Kapanmadı O Mavi Gözler

   Bursa’da kaldığım zamanlardı. Bursaspor’un şampiyon olduğu yılın bir yıl öncesiydi. Yaz aylarında şehrin içi sıcaktan yanar kavrulurken, benim kaldığım evin serin esen yelleri vardı. Yaz sıcağına karşı en keyifli şey tatlı tatlı esen, serinleten yellerdi. Dünya para verip te alınan klimalar gerçekten insana o keyfi yaşatamaz. Kaldığımız evin muhteşem bir dağ manzarası vardı. 7. kattaki evin balkonuna çıktığım zaman, Uludağ karşıma iri kıyım, cüsseli bir adam gibi dikilir, boylu boyunca bütün görüş alanımı kaplardı. Manzara deyince insanın aklına hep bir denizi karşına almak gelir. Ama bir dağı karşına alıp onu seyretmek, üzerindeki detaylarına odaklanmak, onu anlamaya keşfetmeye çalışmak bana daha çekici gelmişti. Balkona çıktığımda elime aldığım çayı yudumlarken, 20 km uzaklıktaki dağın kıvrımlarında daha önceden görmediğin detaylar aramak ilginçti. Bazen tüm dikkatimi toplar, tam odaklanır, dağın bütün yüzünü yukarıya doğru geçen yollar bulur, sonra da şaşırırdım. Yahu bu yol dün burada yok muydu, dün niye göremedim diye… Ömrümde böylesine önü açık bir evde oturmamıştım. Bir sırtın üstüne konulmuş yüksek bir Toki konutuydu. İki kuzenim bir de ben beraber yaşıyorduk. Çok geniş ve büyük bir daireydi, dört oda bir salondu. Çok büyük bir salonu, büyük ve geniş yere kadar inen pencereleri vardı. Bu sayede içeri alabildiğince ışığı alır, bize yarı panaromik bir Bursa manzarası sağlardı. Daha binalar yeni tamamlandığından pek oturan da yoktu. Hatta biz binaya ilk taşınanlardık. 60 haneli binada epeyce bir zaman tek başımıza oturmuştuk. Koca apartman bizimmiş gibi gelirdi. Balkonunda dağa karşı mangal yapardık. Millet dağa mangal yapmaya giderdi. Biz gitmezdik, dağ bize gelirdi.

   İstanbul’daki işi gücü kapattıktan sonra kendimi Bursa’ya sürgün etmiştim. Çıktığım harpten kalan yaralarımı sarmak, biraz dinlenmek, biraz huzur bulmak için oraya gelmiştim. Ne yapacağıma daha sonra karar verebilmem için Yeşil Bursa bana istediğim şartları sağlamıştı. Kaldığım ev güzel, insanlar iyiydi. Aydınlık ferah bir evde iyi niyetli insanların yanında, hiç te beklemediğim kadar iyi şartlar altında yaşıyordum. Oysa ki işi kapatırken, bir şeyler sonlanırken acaba bu sonlanma nereye kadar gidecek diye endişeyle düşünürdüm. Çok ağır bir yenilgiden çıkmış, yorgun bir savaşçıyken, kaybetmenin üzüntüsü, o derin keder ve ağır utanç içerisinde başıma gelecekler için, aslında daha acı şeyler bekliyordum. Allah’ın biraz sevgili kulu olduğumu, her zorda kaldığımda Hızır’ın yetişmesinden biraz bilirdim ama o ağır yenilgi sonrasında başıma gelen iyi şeyler içinde aslında içim pek rahat değildi. Bana kalırsa bu kadar iyiliği hak etmiyordum. Utanç verici bir şekilde kaybetmiştim. Kurtarmak için o kadar emek verip, canla başla uğraştığım halde işyerimi düze çıkartamamıştım. O karşısında aciz kaldığım, ne kadar gayret etsem de bana aman vermeyen, her şeyimi elimden alan fırtına; beni sanki sessiz, sakin bir kumsala atmıştı. Ben neyle mücadele ettiğimi kavrayamamanın şaşkınlığını yaşıyorken, üstüne bir de beni neyin kolladığını anlayamamak eklenmişti. Savaş dışı kalmış bir askerdim. Yenilginin utancını, kahrını yaşıyor olmam gerekirken, balkona çıkıp ta Uludağ’a karşı içtiğim bir bardak çayda, değme zaferler kazanmış komutanların, zafer şerefine kaldırmış oldukları kadehlerin içindeki içkiden çok daha fazla lezzet vardı. Sanki kazananların zaferi anlamsız, benim yenilgim kutluydu.

