraber bir kez daha İstanbul’dan ayrılarak Hamidiye ve Mecidiye kruvazörlerinin Odessa bombardıman görevinden dönüşlerinde korumaya gitti. Hamidiye ve Mecidiye, şiddetli akıntılar nedeniyle rotalarından 15 deniz mili saptılar, rota düzeltmesinin ardından Odessa’ya yöneldiler, ancak Mecidiye bir mayına çarparak batınca saldırı iptal edildi. Bu sıralarda Yavuz ve Midilli Sivastopol açıklarına varıp iki buharlı kargo gemisi batırdı. Rus filosu gün boyunca iki gemiyi takip etti, gün batımında ise birçok destroyeri torpido saldırısı için ana filodan bağımsız gönderdi. Sadece Gnevny destroyeri iki gemiye yeterince yaklaşıp bir torpido atışı yaptı, ancak ıskaladı. Yavuz ve Midilli İstanbul’a hasar görmeden döndüler.

   25 Nisan’da Rus donanması, müttefiklerin Gelibolu çıkarması ile aynı günde İstanbul Boğazı’nın girişindeki tabyaları bombaladı. İki gün sonra Yavuz, müttefik askerlerini bombalamak için Turgut Reis drednot-öncesi zırhlısı ile birlikte Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı. Şafakta HMS Queen Elizabeth tarafından salınan bir gözetleme balonu iki gemiyi bombardıman pozisyonu alırken tespit etti. Queen Elizabeth tarafından atılan ilk 15 cm’lik mermi Yavuz’un çok yakınına düşünce Yavuz ateş pozisyonundan çıkıp denize inen uçurumların yakınına yol aldı, bu sayede İngiliz gemisinin toplarının ateş alanından çıktı.[30] 30 Nisan’da Yavuz bir kez daha ateş açmak için pozisyon aldı, ancak bu kez de Çanakkale’deki Türk karargahını bombalamak içi pozisyon alan ön dretnot zırhlı HMS Lord Nelson tarafından görüldü. İngiliz gemisi Yavuz görüş alanından çıkana dek beş isabetsiz atış yapabildi.

   1 Mayıs günü Rus donanmasının İstanbul Boğazı girişindeki tabyaları bir kez daha bombalaması üzerine Yavuz, Beykoz koyuna doğru yola çıktı. 7 Mayıs civarı Yavuz bir kez daha Karadeniz’e açılarak Sivastopol’e dek Rus gemilerini aradı, ancak bulamadı. Ana toplarında az cephane kalması sebebiyle Sivastopol’ü bombalamadı. 10 Mayıs sabahı dönüş yolundayken gemi gözcüleri iki Rus ön-dretnotu olan Tri Sviatitelia ve Pantelimon gemilerini gördüler. Yavuz iki gemiyle çatışmaya girdi. Çatışmanın ilk 10 dakikasında Yavuz ciddi bir hasara yol açmayan iki isabet alınca Amiral Souchon çatışmayı keserek Rus hafif gemilerinin takibinde İstanbul’a yöneldi. Mayıs ayının ilerleyen günlerinde geminin 15 cm’lik toplarından ikisi kıyıda kullanılmak üzere gemiden söküldü. Kıç güvertedeki dört adet 8.8 cm’lik top da aynı zamanda gemiden söküldü, 1915 sonlarında bu silahlar yerine dört adet 8.8 cm’lik uçaksavar topu monte edilecekti.

   18 Temmuz’da Midilli bir kez daha mayına çarparak 600 ton su aldı. Hasarlı gemi Zonguldak’tan İstanbul’a kömür taşıyan konvoylara eskortluk edemeyecekti. Bu durum üzerine Yavuz eskortluk görevine getirildi. 10 Ağustos’ta Yavuz, Hamidiye ve üç torpido bot eşliğinde yol alan beş kömür gemisinde oluşan konvoyu koruma görevine çıktı. Yolculuk esnasında Rus denizaltısı Tyulen konvoya saldırarak kömür gemilerinde birini batırdı. Ertesi gün Tyulen ve başka bir denizaltı Yavuz’a saldırmayı denedi, ancak atış pozisyonu almayı başaramadılar.

