Sen Türk olduğunu unutsan da düşmanın asla unutmaz!

   Bundan beş yıl kadar önce dış ticaret konusunda çalışıyordum. O dönemde sıklıkla ortadoğu ülkelerine ticari ziyaretlerde bulunurdum. Bir ara sıklıkla İrana gider olmuştum. Başta Tahran olmak üzere İranın pek çok şehrinde bulundum. İşgörüşmelerinden arta kalan zamanlarda, caddelerinde, çarşılarında gezdim, dolaştım. İnsanlarıyla sosyalleştim, yaşantılarını gördüm, izledim. İranlılarla ilgili herhangi bir olumsuz kanaatim olmadı. Çoğunlukla yalnız gezmeme rağmen güvenlikle ilgili bir sıkıntı yaşamadım.Gerek iş ilişkisinde bulunduğum insanlar gerekse sokakta, alışverişte karşılaştığım insanlar arasında canımı sıkacak pek bir olaya şahit olmadım. Hatta yine sıklıkla gittiğim arap ülkelerinde yüz göz olduğum araplardan çok daha samimi ve iyiniyetlilerdi diyebilirim. Dolayısıyla İran’da Türk olduğumu saklamakla ilgili hiç bir gayrette bulunmadım. Çarşıda, otelde, takside karşılaştığım insanlara ilk diyaloğu kurarken genelde “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” şeklinde giriş yapardım. Tahranda o kadar çok Türkçe bilen kişiyle karşılaştımki neredeyse hiç ingilizce kullanmam gerekmedi. Tahrandaki nüfusun %40 gibi bir bölümü ucundan kıyısından Türk’le ilintilidir derlerdi ki doğruymuş. Gerçektende İran’da Türkçe yetiyor onu kesin olarak söyleyebilirim.

   Muhtemelen Tahran’ı üçüncü ya da dördüncü ziyaretimdi. Artık şehre iyice alışmış, pervasızca çıkıp geziyordum. Kaldığım otelde Türk Büyükelçiliğinin yakınında bir yerdi öyle hatırlıyorum. Otele gelip giderken, bir alt caddesinde bir yarı salaş görünümlü bir pizzacı gözüme ilişmişti. Pizzayı da severim, bir akşamda burada yiyeyim diye gözüme kestirmiştim.

   Neyse bir akşam üzeri atıştırmak için otelden çıktım doğruca o gözüme kestirdiğim pizzacıya gittim. İçeri girdiğimde vasat bir mahalle pidecisi görünümünde bir yerdi. Dükkanı ortadan bölen kasa bankosu ve teşhir dolabının arkasında fırın ve mutfak bölümü vardı. Dükkanda iki kişi vardı. Biri kasada duran çelimsiz biri diğeride arkada fırının önünde duran başında kirli beyaz bir kep olan fırıncı.

   Kasadaki sıska elemanın yanına yaklaşıp yine her zamanki gibi açılış cümlemle “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” diye giriş yaptım. Elemanın yüzünde birden güller açtı pişmiş kelle gibi sırıtarak konuşmaya başladı. “Abey hoşgeldin, İstanbuldanmısın falan filan diye peşpeşe aksanlı bozuk Türkçesiyle sorular sormaya başladı. İlk başta eleman sempatik gelmişti o yüzden bende samimi davrandım. Yok Türk dizilerini çok seviyoruz, keşke bizde İstanbula gidebilsek falan filan diye bir sürü name yaptı. İki, üç dakikalık konuşmanın ardından ancak bir karışık pizza siparişi verebildim. Dükkanın içini pek beğenmediğimden paket söyledim, alıp otelde odamda yerim diye düşünmüştüm.

   Tam sıska eleman muhabbeti uzatmak istercesine bir şeyler daha söylemeye çalışıyordu ki, arkadaki fırıncının sesi duyuldu. Ağzından çıkan sözlerle birden içeride soğuk hava esti. İrkildim, kendime geldim. Beynim anında olaya tepki vermiş ve işlemci hızını on katına çıkartarak, olasılıkları hesaplıyor, yapılacakları, söylenecekleri ve izlenecek stratejiyi belirlemeye çalışıyordu.

   Fırıncının bana dönerek söylediği şey; “kürtleri öldiriyorsiz” şeklinde bir sataşmaydı. Dükkanına müşteri olarak gelen birini taciz etmeyi bir fırsat olarak görmüştü.

   Duymamazlıktan gelsem, arkamı dönüp gitsem olmazdı. Gavurun dükkanında da olsam Türk gururum buna izin vermezdi. O lafın altında kalmaya da katlanamazdım. Hepsi bir kaç saniye süren sessizlik anında ne yapacağıma ve ne söyleyeceğime karar verip uygulamaya koyuldum.