   Kuzenlerim ben eve gelmeden iki ay kadar önce taşınmıştı. Henüz yeni gelmiş olmama rağmen, yerleşir yerleşmez hemen iş arama çalışmalarına başlamıştım. Keder ve sıkıntıdan kurtulmanın en iyi yolu çalışmaktır, onu eski tecrübelerimden iyi bilirdim. Çalışıp ta insan kendini zihnen ve bedenen yorduğunda, rahat uyur kendini didiklemekten vazgeçer. Gazeteler ve internet yoluyla bir yandan bana uygun bir iş bakıyordum. Fazla bir beklentim yoktu zaten, beni biraz meşgul etsin, bir de geçinmeme yetecek kadar para kazandırsın yeterdi. Arada sırada çıkan iş görüşmelerine gidiyor ama eli boş dönüyordum. Kariyer bilgilerimi ve mesleki tecrübelerimi döktüğüm kağıttaki yazanlar, genelde iş görüşmesine gittiğim yerdeki kişileri ürkütüyordu. İş hayatında aranan niteliklerin üzerinde olmak gibi bir dezavantajın olduğunu da orada öğrendim. Normalde mantık olarak tecrübeli ve donanımlı biri olmanın işe girmede olumlu etken olduğu düşünülür. Ama eğer fazla iyiyseniz, sizi işe alacak olan yönetici ve işletmeciler sizi ileriye yönelik bir tehdit ya da tehlike olarak görüp; bu iş yerine hiç adımını bile atmamalı diye düşünerek sizi içeri almayabiliyorlar. CV denen iki yapraklık kağıdı okuduklarında yüzlerinin renginin değişmesinden, sordukları sorulardan; endişeleri ve akıllarından geçenler kolayca anlaşılıyordu. Kusura bakmayın siz “Over qualify’sınız” diyeni de orada duymuş oldum.

   Ben eve yerleştikten bir kaç gün sonra, gündüz vakti, evde yalnız iken dairenin kapısının dışında kesilmeyen bir miyavlama sesi duymuştum. Ses kesilmeyince kapıya gitmiş, açınca onu karşımda görmüştüm. Kapıda beni görünce önce bir kaç saniye yüzüme bakmış, sonrasında hemen kapının aralığından içeri süzülmüştü. Rahatça içeri girişinden evin yabancısı olmadığı belli oluyordu. Girer girmez de küçük tuvaletin önünde durup miyavlayarak kapıyı açtırmak istemesi de içerde ne olduğunu bildiğini gösteriyordu. Kapıyı da açtırınca neden açtırdığının sebebi görünmüş oldu. Tuvalet kumu da, içi dolu mama tabağı da oradaydı. Belli ki bizim firari kızımız dışarda kendine yiyecek bulamamış, aç kalmıştı. Girer girmez mama tabağına iştahla yumulmuş, Dünyanın geri kalanını unutmuştu. Meğer kendisi de evin fertlerinden biriymiş. Ama ben bilmiyordum. Kuzenler bu yeni eve taşındıktan sonra, belki eve alışamadığından, belki de doğa çağırdığından firar edip ortadan kaybolmuştu. Şimdi de her nasılsa pişman olup ya da hatırlayıp geri dönmüştü.

   Çok güzel bir kediydi. Kır rengi öyle yumuşak tüyleri olan, pırıl pırıl, özel bir canlıydı. O renkteki bir kedide hiç görmediğim göz alıcı masmavi gözleri vardı. Etrafa tatlı tatlı, sevgiyle bakardı. Çevrede seyre değer başka bir şey bulamasam, durur onun gözlerini seyrederdim. Ben ona bakınca o da benden gözlerini ayırmaz, dikkat kesilir, beni incelerdi. Mavi gözlerindeki o tatlı bakışlarında, duyduğu sevgisini belli eden bir ışıltı vardı. O iki küçük masmavi göze baktıkça içim açılırdı, sevildiğimi hissederdim, ruhumu ferahlatırdı.