   5 Eylül’de Rus destroyerleri Bystry ve Pronzitelni, Hamidiye ve iki torpido bot eşliğinde bir Türk konvoyuna saldırdılar. Hamidiye’nin 15 cm’lik topları çatışma sırasında görev dışı kalınca Yavuz çatışmaya gönderildi, ancak çok geç kalmıştı. Yavuz vardığında Türk kargo gemileri, Ruslar tarafından ele geçirilmemeleri amacıyla karaya oturtulmuştu.

   21 Eylül’de Yavuz, Türk kömür gemilerine saldıran üç Rus destroyerini uzaklaştırmak için bir kez daha İstanbul’dan demir aldı. Konvoy eskortluğu görevleri, 14 Kasım’da Rus denizaltısı Morzh İstanbul Boğazı’nın hemen girişinde Yavuz’a iki torpido ateşleyip neredeyse vurduğunda sona erdi. Amiral Souchon Yavuz’un karşı karşıya olduğu riskin çok fazla olması sebebiyle konvoy sistemini askıya aldı. Bunun yerine sadece Zonguldak’tan İstanbul’a bir gecede varabilecek kadar hızlı olan gemilerin yola çıkmasına izin verildi. Zonguldak’tan yola çıkan gemiler İstanbul Boğazı girişinde pusudaki denizaltılara karşı savunma sağlayacak olan torpido botlar ile buluşacaklardı. Yaz sonunda iki yeni Rus dretnotu İmperatritsa Mariya ve Imperatritsa Ekaterina Velikaya gemilerinin tamamlanması, Yavuz’un faaliyetini daha da zorlaştırdı.

1916-17

   Amiral Souchon, 8 Ocak’ta Yavuz’u Zonguldak’tan gelen boş bir taşıma gemisini bölgedeki Rus destroyerlerinden koruması için bölgeye gönderdi, ancak Ruslar Yavuz varmadan önce gemiyi batırdılar. Dönüş yolculuğunda Yavuz, Imperatritsa Ekaterina ile karşılaştı. İki gemi 18.500 metre mesafeden başlayarak topçu düellosuna giriştiler. Yavuz güneybatıya yöneldi ve çatışmanın ilk dört dakikasında ana toplarından beş salvo ateşledi. İki gemi de rakibini vurmayı başaramadı, ancak yakınına düşen mermilerin şarapnelleri Yavuz’a isabet etti.[38] Normalde Imperatritsa Ekaterina’dan çok daha hızlı olmasına rağmen Türk muharebe kruvazörünün teknesi bakımsızlıktan midye bağlamıştı ve pervane şaftları kötü durumdaydı. Yavuz, bu yüzden 23.5 knot (43.5 km/sa; 27.0 mph) hıza ulaşabilen güçlü Rus gemisinden kaçmakta zorlandı.

   Ruslar, Kafkasya’daki çatışmalarda ciddi miktarda Osmanlı toprağı ele geçirmişlerdi. Rus ordusunun daha fazla ilerlemesini engelleme amacıyla Yavuz, cepheye asker taşımakla görevlendirildi. 429 subay ve asker, bir dağ topçu bataryası, makineli tüfek ve havacılık birlikleri, 1000 tüfek ve 300 sandık cephane Yavuz tarafından 4 Şubat’ta Trabzon’a taşındı. 4 Mart’ta Rus donanması makineli tüfek ve atlarıyla beraber 2.100 asker gücünde bir birliği Pazar limanının iki yanına indirdiler. Türk birlikleri baskına uğramış, ilçeyi boşaltmak zorunda kalmışlardı. Bir diğer çıkarma da Trabzon’un 5 mil doğusundaki Kavata koyunda gerçekleşti. Haziran sonlarında Türkler karşı saldırıya geçerek Rus cephesini 35 kilometre (20 mil) kadar yardılar. Yavuz ve Midilli Türk saldırılarını desteklemek için birçok kıyı operasyonunda bulundular. 4 Temmuz’da Yavuz Tuapse limanını bombalayarak bir buharlı gemi ve bir motorlu uskuna batırdı. Türk gemileri, iki Rus dretnotu Sivastopol’den ayrılıp onlara saldırmadan geri dönebilmek için kuzeye yöneldiler. Gemiler İstanbul’a dönünce, Yavuz eylül ayına dek sürecek olan pervane şaftı bakımına alındı.

