İstiklal harbinde ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde, siyasi ve sosyal bazı rollerde bulunmuş, milletvekilliği yapmış aslen Tıbbiye mezunu bir doktor olan Rıza Nur kimdir? İyi midir? Kötü müdür? En çok kendi hayatını ve hatıralarını kaleme aldığı bir kitapla anılır. Ama işin içyüzü pek öyle değildir. Daha ziyade, Hayat ve Hatıratım başlığını bir kılıf olarak kullanan, hasetinden çatlayan, kötü niyetli bir adamın, Cumhuriyetimizin baş mimarlarına olan çok çirkin hakaretlerini ve kendi iç hezeyanlarını ortaya döken, kubura sıvanmış boka benzer bir izdir arkasından bıraktığı…
Önce Rıza Nur ve marifetlerini anlatmakla başlayalım…
“Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler.” Önce iyi taraflarından, ülkemiz ve milletimiz için yaptığı iyi şeylerinden, olmuş hayırlarından bahsedelim. Gerçi sonradan yediği haltlar ve yaptıkları bütün hayrını unutturacak ve hatta kendisinden nefret ettirtecek kadar vahim ama yine de muhakeme adil olsun. İstiklal Savaşı öncesinde ve esnasında, hazırlık ve icra aşamasında, bazı önemli görevlerde bulunmuş, sorumluluk almış, fayda sağlamış. Savaş esnasında cephe gerisinde hastane kurulmasından tutunda, yaralı neferlerimizin tedavisine kadar bir çok önemli hizmette bulunmuş. Kurtuluş savaşı hazırlıkları yapılırken, Rusya’dan silah, cephane ve maddi yardım istemeye gönderilen heyette, İsmet İnönü ile beraber görev almışlar. Uluslararası diplomaside çok başarılı olan bu ikilinin iknası sonucu, Rusların o fakir dönemlerinde, sırf boğazlar İtilaf Devletleri’nin eline geçmesin diye bize verdiği bir milyon altın, yokluğun açtığı yaralarımızı sarmış ve yine onların verdikleri rus tüfeklerinden attığımız mermilerle, yurdumuzu işgal eden düşmanların hakkından gelmişiz. Bu hizmette, bu yardımda unutulmaz… (Lakin İkinci dünya savaşını galip bitirdiği için götü kalkan Stalin; bizden Kars, Ardahan ve Artvin’i cebren istemeyeymiş, kendisinden bir nebze daha az nefret edebilirdik. Bugün amarikanın mübarek pohunu koklamak zorunda kalmamızın müsebbibi de bir yerde odur.)
İstiklal harbi neticelendikten sonra, cephede kazandığımız zaferi, masada da perçinlemek için, Lozan konferansına gönderilen heyette yine Rıza Nur ve İsmet İnönü başroldeymiş. Usta teknik direktörümüz Mustafa Kemal Paşa; galip takım bozulmaz ilkesiyle hareket ederek; Moskova’dan diplomatik zaferle dönen bu başarılı ikiliyi Lozan’a göndermiş. Taktik te, icrası da mükemmel başarılı olmuş. Özellikle Rıza Nur iki kez yapılan Lozan konferansına damgasını vurmuş. Çok iyi yabancı dil konuşması, yüksek genel kültürü ile diğer ülkelerin delegeleriyle kıran kırana çarpışmış, çirkeflik ve naletlikte üstüne adam olmadığından, karşısına kim çıksa duman etmiş. Koyu Türk düşmanı İngiliz delegesini (Lord Curzon) kahretmiş, yunan delegesi Venizelos’u resmen ağlatmış, ne söyledilerse bin misli cevap vermiş, onları dediklerine diyeceklerine pişman etmiş, ayıplarını yüzlerine vurmuş, planlarını bozmuş, tekrar savaş açarız diye tehdit etmişler; “açmazsanız şerefsizsiniz!” gibilerinden bilindik milli tepkimizi vermiş, restlerini almış. Sözün kısası resmen onunla baş edememişler ve Lozan mütarekesi de bizim için olabilecek en iyi şekilde sonuçlanmış. Buradan da Rıza Nur’a yıldızlı pekiyi veriyoruz. Cumhuriyet kurulduktan sonrada Sinop milletvekili olarak mecliste ve çeşitli bakanlıklarda devlete ve millete önemli hizmetlerde bulunmuş. Araştırmacılık ve yazarlık konusunda da oldukça marifetli olan Rıza Nur; Tıp ve Türk Milliyetçiliği hakkında önemli kitaplar yazmış ve eserler bırakmış. 14 ciltlik bir Türk Tarihi araştırması meydana getirmiş ki, oldukça ciddi bir eserdir. Derlendiği 1920 – 1930 arası dönemi ve zorluklarını göz önünde bulundurursak, takdir etmemek vicdansızlık olur. Buraya kadar çok iyi gelen Rıza Nur; onu iyi anmamızı sağlayacak olan hizmetlerini ve bu parlak siyasi kariyerini nasıl mahvetmiş, onu inceleyelim. Ya da bir insan kendini nasıl mahveder, onu görmek için ibret verici hikayesine geçelim.