   Gündüzleri iki kuzenim de işe giderdi. Ben genelde evde yalnız kalırdım. Büyük kuzen tam zamanlı bir otomobil servisinde çalışıyordu. Küçük kuzen temsilcilik işindeydi. Bazı günler dışarı çıkmaz, işlerini evden yürütürdü. Hem alışkanlıktan hem de yorulmadığımdan, geç bile yatmış olsam erken kalkardım. Hem para kazanamıyoruz, bari adamlara yük olmayalım psikolojisinden, hem de bari biraz faydam dokunsun niyetimden, evin genel temizliği, market alışverişleri ve yemek işleri ile uğraşırdım. Yemek yapmayı da sevdiğimden, güzel şeyler ortaya çıkartırdım.

    Küçük kuzenin bir de dalkavuk arkadaşı vardı. O da temsilcilik işindeydi. Sıklıkla işten kaytarmak ya da vakit geçirmek için eve gelir, kıyafetlerini açar, don paça evde canı istediği gibi gezinir, Playstation da saatlerce futbol oynardı. Konuşması da, hal ve hareketleri de son derece samimiyetsiz ve can sıkıcıydı. Bu herifin nasıl bir hatırı var da, kuzen buna nasıl tahammül ediyor diye hayret ederdim. Gerçi biraz düşününce sorunun cevabına yaklaşıyordum. Küçük kuzen methedilmeyi, pohpohlanmayı biraz severdi. Eski zamanlardan da yanında böyle dalkavukları barındırdığına dair anılar gözümde canlanmıştı. Bu da onun kötü alışkanlığı diye düşünüp, gülüp geçmiştim.

   Evde herkesin ayrı odası, kendi odasında ayrı bilgisayarı vardı. Beraber bir şeyler yapmak istediğinde de, yalnız kalıp huzur bulmak istediğinde de ev her imkanı sağlıyordu. Spor odamız bile vardı. Dördüncü ve boş odayı da spor odası yapmıştık. Spor salonunu aratmayacak kadar alet ve ekipmanlarımız vardı. Düzenli spor yapıp, efor sarf ederek de kendimize bakıyorduk.

   Kedi de başlı başına evin fertlerinden biriydi. Kendi halinde evde gezinir, oynar, uyur, özgürce yaşardı. Sevimli, sıcak kanlı, insanlara sokulmayı seven, kendini sevdirmeye bayılan bir kediydi. Kesinlikle evin en keyifli parçasıydı. Onda, insanlar da eşine az rastlanır bir samimiyet ve sevecenlik vardı. Ev halkından birinin, canını biraz sıkkın hissetse yanına gelir, kucağına çıkar, kendini sevdirir, yumuşak ve parlak tüylerine dokunan ellerden, insanın negatif elektriğini alır, onu rahatlatırdı. Bazı sabahlar odanın kapısını açık bulursa, yatağa çıkar, usulca sokulup yanıma yatar, bazı zamanlarda mırlar, miyavlar hadi kalk sohbet edelim der gibi çağırırdı. Hiç kedi gibi değildi. Gerçekten çok özeldi. Bir kişiliği, karakteri vardı. Duyguları, değerleri vardı. Bir ruh taşıyordu. Mutluydu, mutluluğunu bize de geçirmeye çalışırdı. Yaşamaktan keyif alırdı. Keyfini de bizimle paylaşırdı. İlerleyen günlerde kedi ile dostluğumuz ve muhabbetimiz de pek artmıştı. Gönüllerimiz arasında sevgiden köprü kurulmuş, birbirimize bağlanmıştık. Ben daha çok evde durduğumdan ve ona da belki biraz fazla ilgi alaka gösterdiğimden, beni sevgide biraz kayırır hale gelmişti. Gördüğüm ilgiden, bana verdiği değerden çok memnundum, onunla evdeyken kendimi hiç yalnız hissetmezdim.