   Osmanlı’nın içinde bulunduğu kömür kıtlığı gittikçe kötüleşince, Amiral Souchon Yavuz ve Midilli’nin faaliyetlerine 1917 boyunca ara verme kararı aldı. Eylül ayında Koramiral Rebeur-Paschwitz Amiral Souchon’un yerine gemilerin komutasını aldı. Bolşevik devriminin ardından Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Aralık 1917’de ateşkes ilan edilmesi ve Mart 1918’de Brest Litovsk Barış Antlaşması’nın imzalanması sonucunda Anadolu’dan tekrar kömür sevkiyatı başladı.

1918

   20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli Koramiral Rebeur-Paschwitz komutasında Çanakkale Boğazı’ndan çıktılar. Rebeur-Paschwitz’un amacı Filistin cehpesindeki İtilaf Devletleri gemilerini kendi üzerine çekerek Türk askerlerini rahatlatmaktı. Boğaz çıkışında Yavuz, İmroz (Gökçeada) Deniz Muharebesi olarak adlandırılan çatışmada, Gökçeada’da demirli duran ve kendilerini koruması gereken ön-dretnotlar tarafından korunmayan iki İngiliz savaş gemisi HMS Raglan ve HMS M28’i gafil avlayarak batırdı. Rebeur-Paschwitz daha sonra Mondros Limanı’na saldırmaya karar verdi, orada İngiliz ön-dretnotu HMS Agamemnon Türk gemilerine saldırmak için istim alarak hazırlık yapıyordu. Yolculuk sırasında Midilli birçok mayına çarparak battı, Yavuz da üç mayına çarpmıştı. İngiliz destroyerleri HMS Lizard ve HMS Tigress’in takibi altında Çanakkale’ye doğru çekilen Yavuz, Çanakkale Boğazı girişinde Nağra Burnu dolaylarında bilinçli olarak karaya oturtuldu. İngilizler karaya oturmuş olan Yavuz’a Kraliyet Donanması Hava Kuvvetleri’nin 2. filosunun bombardıman uçaklarıyla saldırı düzenlediler ve iki isabet sağladılar, ancak uçakların attığı hafif bombalar gemiye ciddi bir hasar veremedi. Monitör tipi savaş gemisi HMS M17 24 Ocak gecesi Yavuz’a topçu ateşi açtı, ancak yalnızca on mermi attıktan sonra Türk sahil bataryalarının ateşinden kaçmak zorunda kaldı. HMS M17’den sonra HMS E14 denizaltısı gemiyi batırması için görevlendirildi, ancak geç kalmıştı; eski Alman ön-dretnotu Turgut Reis Yavuz’u kurtararak İstanbul’a kadar çekti. Yavuz ciddi bir hasar almıştı, bir kez daha gemi teknesini onarmak için geçici sandık barajlar kuruldu, tamiratlar 7 Ağustos-19 Ekim arası sürdü.