Beşeri ilişkilerinde son derece agresif ve saldırgan olan bu adam, kendini haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak tanımlıyor. Onun haksızlıktan kast ettiği; “istediğini elde edememeye, ya da durumun ve gidişatın istediği gibi olmamasına tahammülünün olmaması” Böyle bir hal vuku bulduğunda resmen çileden çıkıyor. Dünyayı gözü görmüyor. Yani ormanda dolaşırken eline bir kıymık batsa, öfkesinden ormanı yakar… O derece gözü dönmüş biri olabiliyor. Hiç öyle olmadığını söylese de hırsının esiri olmuş, diğer insanlara karşı son derece haset, aynı zamanda aklına her şeyi getirebilen fesat birisi. Yazdıklarında sürekli kendini namuslu, şerefli biri olarak anlatan adam, yine yazdıklarında bir sürü namussuzluk ve şerefsizlik sayılabilecek yaptıklarından bahsediyor. Yazdıklarını okumadan mı yazmış, yoksa bir ilahi güç mü söyletmiş, onu ben tam çıkaramadım.
İstiklal Harbi kazanılmış, Cumhuriyet kurulmuş, zor günler geride kalmış, artık her şey iyiye gidiyorken, ne akla hikmetse birden u dönüşü yapıp dün beraber çalıştığı, birlik olduğu insanlara düşman kesiliyor. Bu çekememezlik neden? Böyle ucuz düşmanlık mı olur? O kadar kazanılmış başarıyı, emeği insan nasıl böyle bir çırpıda heba eder, akıl almıyor. Benim anladığım kadarıyla, hadisenin patlak verdiği nokta Atatürk’ün Nutkunu söylemesi… Bunun akabinde içinde patlayan haset fırtınası onun fesat duygularının zıvanasından çıkmasına neden oluyor. İstiklal harbinin kazanılmasının ve cumhuriyetin kurulmasının bütün şerefini Atatürk sahiplendi, bana bir şey bırakmadı gibilerinden serzenişte bulunuyorsa da, çok net belli olan bir şey var ki, iktidarı Mustafa Kemal kaptı, benden önce davrandı reis oldu diye çekememezliğinden veryansın ediyor. Kitabında Atatürk’e ve onun sağ kolu diye İnönü’ye akıl almaz hakaretler ediyor, iftiralar atıyor. Bunları yazarken o kadar ileri gidiyor ki; bu kadarını gavur etmez dersiniz. Kendimi bir örnek vermek zorunda hissediyorum. Muhterem Zübeyde hanımın namusuna laf söyleyecek kadar ileri gidiyor, Atatürk’e ettiği hakaretlerin haddi hesabı yok zaten, bu kadar küfür dolu bir kitaba ben ömrümde rastlamadım. Her ne kadar Atatürk’e İzmir’de suikast girişimi esnasında yurt dışında bulunuyor olsa da, her ne kadar bu olayın içindekilerden biri bana anlattı diye açıklamasını yapsa da, vukuatı haddinden fazla detayları ile bilmesi, insana bu işte onunda parmağı varmış, o yüzden evvelden yurt dışına kaçmış diye düşündürtüyor. Zaten Atatürk’ün Nutkunu söylemesinden hemen sonra bu Hayat ve Hatıratım’ı yazıp, 1960’tan sonra açılması koşuluyla İngiliz kütüphanesine vermesi, kaybetmiş bir adamın, giderayak düşmanına son bir zarar verme girişimi olarak anlaşılıyor. Ayrıca Atatürk’ün en güvendiği, adamı, arkadaşı, dostu olduğu içinde, İsmet İnönü ve ailesini hedef alan çok çirkin, söyleyenden tiksinti uyandırtan hakaret ve iftiralarını dizi dizi sıralıyor.
Kitabın her yerinde kendini methediyor. Sürekli kendini namuslu, şerefli, mert, dürüst biri olarak anlatıyor. Daha dün beraber olduğu yoldaşlarına ihanet eden, onların arkasından iğrenç hakaretler ve iftiralarda bulunan ve bunu yazdığı kitabını herkes öldükten sonra ortaya çıkarılması şartıyla, dünkü düşman bir ülke kütüphanesine veren kimse iken; kendini nasıl şerefli, nasıl mert, nasıl iyi insan olarak görüyor orası ilginç… Başkalarına öyle çirkin hakaretler ve iftiralar atarken kendi hakkındaki bazı gerçekleri de kendimi yazmış, yoksa bir ilahi elmi zorla yazdırmış orası da enteresan… Okul yıllarında bir erkeğe aşık olması, sarhoşken birilerinin onun ırzına geçmeye çalışmış olması, karısının morfinman, sadist ve ahlaksız olması (bir Fransız şöförle onu boynuzluyor) yurt dışında elçilik görevindeyken fahişelerle beraber olması, karısını aldatması, okuyana da nerde kaldı namus, şeref, ar, mertlik, dürüstlük diye düşündürtüyor…
Netice olarak;
Baştan aşağı içeriğiyle ulusal değerlerimize zarar verme maksadını taşıyan bu kitabın ve bir döneme ışık tutması maksadını aşan bu kötü niyetli yayının hiç olmaması bence daha iyi olur. Kronolojik olarak doğru dizilmiş olayların ve gelişmelerin arasına şeytanca yerleştirilmiş olan, hakaret, iftira ve çarpıtmalar insanda gerçekmiş hissi uyandırmayı amaçlıyor. İnsanları bu konuda uyarma gereğini duyuyorum. Sağ duyunuz, mantığınız ve dikkatiniz sağlam değilse, bu kişinin yazdıklarını okumayın, kötü etkilenebilirsiniz. Kendisi oldukça korozif bir karakter, sağlam adamı bozar. Ayrıca bir laf ta bunu tekrar tedavüle sokan için söylemeli. İçeriğinde bulunan ağır hakaret ve iftira kelimelerini metinden çıkartıp, sayfanın alt açıklama kısmına, yakın anlamıyla yazmak, bu kitabı kabul edilebilir ve okunabilir yapmıyor şekerim!
#CinselTercihlereSaygıDuymuyorum