   “Yok öyle bir şey, o söylediğiniz menfaat amaçlı propaganda, siz izlediğiniz televizyon kanallarını değiştirin” dedim. Sonrada direk kasiyere dönüp sertçe kaç para dedim. Söylediği paranın fazlasını verip, direk arkamı döndüm, dükkandan dışarı bakan sandalyelerden birine 90derece açıyla oturarak, dışarıyı bakıyormuş gibi yaparken, bakış açımın ölü noktasından da o fırıncı gözleyerek beklemeye koyuldum.

   Artık ne olacaksa olacak modunda bekliyordum, ona göre karşılık verecektim. Belki bıçak gibi kesip atmam, belki de yaptığım sert manevra etkili oldu. Sıskayla aralarında fısırdaştıklarını seziyordum, göz ucuyla da izliyordum. Ama fırıncıdan başka bir girişim gelmedi. O esnada da dükkana başka müşterilerde geldi. Ortamda ki gerginlik biraz daha azaldı.

   Sıkıntılı geçen 20 dakikalık bir bekleme süresinden sonra sıska, “abey paketin hazır” diye seslendi. Kalkıp paketimi aldım ve hiç bir şey demeden dönüp arkamı çıkıp gittim. O pizzayı da otele dönüş yolunda karşıma çıkan ilk çöp konteynerine attım. Dükkanına gelen müşteriyi taciz edecek kadar gözüdönmüş birinin el sürdüğü pizzayı yiyecek değildim.

Yabancı bir ülkede, çoğunluğun iyi davranışlarına bakarak Türk olduğumu unutmuştum. Öylece kendimi salmış, rahat hareket ediyordum. İşte o an Elçibey’in o sözleri kulaklarımda çınladı. “Sen Türk olduğunu unutsan da, düşmanın asla unutmaz!” Unutma! Türk’ün varlığından rahatsız olan azınlıklardan her yerde var, hep te olmaya devam edecekler.

#SevilmediğinYer

Sevilmediğin Yer

2009 Yazının sonlarıydı… Bursa’da kalıyorken tamamladığım Rusça kursunun ilk kurunun ardından, biraz da konuşma pratiği yapmak maksadıyla, Doğu bloğu ülkelerinin, özellikle de Rusların yoğun olarak kullanmakta olduğu, sosyal paylaşım ağı, “mail.ru”ya girerek profil oluşturmuştum. Yeni üye olduğum sistemde, konuşacağım birilerini arıyorken, bir yandan benim hazırladığım profile de bakanlar oluyordu. Enteresan olanı, benim profilime bakan ilk kişi; sonradan “Benim gelmemi mi bekliyordu?” diye düşündürten kişiydi. İlk gördüğüm profil fotoğrafında, makyajsız, kendisi güzel, parıldayan bir yüz, seni gördüm der gibi bakan ışıltılı mavi gözler vardı. Camekân çatısından aldığı kuvvetli gün ışığıyla, krem rengi taş duvarları, içerisinde ampul yanıyormuşcasına etrafı aydınlatan, görkemli bir yapının içerisinde çekilmişti bu resim. Aydınlığın ortasında, benim karanlıkta saklayacak bir şeyim yok dercesine duran korkusuz bir kadın vardı o fotoğrafta…

“Ne güzel yüzün var.” demek geldi içimden. Dedim de… Memnuniyetini bildiren ve “Sen de iyi görünüyorsun.” şeklinde gelen bir karşılıktan sonra, mesajlaşma süreci başlamış oldu. Ama yine bir enteresanlık, neden ona ilk mesajımı, öğrenmekte olduğum Rusça değil de, iyi bildiğim İngilizce göndermiştim. Gelen cevabın da İngilizce olmasıyla beraber akıcı bir muhabbet başlamıştı. Sanki bütün olacaklar, yaşanacaklar kurgulanmıştı. Benim doğru zamanda ve doğru yerde olmamla dünyayı döndürecek kadar büyük olan zamanın çarkları harekete geçmiş, süreç başlamıştı.

Meğer o da İngilizce kursuna gidiyor ve İngilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş. Konuşarak pratik yapabileceği biriyle karşılaşmak, onu fazlasıyla memnun etmiş. Konuşacağı kişinin de uzak bir ülkede olması nedeniyle, kendini daha da rahat hissetmiş. O zamana kadar ülkesi dışına hiç çıkmamış olan bu genç kadın için, başka bir ülkenin insanını tanımak da enteresan gelmiş. Zorluklarla geçirdiği üniversite yıllarından sonra geldiği Moskova’da, uzman olduğu alanda kariyerini ilerletirken, kendini ihmal ettiğini düşündüğü ve mutsuz olduğu bir dönemdeymiş. O yüzden bu karşılaşmayı hoş bir tesadüf olarak algılamış ve konuşmaya başlamış.

İlk hafta içersinde, gündüzleri çalıştığımız iş yerlerinden başlayan mesajlaşmalarımız, içeriği genişleyerek ve akşamları da içine katarak ilerliyordu. İlk hafta tamamlanmadan, tanıma ve kontrol süreci geçilmiş, Bursa ile Moskova arasında muhabbet köprüsü kurulmuştu.