   Yavuz, Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalandıktan sonra 30 Mart 1918’de Osmanlı mütareke komisyonu üyelerini taşıyan gemilere Odessa’ya kadar eskortluk yaptı. İstanbul’a dönüşünün ardından mayıs ayında tekrar denize açılarak Sivastopol’e vardı, burada teknesi temizlendi ve tamir edildi. Yavuz ve birçok destroyer 28 Haziran’da kalan Sovyet savaş gemilerini enterne etmek üzere Novorossiysk’e doğru yola çıktı, ancak Türk gemileri vardıklarında Sovyet gemileri mürettebatları tarafından batırılmışlardı. Destroyerler bölgede kaldı, Yavuz ise Sivastopol’e döndü. 14 Temmuz’da gemi kuru havuza alını ve savaşın sonuna dek orada kaldı. Sivastopol’deyken teknenin altındaki midyeler temizlendi. Yavuz daha sonra İstanbul’a döndü, burada mayın hasarının tamiri için beton sandık barajlar kurularak 7 Ağustos-19 Ekim arası mayından hasar gören üç kısımdan biri tamir edildi.

   2 Kasım’da Alman donanması geminin mülkiyetini resmi olarak Türk hükümetine devretti. Sevr Antlaşması şartları gereği Yavuz’un savaş tazminatı olarak İngiliz Kraliyet Donanması’na teslim edilmesi gerekliydi. Ancak Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı dolayısıyla Sevr Anlaşması uygulanamadı. Türklerin Kurtuluş Savaşı’ndaki zaferi üzerine 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda ise yeni Türkiye Cumhuriyeti, Yavuz da dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun donanmasının büyük bir kısmını elde tutmayı başardı.

I. Dünya Savaşı sonrası ve Cumhuriyet dönemi:

   Türkiye tarafından 1920’ler boyunca ortaya konan birçok denizcilik politikası arasında tek tutarlı nokta, Yavuz’un onarılarak yeni cumhuriyetin donanmasının bayrak gemisi olmasıydı. Gemi 1926 yılına dek İzmit’te terk edilmiş bir durumda kaldı; sadece iki kazanı çalışır durumdaydı, hareket edemiyordu ve 1918 yılında çarptığı iki mayından kalan hasar hala tamir edilmemişti. Açık denizde batma riski çok fazla oluğu için Yavuz’u tamiratlar için başka bir ülkeye göndermek mümkün değildi, bu sebeple yeterli bütçe ayrıldıktan sonra Almanya’dan 26.000 tonluk bir yüzer havuz satın alındı. Aralık 1926’da Fransız şirketi Atelier et Chantiers de St. Nazaire-Penhöet ile geminin Gölcük Donanma Tersanesi’nde tam bir onarım ve yenilemeye girmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Tamiratlar 1927 yılında başladı, ancak tamiratlar esnasında yüzer havuzun birçok bölümü çöktü. Yavuz bu çökmeden hafif hasar gördü, yüzer havuzun tamiratı geminin onarım sürecinin uzamasına sebep oldu. Denizcilik Bakanı İhsan Eryavuz yüzer havuzun alımında yolsuzluk yapılmasına ilişkin soruşturma sonucunda görevden alındı ve milletvekilliği düşürüldü. Yolsuzluk iddiaları sonucunda gecikmeler arttı ve sonunda Denizcilik Bakanlığı lağvedildi. Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, yolsuzluk soruşturmasının ardından tüm donanma inşa programlarını yavaşlattı. Yavuz’un tamirinin devamı, Eylül 1928’de Yunan Donanması’nın Ege Denizi’nde yaptığı büyük çaplı tatbikatın ardından Türk hükümetinin Yunan deniz üstünlüğüne karşı önlem alma kararını vermesinden sonra önem kazandı. Türk hükümeti ayrıca İtalyan tersanelerine dört destroyer ve iki denizaltı siparişi verdi. Bunun üzerine Yunan hükümeti, Türklere 10 yıl boyunca deniz kuvvetlerinin sınırlandırılmasına ilişkin Washington Anlaşması benzeri bir anlaşma yapma teklifi sundu. Teklife göre Yavuz tekrar hizmete alınmayacak, Yunanlar ise iki yeni kruvazör inşa etme hakkına sahip olacaktı. Türk Hükümeti, Yavuz’u Sovyet Donanması’nın Karadeniz’deki gücünü dengelemek için kullanmayı hedeflediğini açıklayarak teklifi reddetti. Bu cevap üzerine Yunan hükümeti iki destroyer siparişi verdi.