   Yine öyle sıcak bir Ağustos günü evde yalnızdım. Öğle yemeğini yedikten sonra odama çekilip uzanmıştım. Derken zil çaldı ve kapıya baktım. Kapıda o can sıkıcı sırıtmasıyla bizim dalkavuk duruyordu. Küçük kuzen şehir dışına çıkmıştı. Velinimetin evde yok demeye kalmadan, davetsizce kapıya doğru hamlesi ile karşılaşınca, biraz mecburiyetten, birazda utanma pazarı, “geç buyur bari” dercesine içeri sızabileceği kadar bir açıklık verdim. Memnuniyetle içeri dalarken, bende yarattığı hoşnutsuzluğun farkında bile değildi. Son derece pişkin bir şekilde kuzenin odasına gidip, onun şortlarından birini üzerine geçirdi ve salondaki plazma tv nin karşısına geçip hemen Playstation’ı açtı. Sözde bana ilgi ve alaka gösterir gibi samimiyetsiz bir şekilde halimi hatırımı da soruyordu. Hiç sormasan daha iyiydi diyemediğim için benzer bir samimiyetsizlikle cevaplamak zorunda kalmıştım. Salonda o varken orada bulunmaya tahammül etmenin zorluğundan, bir şey olursa ben odamdayım diyerek odama çekilmiştim. Biraz bilgisayara baktıktan sonra, öğle yemeğinin ve sıcaklığın etkisiyle rehavetin çöktüğünü ve yatağıma uzandığımı hatırlıyorum.