İkinci haftaya gelinirken iki taraf da birbirini önemser olmuştu. İletişime ilk başladığımız mail.ru ağından başka, e-mail, cep telefonu ve skype gibi bilimum iletişim araçları da devreye sokularak cayır cayır bir iletişime geçilmişti. Mesajlar, e-mailler, aramalar, dosya transferleri, muhtelif paylaşım siteleri derken korkunç bir iletişime geçmiştik. Teknolojik olarak Allah ne verdiyse kullanılıyordu. Natalya sıkça İngilizce gramer hataları yapsa da, geniş kelime hazinesi ve cümleleri kullanma kabiliyeti ile çok net ve anlaşılırdı. Aramızda dörder şeritli iletişim otoyolu açılmıştı. Bilgi akışı sorunsuz sağlanıyordu.

Üçüncü hafta oluyorken, iki taraf da karşısındakinin pek de sıradan biri olmadığını anlamış, iyiden iyiye ciddiye almaya başlamıştı. İki tarafın da birbirine yönelttiği, şeytanın aklına gelmeyecek sorulara verdiği, kıvrak, zekâ ürünü cevaplar, usta manevralarla gelinen konular, kurulan tuzaklar ve tuzaklara düşülmeyişler yüzünden, iki taraf da birbirinin gücünden etkilenmeye başlamıştı.

İlk ay doluyorken hâlâ arkadaşlık sınırı aşılmış değildi. Ancak bu güçlerden, etkileşim olayı, durumu bir strateji savaşı ve sinir harbine doğru götürüyordu. İki tarafın da birbirine ilgisi kesindi, inkâr edilecek tarafı yoktu. Ama neden hâlâ arkadaşlık sınırı aşılamamıştı. Bu, Rus tarafında huzursuzluğa ve gerginliğe yol açıyordu. Karşısındaki bu tek kişilik ordu, neden hâlâ bu sınırın ardında oluşturduğu hattı bozmuyordu. Sınıra ciddi şekilde yığınak yapıyordu. Sefer hazırlığı yaptığı da belliydi. Ama neden hâlâ harekete geçmiyordu. Neden hâlâ arkadaş bandırasını indirip, erkek sancağını çekmemişti. Verdiği cevaplarda, çok kesin ve net olarak beraber olduğum biri yok diyen bu adam, yoksa bir yalancı mıydı? Onunla oyun mu oynuyordu? Yoksa evli miydi? Çizdiği profil, oluşturduğu intiba sahte miydi? Derdi neydi bu adamın, neden hâlâ niyetini belli etmiyordu? Yoksa… Yoksa olabilecek en kötü şey miydi olan?… Beni beğenmedi mi yoksa diye düşünüyordu ki!… Bunu aklına getirdiği için bile kendine kızdı. Olamazdı öyle bir şey…

Türk tarafında kendine güven ve rahatlık hâkimdi. Olayların akışını kendi istediği yöne çekmenin verdiği memnuniyetin yanında, ne yaptığını bilmenin verdiği, kendinden emin olma hissi, bu sağlam duruşu  sağlıyordu. Bir de karşı taraftan gelen yansımalardaki gerginlik, endişe ve kuşku dolu işaretler, karşı orduda çözülmelerin başladığını gösteriyordu. Bir kadının sinir sistemini felç eden “Yoksa beni beğenmiyor mu?” endişesinin karşı tarafta oluştuğu, yoğun şekilde fark ediliyordu. Bu şartlar altında fazla dayanamazdı. Olayların akışı Türk tarafı için kazanma trendine girmişti.

İlk aydan sonraki hafta, gerçekten de Rus tarafında çözülmeleri başlattı. İçinde sevgi biriken kalbin, kendini taşırma isteği, sevgisine karşılık bulma, sevilme, beğenilme, ilgi görme arzusu, onu iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Bu kadar zaman geçmesine, onca diyaloga, bunca paylaşıma rağmen adamın harekete geçmeyişi, onda endişeye neden olmuştu. Neredeyse bir aydır onu alıp götüren bu rüzgâr, ya artık esmezse? Ne olacaktı. İlerisini düşünememek zaten yeterince can sıkıyorken, bir de bitebileceğini düşünmek hepten felaketti. Aradaki mesafenin, karşılaşma ihtimaline olan negatif etkisi, ayrı ülkelerin, ayrı dünyalar kadar kavuşma ihtimalini imkânsızlaştırması da düşündükçe can sıkar hale gelmişti. Üstüne üstlük bir de kendi içinde yaşadığı sıkıntılar onu iyice ezmeye başlamıştı. İlgisini, sevgisini belli etmek isterken, kendini küçük düşürmekten korkuyor, ne yapsa olmuyor, ne dese olmuyordu. Ciddi ciddi sıkıntıdaydı. Çok net anlaşılıyordu.