   Geminin tamiratı sırasında geminin mayınlardan gördüğü hasar tamir edildi, deplasmanı 23.100 tona yükseltildi ve teknesi elden geçirildi. Uzunluğu yarım metre azalan geminin genişliği 10 cm kadar arttı. Modernizasyon kapsamında Yavuz’un buhar kazanları yenilendi ve ana topları için Fransa’dan alınan ateş kontrol sistemi kuruldu. Kazamatlarda yer alan iki 15 cm’lik top kaldırıldı. Jutland Muharebesi’nin ardından diğer devletler gemilerinin cephaneliklerini koruyan zırhları kalınlaştırma yoluna gittiler, ancak tamirat sırasında Yavuz’un cephaneliğini koruyan 5 cm’lik (2 inç) zırh koruması arttırılmadı. Yavuz 1930 yılında Türk Donanması’na tekrar katılarak donanmanın bayrak gemisi oldu. Onarım ve modernizasyonların ardından yapılan testlerde hız denemesinde beklenenden başarılı oldu, silah ve atış kontrol testleri de son derece başarılıydı. Yavuz’la beraber savaş grubunu oluşturacak dört destroyer de 1931 ve 1932 yıllarında hizmete alındılar; ancak bu destroyerlerin performansı tasarım özelliklerine hiçbir zaman ulaşamadı. Yavuz’un tekrar hizmete girmesi planları üzerine Sovyet Donanması Parizhskaya Kommuna zırhlısı ve Profintern hafif kruvazörünü 1929 sonlarında Baltık Denizi’nden Karadeniz’e transfer ederek Türk donanması ile eşitlik sağlamaya çalıştı.

   Geminin adı 1930 yılında resmi olarak Yavuz Sultan Selim’den Yavuz Selim’e, 1936’da ise Yavuz’a çevrildi. Yavuz, 1933’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’yü Varna’dan İstanbul’a taşıdı. Sonraki yıl Türkiye’yi ziyarete gelen İran Şahı’nı Trabzon’dan Samsun’a götürdü. 1938 yılında kısa bir yenilemeden geçen Yavuz, Kasım 1938’e Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşını İstanbul’dan İzmit’e taşıdı. 1937 yılında Yavuz ve donanmanın diğer gemileri İngiliz Donanma Ataşesi tarafından kısmen zayıf hava savunma silahları sebebiyle “modası geçmiş” olarak değerlendirildi. 1938’de Türk hükümeti donanmasını genişletme planlarına başladı. Bu planlara göre deniz filosu iki adet 10.000 tonluk kruvazör ve on iki destroyerden oluşacak, Yavuz ise 1945’te ikinci kruvazörün hizmete girmesine dek donanmada kalacaktı. Donanma ayrıca 1950-1960 yılları arasında 23.000 tonluk bir gemi daha inşa etmeyi planlıyordu. Hükümetin planları yaklaşan II. Dünya Savaşı sebebiyle tüm tersanelerin kendi ülkeleri için savaş gemisi üretmeye öncelik vermesinden dolayı uygulanamadı.

    Yavuz II. Dünya Savaşı boyunca hizmette kaldı. Kasım 1939’da Yavuz ve Parizhskaya Kommuna Karadeniz’deki en büyük iki gemiydi. Life dergisinin bir haberine göre Yavuz, Sovyet gemisinin bakımsız durumu sebebiyle Karadeniz’de üstün olan gemiydi. 1941 yılında geminin uçaksavar bataryaları güçlendirilerek dört 88 mm, on 40 mm ve dört 20 mm uçaksavar topu eklendi. Daha sonra bu rakamlar yirmi iki 40 mm ve yirmi dört 20 mm topa yükseltildi. Nisan 1946’da Amerikan zırhlısı USS Missouri, hafif kruvazör USS Providence ve destroyer USS Power, Türk büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşını İstanbul’a getirdiler. Yavuz gemileri İstanbul Boğazı girişinde karşıladı. Burada Yavuz ve Missouri 19’ar pare top atışı ile birbirlerini selamladılar. 1948’den sonra gemi Gölcük veya İzmit dolaylarında kaldı.