   Aradan geçen zamanın farkında olmadan, sıkıntılı bir şekilde ter içinde uyandığımı biliyorum. Ağzım kurumuş, üstüm başım terlemiş, sanki bir sıkıntıyla gözlerimi açmıştım. Sanki havada ters giden bir şeyler, ortamda bir rahatsızlık vardı. Önce banyoya yöneldim, yüzümü yıkayıp açılmak istedim. Sonrasında mutfağa, buzdolabına uğrayıp büyük bir bardak soğuk su içip kendimi, kendime getirdim. Kendime gelmeme rağmen, hem içimdeki, hem de ortamdaki sıkıntı devam ediyordu. Seziyordum, etrafta can sıkıcı bir şeyler vardı. Aramaya koyuldum, salonun kırmızı perdeleri rüzgardan uçuşuyordu. Dalkavuk hala iştahla kendi kaptırmış, Playstation oynuyordu. Salona girdiğimi görünce “aaa abi naber yaa uyudun mu?” falan diye laf attıysa da “ha evet” falan tarzı bir şey dedim, onunla çok ilgilenmedim. Aklım evin içinde ters giden bir şeyler arıyordu. Ne aradığımı bilmediğim şeyi bulamadım, salondan çıktım. Önce büyük kuzenin odasına, sonra spor odasına, sonra küçük kuzenin odasına, sonra tekrar kendi odama, banyoya, mutfağa baktım. Sezdiğim o kötü şeyin sinyali gitgide artıyordu. Ama hala onun ne olduğunu bulamamıştım. En son aklıma kedinin kullandığı küçük tuvalet geldi oraya da baktım, bir şey yoktu. Ama olan bir şey vardı emindim. Ya da olmayan bir şey diye düşündüm ve aklıma geldi. Kedi yoktu. Oysa akşam saatlerine yaklaşmıştık, uzun zaman odamda kalmıştım. “Bu kadar zaman sonra mutlaka yanıma gelir ya da beni bulurdu.” diye düşündüm. İçimi büsbütün bir sıkıntı kapladı. Hızla salona dönüp dalkavuğa sordum. “Kedi nerde?” Verdiği cevap üzerine Ağustos sıcağında ev buz kesti… “Abi ben oyun oynarken bana sırnaşıp rahatsız ediyordu. Ben de balkona çıkarttım.” Başımı kaldırıp baktım balkonun kapısı kapalıydı. İçime bir fenalık çöktü, korkuyla balkonun kapısına iliştim. Hızla ve endişeyle kapıyı açıp balkona çıktım. Balkonda bulmayı ümit ettiğim beni rahatlatacak şey yerine beni endişeden daha derin korkuya sevk edecek şeye doğru adım adım yaklaşıyordum. Kedi balkonda da yoktu. Bazen ben balkonda otururken o da yanıma gelir, balkon kenarının takriben 25 cm enindeki mermerine oturur, oradan aşağıyı seyrederdi. O orada keyifle otururken, bir şey olurda aşağı düşer diye benim ödüm kopardı. Onu oradan almaya çalışırsam belki ürker, ani bir hareket yapar da aşağı düşer diye korkar, o yüzden ilişemezdim. Ne de olsa o kediydi, yüksek yerlerde korkmadan gezebilir, durabilir diye kendimi avuturdum. Ama yine de aklıma şu geldi o balkon kenarına gelip te otururken, kendi hür irade ve keyfiyle gelip oturuyordu. Kimse onu bugüne kadar ne balkona ne de başka bir yere kapatmamıştı. Balkon her ne kadar günün o saati güneş almasa da, serin olsa da, yemeksiz, susuz saatlerce orada kalmak onu germiş, oradan kurtulmak istemiş olabilirdi. Bu düşüncenin üzerine bir de balkonun sağ tarafında iki metre kadar uzakta bulunan büyük kuzenin odasının açık penceresini görünce büsbütün korkmuştum. Belki o açık olan pencereye boşluk üzerinden atlayarak ulaşmaya çalışmış olabilirdi. Gerilerek atlamasına imkan verecek yer yoktu, kayma ihtimaline karşıda tutunabileceği bir yerde yoktu, cam kenarı da düz mermerdi. Aklımdan geçenlerle ürpererek balkon kenarına yaklaştım ve eğilerek istemeye istemeye başımı balkondan aşağı bakacak şekilde dışarıya doğru uzattım. Ve maalesef onu 20 metre aşağıda binanın ön cephe duvarı ile balkon çıkıntısının birleştiği köşede yatarken gördüm. Sarsıldım, elim ayağım titremeye başladı. Ses etmeye çalıştım sesim çıkmadı. Sanki minderin üzerine yatar gibi yanlamasına yatmış duruyordu. Neden sonra başının havada olduğunu fark ettim. Sanki yaşıyor gibiydi. Yaşadığına dair işareti görünce “KIZIM” diye çığlık attım. Sesimi duydu, başını tam yukarıya çevirdi, ama sesi çıkmadı. Onun üzerine aklım başıma geldi ve hemen salona geçtim. Dalkavuğa “Çabuk üzerini giyin, aşağıya in, kedi aşağıya düşmüş, onu hastaneye götüreceğiz.” dedim. Ne oldu ne bitti diye düşünmenin, üzülmenin, kızmanın, hesap sormanın zamanı değildi. Önce kedinin durumu ile ilgilenilmeliydi. Hesap sonra da sorulurdu. Bende hemen odama yöneldim, bir pantolon, bir tişört üzerime geçirdim, cüzdanımı ve telefonumu alıp, dışarı fırladım, tesadüf asansör de bizim kattaydı. Hemen ona atlayıp aşağıya inmeye başladım. Işık hızıyla inmesi gereken asansör sanki binayı dolaşa dolaşa iniyor bir türlü zemine gelmiyordu. Yedi katı sanki yarım saatte indim gibi gelmişti. Asansör zemine oturunca ok gibi fırladım. Koşarak binadan çıkıp, sağ taraftaki köşeyi dönünce, o kahredici manzarayla burun buruna geldim. Yaşıyordu ama düştüğü belliydi. Yanlamasına yatmış, başı havada bana bakıyordu. Ama hareket edememesinden düştüğünü anlamıştım. Çünkü iyi olsaydı beni görünce mutlaka yerinden doğrulur, bana doğru koşardı. Ama kımıldayamamıştı, garibim sesini bile çıkartamıyordu. Bir insana anlamsız gelen miyav sesi meğer ne kadar anlamlıymış. Onu bir duysam bana müjde gibi gelecekti. Ama yok olmadı, o ses çıkmadı. Onu yerinden kımıldatmadan önce dikkatle inceledim. Sakindi, canı yanıyor gibi değildi. Başını sağa sola çeviriyor ama şuursuz bakıyordu. Beni tanıyor gibi bile değildi. Sanki şoktaydı. Ağzının sağ yanında bir kaç damla kan vardı. Onu görünce artık her şeyden emin oldum ve artık saniye kaybetmemek gerektiğini anladım. Sonrasında onu incitmeyecek şekilde destekli tutarak kaldırdım. Binanın önünde duran, dalkavuğun arabasına doğru koşar adım yöneldim. O esnada dalkavukta binadan çıkmıştı. Hiç konuşmadan arabaya doğru yöneldik ve binip hareket ettik. Hareket ederken “Kaybedecek vakit yok, bildiğin en yakın hayvan hastanesi ya da veterinere gidiyoruz bas gaza” dedim. O da, hemen 10 dakika mesafede iyi bir semt olduğunu ve o semtte iyi bir veteriner olduğunu söyledi. Hızla oraya doğru yol almaya başladık. Kedi kucağımda o üzücü mahzun haliyle oturuyordu. Hala tek ses çıkartmamıştı. Başını sağa sola çeviriyor, o masmavi gözlerle dünyaya anlamsız anlamsız bakıyordu. Etrafındaki hiç bir şeyin farkında değildi. Az bir zaman sonra veterinerin dükkanına vardık. Hızlıca bizi karşılayan veterinerin sekreterine durumu anlattık. Maalesef veteriner başka bir yere gitmişti, yoktu. Kadıncağızın yüzünü de keder