Bu zaman zarfında, karşı tarafın çektiği sıkıntının farkında olan Türk tarafı, bu süreci daha fazla uzatmanın gereksiz ve sakıncalı olduğuna kanaat getirerek, harekete geçme kararı almıştı. “Bir tek kadın, erkeğe cenneti yaşatır, ama o kadının gururu kırılmamışsa…” gerçeğinin farkında olan, ilgi duyduğu kadının gururu incinsin istemeyen Türk tarafı; kendi göreceği cennet harap olmasın diye, yeni günün sabahıyla beraber taarruzunu başlattı…

Onu tanımaktan duyduğu memnuniyet, paylaşılanlardan duyduğu tatmin ne kadar müthiş olsa da içinde, bunların hepsini gölgede bırakacak bir başka şeyin olduğundan bahsetti. “Bugün sana seni sevmeye başladım diyorum, yarında sana seni seviyorum diyeceğim.” Sözleriyle ilan-ı aşk etti. Karşılık gelen cevaplardaki sevinç ve duyulan memnuniyet muhteşemdi. Önceden muhabbet taşıyan tırların vızır vızır geçtiği, aramızdaki iletişim oto yolundan, duygu ve sevgi yüklü araçlar geçmeye başlamıştı. Kimse ne olur, ne biter diye düşünmüyordu. Sanalda olsa, yeni başlayan ilişkinin, baharın gelişi gibi coşkusu vardı. Ötesini düşünen yoktu.

İzleyen günlerde muhabbet doruğa çıkmış, keyif verir hale gelmişti. Sabahki günaydın ve yatmadan önceki iyi geceler arasında gelip giden bir sürü mail, mesaj ve konuşmalarla yüzlerden eksilmeyen bir gülümseme vardı. Rus tarafında bile gelecekten yana pek bir kaygı yoktu. Bu kadar muhabbetin üstüne nasıl olsa bir gün bir yerde görüşülür, karşılaşılır diye ümitliydi. Türk tarafı yine bir adım öndeydi. Gereğinden fazla stratejik hareket eden, süreçleri planlayan Türk tarafı; çok önceden takvimi eline almış, değerlendirmelerini yapmış, neyi ne zaman yapacağından, neyi ne zaman söyleyeceğine kadar her şeyi kurgulamıştı. Türk tarafı, istediği şartların da oluşmasıyla beraber üçüncü süreci başlattı. Türkiye’de yaklaşmakta olan beş günlük bir dini tatil olduğunu, bu zaman zarfında çalışmayacağını ve eğer o da isterse bu dönemde gelip onu görmeyi arzuladığını söyledi.

Rus tarafı bunu büyük bir coşkuyla karşıladı. Ama inanmakta da zorlanıyordu. Tekrar tekrar sordu. “Gerçekten gelecek misin? Seni bu kadar kısa zamanda karşımda görebilecek miyim?” diye. Gün gün bir ay sonraki bayram tatiliyle ilgili planlar yapmaya koyuldular. Kurban bayramı cuma günü başlıyordu, perşembe günü arifeydi ve hafta sonuyla birleştiğinde beş günlük bir tatil oluyordu. Arife gününün takvimdeki karşılığı 26 Kasım’ın bir ilginç tarafı daha vardı. Benim doğum günümdü. Yani muhtemelen, ilk karşılaşmamız benim doğum günümde olacaktı, o da benim doğum günü hediyem…

Yerel bir otomotiv firmasının Moskova temsilciliğinde muhasebe şefi olarak çalışan Natalya’nın hafta sonları, tatildi. Üç kız arkadaşıyla beraber bir apartman dairesini paylaşıyordu. Moskova’da olmayı planladığım beş gün için otelde kalmayı daha uygun ve mantıklı gördüm. Her ne kadar aramızda güzel bir muhabbet başlamış olsa da, tanıyalı az zaman olan ve uzak ülkeden gelen birini, evinde ağırlamanın onun için de pek uygun olmayacağını, ayrıca evde yaşayan başka insanların da bu durumu pek hoş karşılamayacağını düşünerek, en uygununun otelde kalmak olduğuna karar vermiştim. Buna yönelik otel ve fiyat araştırmasını da yapmıştım. Ayrıca baktığım uçuş alternatiflerinden, Sabiha Gökçen’den saat 14.00 çıkışlı THY en uygunu görünüyordu. Moskova’ya uçuşu yaklaşık üç saat kadar süren uçağın, varışı yerel saatle 18.00 gibi gerçekleşiyordu. Benim hava alanından otele varmam bir saat gibi düşünüldüğünde, Natalya akşam iş çıkışı rahatlıkla benimle buluşabilirdi. Bu durumda yalnızca cuma günü için işyerinden izin alması gerekiyordu. Ana hatları belli olan planımı ona sundum. “Gelsem benimle kalır mısın? Cuma için işyerinden izin alabilir misin?” diye sordum. “Onların hiçbiri dert değil, sen yeter ki gel.” diye karşılık verdi. “Seni karşımda görmenin hayali bile beni mutlu ediyor. Gerçekleşmesi tek kelimeyle fantastik olur.” diyerek yaldızlı davetiyesini de gönderdi.