   Yavuz, 20 Aralık 1950’de aktif görevden alındı, 1952 yılında Türkiye’in NATO’ya üye olmasıyla B70 borda numarasını aldı ve 14 Kasım 1954’te donanma envanterinden düşüldü. Türk hükümeti 1963 yılında Alman hükümetine Yavuz’u satın almaları için teklifte bulundu, fakat teklif reddedildi. Türk hükümeti gemiyi 1971’de sökülmek üzere M.K.E. Seyman’a sattı. 7 Haziran 1973’te söküm alanına çekilen Yavuz, Şubat 1976’da tam olarak sökülmüştü. Söküldüğü zaman, tüm dünya donanmalarında kalan tek drednottu.

Kaynak: Wikipedia

Devletçilik nedir?

Devleti tek bir kelimeyle ifade edersek, halkın oluşturduğu birlik denebilir. Bu birlik onu oluşturan halkı ve gelecek nesilleri korumalı, gözetmelidir. Halk için en iyi yaşam şartlarını ve güvenli bir gelecek sağlamalıdır. Bu nedenle doğru olan, halkın iyiliği için önce birliğin korunmasıdır.  

Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve “İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz.” felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir.

Atatürk bu ilkenin amacını “Bizim güttüğümüz Devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir.” diyerek açıklamaktadır.

Ziya Gökalp Türk töresi isimli eserinde, “il kelimesi eski Türkçede hem barış hem de devlet manasındadır. Gerçekten sosyal barış ile devlet aynı zamanda meydana gelebilen iki kurumdur. Bir cemiyette çatışma, kan davası ve çatışma kuralları yürürlükte ise, onda bir devlet niteliği bulunamaz. Devlet kan davasıyla iç çatışmaların bittiği yerde başlar. Devletin halk üzerindeki hakimiyeti ortaya çıkınca, özel olarak artık hak arama yollarına lüzum kalmaz. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, il; Türklerde hem bir din, hem bir devlet, hem de barışçılık ahlakı biçimlerinde oluştu.” sözleriyle devletin önemi ve değerine değinmiştir.

#ZiyaGökalp

Türk Töresi

Türk töresi: Türk örf adet ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü) , eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Divanü Lûgatit-Türkde töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile törü şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. Buna göre;

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve handır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Hanın teşebbüsleri ile gelişir. Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. Ancak buradan Hanın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağanın Budizmin kabulünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

İslamla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islam bilgini olan bir hükümdarın bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı El âdeti, Türkmen töresi olarak dile getirmişlerdir.

SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ

Orhun abidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.

İli tutup töreyi düzenlemiş.

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?

Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti.

Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lügatit-Türkde geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin baki olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: El kaldı törü kalmas.

Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de ordudur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslamiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayasından!

Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!

Atamın yuvasından, Keçilerkayasından,

Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!

Yine Çinliler Mete’den karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Hana şöyle derler. Bu Tung-hular, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!

Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE

Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgatit- Türk’de törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

Endik kişi?

El törü yetilsün

Toklu böri yetilsün

Kadhgu yeme savılsun.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.24 Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise Töre bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini törenin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin nevi şahsına münhasır bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

#Devletçilik
#GerçekTürk

Orhun Yazıtları

Göktürk Kitabeleri ya da Orhun Yazıtları, yazılışları M.S. 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır.

Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.

İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.

Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.

Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.

Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları.

Türk gururun ilâhi yüksekliği.

Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.

Türk içtimai hayatının ulvi tablosu.

Türk edebiyatının ilk şaheseri.

Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi.

Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.

Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil.

Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.

Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.

İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.

Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazıdır.

#TürkTöresi