kaplamıştı. Hem kedinin durumundan, hem de yardım edememenin verdiği çaresizlikten kadıncağız da ızdıraba boğulmuştu. Ama yine de bizden önce kendini toparladı ve bizi doğru yönlendirdi. Bakın dedi saat yediye geliyor, bu saatten sonra açık veteriner bulma şansınız zor, hem bulsanız bile böyle düşme vakalarında veterinerler çok fazla bir şey yapamaz, belki bir operasyon ya da film çekmek gerekebilir. O yüzden siz veterinerlik fakültesine gidin, orada her türlü donanım vardır. Üstelik nöbetçi veteriner de vardır. İnşallah bu güzel kızı orada kurtarma imkanınız olur diye anlattı. Bunun üzerine bizim için tekrar umut ışığı doğdu ve hemen arabaya atlayıp veterinerlik fakültesine doğru uçarcasına yol almaya başladık. O bayan da dükkandaki konuşmamız üzerine sormuştu. Düşmenin üstünden sonra kustu mu diye? Yok hayır demiştik. Bunu bir iyiye işaret olarak yorumlamıştık. Dalkavukla ikimizin de aklında bu vardı. Bunun olmamasını bir iyiye işaret ve teselli olarak görüyorduk. Ama maalesef ki arabayla fakültenin kapısından içeri girerken o elimizdeki teselliyi de kaybettik. Arabamızı park edip, hızlıca binadan içeri girip bize yardımcı olacak birilerini bulmaya çalıştık. Saat 19:30 civarıydı ve ortalıkta pek kimse yoktu. Ama yine de o esnada rastladığımız insanlar, ellerimde duran kedinin durumunu görünce olayın vahametini anlıyor, bir şey sormadan, yardımı dokunacak en doğru kişiyi bulmaya çalışıyorlardı. Herkes son derece yardımcıydı, bizim için seferber oluyorlardı. Ama yine maalesef saat geç olduğundan, binadaki veterinerlerin hepsi çıkmıştı. Nöbetçi olarak sadece bir tane son sınıf öğrencisi veteriner adayı vardı. O da kısa zaman içerisinde bulundu ve hemen bizi muayenehanesine aldı. Hemen hızlıca olayın hikayesini dinlerken, kararını verdi ve yapılacak şeylerle ilgili süreci başlattı. “Öncelikle narkoz verip, onu uyutacağız ve fiziksel muayenesini yapacağız, çünkü kızımız bu haliyle canı yanabileceğinden onu muayene etmemize izin vermeyebilir. Sonrasında filmini de çekip durumundan emin olacağız.” diye konuştu. Onun bu ne yapacağından emin hali ve istekli davranması beni ziyadesiyle memnun etmişti. Kedimizi kurtaracak bir kişi varsa o da bu veteriner hanımdır, Allah’a şükür doğru kişiyi bulduk diye içimden geçirmiştim. Kedimize narkoz iğnesi yapıldıktan kısa bir süre sonra kendinden geçti. Ama enteresan bir durum vardı. O masmavi gözleri kapanacak yere büsbütün faltaşı gibi açılmıştı. Her saniyesini pür dikkat izlediğimden tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi fark eden veteriner hanım hemen beni bilgilendirdi. Meğer narkoz etkisi altındayken kedilerin gözleri kapanmazmış hep açık kalırmış, bunu da öğrenmiş olduk. Sonrasında veteriner hanım elleriyle kediyi fiziksel muayeneye başladı. Önce ayak ve bacak kemiklerini elleriyle muayene etti. Maalesef sağ ön bacağını muayene ederken yüzünde bir üzüntü belirdi. Sağ ön bacağında kırık var derken yüzü asılmıştı. Sonra kafa ve yüz bölgesini muayene ederken ağzının yanındaki küçük kan izini ve ağzının iç kısmını inceledi. Sonrada teşhisini koydu, kafatası ve çenesinde bir kırık görünmüyor ama muhtemelen ilk düştüğünde sağ ön ayağını ve çenesini yere vurmuş diye düşündü. Sonra gövdesinde ve omurgasında ellerini dolaştırarak bir aksaklık aradı. “Çok şükür burada bir şey görünmüyor.” diyerek bir nebze olsun rahat nefes aldı. Tam muayene sırasında küçük kuzen de gelmişti. O da kedinin o halini görünce sarsılmıştı. Belli etmemeye çalışsa da ağır bir darbe almış boksör gibiydi. Devam ediyordu ama hali hal değildi. Veteriner hanım fiziksel muayenenin bitmesi ile beraber şimdi hemen filmini çekelim diyerek, kediyi alıp röntgen odasına yöneldi. Giderken bir yandan da bize izahatlerde bulunuyordu. Biz de sürekli sorular soruyorduk. En başta yüksekten düşse bile kediye bir şey olmaz diye aklımızda yer etmiş bir şey vardı. Ve kedi hep dört ayak üstüne düşer diye bilirdik. “Bunlar doğru mu?” diye merakla veteriner hanıma sorduk. “Kısmen doğru olabilir.” diye cevapladı. “Kedinin vücudu ve omurgası muhakkak daha elastiktir ve düşmeye karşı korunaklıdır. Ama yedi kat yaklaşık 20 metre yapar, 20 metrede çok fazla bir yükseklik. İnşallah kedimiz kurtulur ama dördüncü kattan düşerek bacakları kırılan ve alçıya alınan kediler görmüştüm dedi. Ve “maalesef böyle vakalar yaşanabiliyor.” dedi. “Kedi kolay kolay o mesafeden düşmez, ama bazen akılsızca şeyler yapabilirler, başka bir yere atlamak için ya da bir kuşun, kelebeğin peşinden onu yakalamak için boşluğa uçmak gibi şeyler yapabilirler.” diye anlattı. “Muhtemelen kediniz de o açık olduğunu gördüğü cama doğru atlayarak şansını denedi ama işte kedi böyle durumlarda çok mantıklı davranmayabilir. Hayatıyla kumar oynayabilir, dikkatli olmanız gerek.” diyerek açıkladı. Röntgen odasına geldiğimizde “Birinizin bana yardım etmesi gerek, tek başıma kedinin filmlerini çekemem, biriniz onu gösterdiğim uygun pozisyonda tutmalı ki, ben de bu sayede röntgenini çekebileyim.” diye anlattı. Hemen o göreve ben talip oldum, siz dışarda bekleyin diyerek diğerlerini uyardı, içeri girince “Şu kurşun yeleği giymeniz gerekiyor.” diyerek beni uyardı. Ortamdaki radyasyondan etkilenmemek için vücudun önünü tümüyle kaplayan, oldukça ağır bir kurşun yelek giyiliyordu. Koruyucu yeleklerimizi giydikten sonra, düz bir tablanın üzerinde, veteriner hanımın istediği şekilde kediyi tutarak, çevirerek bir kaç tane röntgenini çektik. Sonrasında tekrar muayenehaneye dönüp filmlerin çıkmasını bekledik. Biraz sonra veteriner hanım elinde filmlerle geldi. “Evet, sağ ön ayağı dışında vücudunda başka bir kırık yok gibi görünüyor. Ama yine de iç organlarının  durumu hakkında çok kesin bir fikir sahibi olamıyoruz.” dedi. “Bir yerinden kan ya da akıntı gelmemesi iyi ama yine de kusmuş olması pek iyi bir gösterge değil.” dedi. “Ayağının kırığını sarıp sabitledikten sonra tek yapabileceğimiz kendine gelmesini beklemek ve iyi olması için dua etmek.” diye ekledi. O an artık herkesin yürekleri birleşmişti. Herkesin gönlünden aynı dualar, aynı yakarışlar geçiyordu. Durumu insanların getirebileceği son noktaya kadar getirmiştik. Buradan ötesine artık biz geçemiyorduk.