Tezkerenin de çıkmasıyla beraber, hemen pasaportumun geçmiş olan süresini uzattım, acente vasıtasıyla İstanbul’dan Rusya vizesini aldırttım ve uçak biletimi aldım. Son olarak karşılıklı konuşarak internetten beğendiğimiz otel için karar vererek yerimi ayırttım, ödemesini de yaptım. Bir haftada tüm işlemler halledilmiş geriye sadece üç hafta gibi beklenmesi gereken bir zaman dilimi kalmıştı. Konuşmaya başladığımız ilk günlerden bu yana geçen zamanı düşündüm. Hiçbir aşamasında en küçük bir pürüz ya da aksilikle karşılaşmamıştık. Süreç şıkır şıkır işliyordu. Sanki Tanrının torpilli kullarıydık; o da bu ilişkiyi destekliyordu. Uçarcasına geçmiştik her şeyin üzerinden…

Kavuşma gününü beklediğimiz üç haftalık süreç içerisinde, dünyevi meselelerimizi büyük ölçüde dondurmuştuk. Tamamen o güne odaklanmıştık. Yine konuşuyorduk, yine paylaşıyorduk ama ne o beni düşünüyordu ne ben onu… İkimiz de sadece o günü düşünüyorduk. Aklımız o güne gitmişti, biz günümüzde mahsur kalmıştık. Yine de günlerin geçişi o kadar zor olmadı. Birinin sonuna ötekinin başı çengelinden takıldı, çekildi gitti o yirmi gün…

Ve geldi beklenen gün… Sabah saatlerinde beni Bursa otogarına bırakan kuzenlerim, ilk defa gittiğim bir yabancı ülkede dikkatli olmam konusunda beni tekrar tekrar uyarırken, orada bulunacağım dört günlük sürenin de çok kısa olduğunu, “İnşallah elini tutarsın.” diyerek anlatmayı denediler. Otobüsle öğleden önce İstanbul’a vardıktan sonra, taksiyle Sabiha Gökçen havaalanına ulaştım. O gün bayram öncesi olması ve havaalanı personelinin iş aksatma eylemi yapması nedeniyle mahşeri bir kalabalık vardı. Yolcular gergin, çalışanlar gergindi. Her köşeden farklı dillerde, farklı bağırışlar, sitemler, küfürler duyuluyordu. O gergin ortama hiç aldırış etmeden, önce yurt dışı çıkış pulunu alarak, direk olarak check-in noktasına giden, sonra da hiç bitmeyecek gibi olan pasaport kontrol kuyruğuna giren, oradaki en sakin, en duruma hâkim yolcuydum. Küçük tekerlekli valizimi check-in de uçağa vermiştim. Artık o uçağın beni almadan gitme ihtimali yoktu. Bir tek benim için bile olsa, o uçak uçacaktı artık, onun rahatlığıyla kuyrukta bekledim. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla havaalanının içini dolduran kuyruk, hiç azalmadı ama benim kuyruktaki yerim, değişe değişe en başa kadar geldi. Pasaporta vurulan damganın, “dann” sesiyle, Türkiye geride kalmıştı artık…

Uçak bir saat kadar rötarla kalktı. İstanbul’un üzerinde bir şeref turu attıktan sonra Karadeniz’e doğru yöneldi. Üç saat içerisinde dağlar denizler aşıldı. Rus ülkesinin başkentine, Domededovo havaalanına ulaşıldı. İlk defa gittiğim Rus ülkesinde müthiş bir heyecan ve merak içersindeydim. Gördüğüm her şey enteresan geliyor her şeyi pür dikkat inceliyordum. Elimdeki plana göre öncelikle metro ağına dahil olmalı, sonra da kalacağımız otele yakın düşen İsmailovo istasyonuna ulaşmalıydım. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, havaalanının çıkışına doğru yöneldim. Tam o esnada havaalanı içerisinden itibaren yolcu kapma yarışına giren taksi şoförlerinin ablukası altında kaldım. Aralarından bir tanesi o grubun içerisinden sıyrılıp yanıma yaklaştı ve benimle beraber yürümeye başladı. Azeri lehçesiyle Türkçe konuşuyordu. Beni götürmek için bin bir ısrarda bulunuyor, diller döküyordu. Benim hâlâ tam çözemediğim, bu adam benim Türk olduğumu nasıl anlamıştı. İri kıyım fiziği, dazlak kafası, üzerindeki siyah takımıyla hiç Türk’e benzeyen biri değildim. Aksine o halimle Ruslardan daha fazla Rus’a benziyordum. Belki de iniş yapan uçakları takip ettiklerinden biliyorlardı. Israrlarına kulak asmadan, kaçarcasına tempolu şekilde yürüyordum. Çıkış kapısına yaklaşılırken birkaç boy fark da yapmıştım. Kapıya erişmeme ramak kalmışken, tam kapıdan çıkıp kurtulacakken, öyle bir şey dedi ki!… Birden beni durdurdu. Kaskatı kesildim. Sanki atının üstünden kemendini savuran usta bir kovboy gibi, ipi tam başımın üstünden geçirmiş, omuzlarımdan gerdirmiş, çekmiş ve beni kıskıvrak yakalamıştı. Donup kalmıştım bir adım daha atamadım. Omzumun üzerinden usulca başımı çevirdim, gülümseyerek yüzüne baktım. “Yakaladın beni.” dedim. Adamın son sözü, “Ağabey, evde iki tane evladım ekmek bekler, yarın bayram, yeğenlerine bir bayram harçlığın nasip olsun, senin de bayramın mübarek olsun.” olmuştu. Bunu duyduğum anda, aklımın ona karşılık ürettiği; Türkiye’den gelip de Rusya’daki bir Azerbaycanlı kardeşimin çocuklarına bayram harçlığı vermek fikri çok hoşuma gitmişti. Ve bu fikri üreten beynin, otonom sinir sistemine verdiği, “Dur!” emri, beni taş kesilmişçesine dondurmuştu. O anda “İşte ben böyle güzellikleri yaşamak için Rusya’ya geldim.” diye aklımdan geçirdim. “Peki” dedim. O sevinçle, dualar ederek hemen elimdeki çantama sarıldı. Arabasına doğru yürümeye başladık. Arabaya binene kadar, nereye gideceğiz, ne tutacak, anlaşmıştık. İşin içine hayır girdiğinden, bahsi geçen rakamı çok da fazla önemsememiştim. Tam da akşam iş çıkış saatlerine denk gelmemiz sebebiyle, İstanbul trafiğinden aşağı yanı olmayan Moskova trafiğine rağmen, şehir içine doğru ilerlemeye koyulduk. Moskova’nın 30 km kadar dışında olan Domededovo havaalanından şehre ulaşmak neredeyse bir saat kadar sürdü. Yolda geçen zaman zarfında, kırk yaşlarında olan Azeri şoför kardeşimin verdiği hap gibi bilgilerle yabancılığım daha yoldayken tükenmişti. Adam hem sempatik, hem de samimiydi. Anlat ağabey memleketten ne var ne yok diye hem soruyor, hem anlattırıyor, hem de kendisi Azerbaycan ve Rusya’dan haber veriyordu. Bana bir saat içinde tüm siyasi, politik, güncel haberleri vermiş oldu. İlk başta o beni müşteri olarak bulduğuna seviniyordu. Sonrasında ben şansıma sevinmeye başladım. Doğru yerde, doğru zamanda, böyle rehber, hem de bu fiyata aramakla bulunmazdı. Sanki kırk yıllık iki ahbap gibi, neler konuştuk neler o bir saatte… Ruslar nasıldır, ne yapar, ne ederler, neyi sever, neye kızarlar her şeyi, ama her şeyi anlattı. Benim sorduğum sorulara müthiş cevaplar verdi. Şehir merkezine yaklaşıyorken trafiğin yoğunlu iyice artmış, bizim samimiyetimiz de o denli koyulaşmıştı. Peki dedim sana mühim bir sorum var. “Malumun memleketimizde Ermenileri sevmezler. Peki, Ruslar kimi sevmez?” diye sordum. O esnada bir göbeğe yaklaşıyorduk, trafik tamamen durmuştu. Yoldan başını çevirdi, yüzüme baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. “Ağabey bizi sevmezler.” dedi. Ve ikimizde başladık gülmeye… “Vay canına diyorsun ki sevilmediğimiz yere geldik yani öyle mi?” dedim daha da güldü. Sonra da “Ama bu değişecek, ben bunu değiştirmeye geldim.” dedim. “Korkusuz adamdan korkulur ağabey, sen yaparsın vallahi.” diye cevapladı. Yoğun trafikte geçen bir saatlik yolculuktan sonra otele varmıştık. Hayatımın en keyifli taksi yolculuğunu yapmış, bir de dünyanın istihbaratını toplamıştım. O taksi şoföründen aldığım bilgiler sonraki günlerde orada çok daha rahat hareket etmemi sağlayacaktı.