    Kedinin tedavisi tamamlandıktan sonra, eve dönmek için hazırlanıyorken veteriner hanım son uyarılarını yaptı. “Bakın, bir kaç saat sonra narkozun etkisi geçecek ve kendine gelecek ve ondan sonrası çok önemli, muhtemelen uyandığında şoktan çıkmış olacak ve ciddi şekilde canı yanacak, o yüzden de ağlayabilir. Dayanıklı olmanız lazım, tekrar uyutmamız ya da ağrı kesici vermemiz de uygun değil. Çünkü bu zayıf bünye böyle bir yükü kaldırmaz, onu hepten kaybedebiliriz. Ve ayrıca kediler bir yerlerinin bağlanmasına ya da sarılmasına tahammül edemezler, üzerindeki sargılardan kurtulmak için uğraşabilir, onu sakin tutmaya çalışın.” dedi. “İnşallah uyanır, yarına sağ salim çıkar o zaman tekrar getirin başka neler yapabileceğimize bakalım. İyi akşamlar ve geçmiş olsun.” diyerek bizi uğurladı. Baygın kedimizle beraber eve hüzünlü bir şekilde döndük. Evde ona yumuşak bir yer hazırlayarak yatırdık, merak ve endişeyle kendine gelmesini beklemeye başladık. O gece evde her şeyin tadı kaçmıştı. Yüzler asıktı. Eve büyük bir keyifsizlik hakimdi.

   Birkaç saat sonra ara ara kuyruğunu kımıldattığını fark ettik. Galiba kendine geliyordu. Merak ve umutla beklemeye başladık. Sonra yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Başını kaldırdı. O güzel mavi gözleriyle etrafa şaşkın şakın bakmaya başladı. Bilinci yeni yeni yerine geliyordu, hala ne olduğunu anlayamamış, ne olduğunu kavramaya çalışıyordu. Onu merakla izleyen bizleri gördü. Bizi tanımıştı, gördüğüne memnun olmuş gibi bir hali vardı. Ancak işte ondan sonra, ona ne olduğunu hatırlatacak sancıları gelmeye başladı. Sinir sistemi uyanmıştı ve ona ne olduğunu söylüyordu artık… Acı çeken bedeni kasılıyor, kıvranıyor, ağlıyor bizimde yüreğimizi dağlıyordu. Ama yine de acıları onu salıp bırakmıyordu. Narin vücüdu çokta yorgun düşmüştü. Dayanacak gücü kalmamıştı. Az bir zaman sonra biraz sakinleşip, o masmavi gözleriyle bana bakmaya başladı. Artık her şeyin farkındaydı, ne olduğunu biliyordu, bundan sonra ne olacağını da anlamıştı. Az önce çektiği acıdan içinde fırtına kopan Karadeniz gibi çalkalanan gözleri; o an sabah melteminde Akdeniz gibi dümdüz ve alabildiğine masmaviydi. Durulmuştu, dinginleşmişti. Bana yine öyle sevgiyle bakıyordu. Gözlerinin ışıltısıyla aklımın içinde bana yazarak anlatıyordu sanki… “Beni kurtarmayı çok istedin, çok uğraştın ama olmadı. Hadi artık sende üzülme…” diyordu. “ Bende seni çok sevdim, gitmek istemiyorum ama gitmeliyim, bu üzücü ama senin de beni ne kadar sevdiğini biliyorum. İşte bu güzel bir şey, bu beni rahatlatıyor.” diyordu yazdıklarında…

Hadi üzülme artık diye yinelerken feri söndü, ama kapanmadı o mavi gözler…

Rengi soldu, donuklaştı ama kapanmadı o mavi gözler…

Anlatmayı bıraktı, iletişimi kesti ama kapanmadı o mavi gözler…

Canı gitti, ruhunu teslim etti ama kapanmadı.

Açık kaldı o mavi gözler…

#gerçekhikayeler

Tumblr versiyonu için tıklayın…

Yayınlayan

Gerçekçi Yaklaşım

Kitle güdücülere inanmayan, algıcı takımına kulak asmayan, başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı kabul etmeyen, kendi analizlerine, gözlemlerine ve değerlendirmelerine güvenen, kendi çıkardığı sonuçlara göre yönünü belirleyen, kendi yolunda giden, yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen, sonuçlarına katlanan, kendi kaderini kendi çizen, olmadı bir daha çizen, o da olmadı bir daha çizen, yine de devam eden, gerçeğin peşinde… Gördüğüm kadarıyla bir tek ben varım.

Bir Cevap Yazın