İsmailovo semtindeki oteller kompleksinde, her biri yirmi beş-otuz katlı, üç ayrı gökdelen ve birbirinden bağımsız üç, dört ve beş yıldızlı olan üç ayrı otel bulunmaktaydı. Ben bunlardan üç yıldızlı olan İsmailovo Gama otelinde kalacaktım. Resepsiyondan girişimi yaptıktan sonra, otuz katlı büyük bir gökdelen olan bu binanın on dokuzuncu katındaki odama çıktım. Güzel bir şehir manzarası olan penceremden, hemen önümde güzel bir park, uzaktan gelerek parkın içinden geçen kıvrım kıvrım bir dere ve sol tarafımda panayıra benzeyen, büyük çadırları olan, hareketli bir çarşı görünüyordu. Gördüğüm manzara etkileyiciydi, bir süre odada kalıp öylece Moskova’yı seyrettim. O esnada Natalya’dan gelen kısa mesaj işten çıktığını, yarım saat içinde otelde olacağını bildiriyordu. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra, lobiye inerek, otelin giriş kapısını gören bir koltuğa oturup, kahvemi söyledim. Sevdiğim kadının kapıda belireceği anı beklerken, ilk defa kız arkadaşıyla kafede buluşmayı bekleyen, bir liseli genç gibi heyecanlıydım. O ne lezzetti öyle, o ne keyifli bir şeydi. Yıllar sonra yine heyecanlanıyordum, ama sanki bu asırlar öncesinde kalmıştı. Ve öylesine arzuyla birini beklemek… Unutulmuş ne çok şeyi bulmuştum Moskova’ya ayak basmakla…

Akşam 19:30 sularıydı, dışarıda hava kararmıştı, lobiden dışarısı seçilemiyordu. Resepsiyonun döner kapısı hareket etmeye başlıyor, her turunu tamamladığında lobiye birini bırakıyordu. Kapının her hareketinde pür dikkat kesiliyordum. Acaba o muydu gelen diye…

Tam o esnada İsmailovo metro istasyonunda, trenden inen bir genç kadın, karşısına ilk denk gelen bankın üzerine oturmuştu. Ellerindeki iki çanta ve bir paketi iki yanına bırakarak düşünmeye başlamıştı… “Ne yapıyorum ben!…” diye. Biraz sonra, kısa zaman önce tanıştığı, uzak ülkeden gelen bir adamla, üstelik onun kaldığı otelde buluşacaktı. Bu yaptığı doğru muydu? İş yerinden bir arkadaşı delilik bu yaptığın, demişti. Bir yabancıya nasıl güvenirsin? Ya sana kötü bir şey yaparsa, ya psikopatsa, manyaksa… Bunları hiç düşünmüyor musun diye kızmıştı. Hadi diyelim o kadar kötü olmasa bile, yalancı olmadığı nerden belli, belki de evlidir, seninle gönül eğlendirip gidecektir, belki de kalbini kıracaktır. Bütün bunlardan korkmuyor musun? diye sormuştu. İşte o son kelime kulaklarında yankılandı. Korkmuyor musun? Korkmuyor musun? Korkmuyor musun?… Bu kelimenin zihninde dokunduğu yer, tetikledi onu, silkindi birden… “Korkmuyorum.” dedi içinden… “Benim için iki bin kilometreyi uçarak gelen adamdan korkmuyorum. Bana o sözleri söyleyen adamdan korkmuyorum.” Elleriyle çantalarını kavradı. Büyük bir güçle doğruldu yerinden… Öyle bir güçle kalktı ki, her iki omzuna İsmailovo istasyonunun mermer sütunları bastırsaydı, onları da kaldırırdı. Fırladı yerinden, koşar adım merdivenlere yöneldi… Aklı da, duyguları da güç birliği etmişti. Ne olursa olsun, bu buluşma gerçekleşecek diyordu artık. Uçarcasına çıktı yeraltından gelen merdivenlerden, resmen fışkırdı metronun dış dünyaya açılan kapısından… Rüzgâr gibi yöneldi gitmek istediği yere doğru…

Gama otelinin lobisinde, kapıdan ayrılmayan gözler, pür dikkat kesilmişti. Yaklaşmakta olan kişi, hislerinin radarında belirmişti. Ve o kapıya yaklaştıkça artan kuvvetli bir sinyal yayıyordu. İki tarafta da kalp atışları artık çarpıntıya dönüşmüş, adrenalin seviyesi almış başını gitmişti. Yaklaşanı farketmenin hissi sanki beynimde artan sonar sesi gibi yankılanırken, oturduğum yerden usulca doğrulmuştum. Ayağa kalkmamla beraber döner kapı kımıldamış, hareket etmesiyle beraber dönerek yarım turunu tamamlarken, içeriye bir gülen yüz bırakmıştı. Filmlerde bile eşine rastlanmayacak kadar ağır çekimde geçen zaman, o anı doya doya yaşayalım diye durmuştu sanki… Kapıdan çıkıp da, yanıma gelene kadar geçen süre olan beş saniye, bana ömrümün yarısı gibi gelmişti. Aramızdaki mesafe, yüzümde nefesini hissedecek kadar daraldığında, birbirimize birer merhabayı zor demiştik. Sözün bittiği andı. Ses çıkmıyordu. Gözler birbirine kenetlenmiş, öylece bakıyorduk. Sonra elini yavaşça kaldırdı, yanağıma doğru uzandı. Gerçek olup olmadığımı anlamak istiyordu. Dokundu… O anda yüzünde başka bir gülümseme belirdi. Gerçekliği hissetmişti. Eli hâlâ yanağımdaydı. Yüzümden eline ısı transferi de başlamıştı. Artık sıcaklığını da hissediyordu. Rüya değil büsbütün gerçekti. Gülen yüzünde bambaşka bir coşku vardı artık, sarıldı boynuma, ben de doladım kollarımı ona, çelik bir kafes gibi sardım onun narin bedenini… Öyle hareketsiz ne kadar zaman geçti, hiç bilemedik. Keşke etrafımızda gülümseyen yüzlerle, gözlerini ayırmadan bizi izleyenlere sorsaydık. Garsonundan resepsiyonistine, otel müşterilerinden güvenlikçilere kadar herkes elindekileri bırakmış, bizi izlemişti. Gözlerinin önünde büyük bir kavuşma vardı. İki âşığın, birbirine ilk temas ettikleri anda çıkan kıvılcımları herkes görmüştü. Aşkın büyüsü lobideki herkesi esir almış, kendi kavuşmalarına götürmüştü. İzledikleri sahneden herkes mutluydu. Her gün birbirine kazaları, can sıkıcı, kötü şeyleri anlatan insanlar, bu sefer başkalarına aktaracak çok güzel bir şeye şahit olmuşlardı. “Ne mutlu size, size rastladığımız içinde bize,” der gibi bakıyorlardı. Sevilmediğimiz yerde, bir otel lobisi kadar kurtarılmış bölge yaratmıştık…

Bir süre otelin lobisinde oturup, gökyüzünden yeryüzüne balonla inmeyi bekledik. Ayaklarımız yere bastıktan sonra, aklımızda başımıza gelince, odamıza çıkıp eşyalarımızı yerleştirelim, sonra da dışarı çıkıp hem yemek yer, hem doğum günümü kutlarız diye düşündük. Yanında iki küçük çanta bir de poşet vardı. Odamıza çıktık, içeriyi şöyle bir kolaçan edip on dokuzuncu kattaki manzaraya bir göz attıktan sonra, boynuma sarılıp memnuniyetini dile getirdi. Sonra çantalarını açıp yerleştirmek için dolaba doğru yöneldi. İlk çantasından çıkarttığı kıyafetleri ve kozmetik malzemelerini özenle dolaba yerleştirdi. Odada başka şeylerle ilgileniyormuş gibi görünüyor ama aslında göz ucuyla onu izliyordum. İkinci çanta açılıp da içinden çıkan kokulu mumlar dolaba yerleştirilmeye başlanınca, arkasından siyah tülden bir gecelik çıkıpta askıya asılınca artık kesin emin oldum. Belli ki karşı tarafın, hiç de kapanarak bir puana oynamaya niyeti yoktu. Aksine açık oynayarak, kazanmaya gelmişti. Memleketimizde görmeye alışık olduğumuz; kim sokuyor kafalarına bu saçma sapan fikirleri dedirten, yaşanacak güzel şeylerin ve canım ilişkilerin içine etmeye yönelik, tuhaf ve mantıksız kadınsal taktiklerden eser yoktu. Aksine “aşk öyle olmaz, böyle olur” diye gösteren bir zihniyet vardı. Eşyalarını yerleştirdikten sonra, poşetin içerisinden bir kutu çıkardı. Ben de tam o esnada geldiğim şehir Bursa’yı, dünyada en iyi temsil edebilecek şeylerden biri olarak düşündüğüm, Özdilek’ten aldığım pembe bornozu ona verdim. Bayıldı, mest oldu. O kadar beğendi ki ne yapacağını şaşırdı. Sonra o da getirdiği kutuyu açtı, içersinden çok hoş görünen bir yaş pasta ve iki de mum çıktı. Pastanın üzerinde bir resim vardı. Bu resim benim Photoshop’ta hazırlayıp da ona gönderdiğim, ikimizin sembollerini bir arada gösteren bir figürdü. Yemeye kıyılmayacak kadar güzeldi. Sonra ışıklarımızı söndürdük, mumlarımızı yaktık, üfleyip söndürdük ve pastamızı yedik…

Bir saat kadar sonra dışarıya çıkmak için hazırlanıyorduk. Eğlenceli bir yere gidip hem yemek yiyelim hem de doğum günümü kutlayalım diye düşünmüştük. Tam otelden çıkarken aklıma geldi. Saat dokuz civarıydı ve ben hâlâ vardığıma dair kuzenlerime haber göndermemiştim. Sağ salim geldiğimi ve her şeyin yolunda olduğunu anlatmak için cep telefonumdan şu kısa mesajı göndermiştim. “Elini tuttum, sımsıcaktı.

Otelden çıkıp, İsmailovo metro istasyonuna doğru yürürken, tek katlı, dikdörtgen kutu gibi, içerideki insan kalabalığından camları buğulanmış ve içerden harala gürele, müzik ve insan sesi karışımı gürültü gelen bir Pub’ın önünden geçiyorduk. İşte tam doğum günü kutlanılacak, eğlenilecek yer diye düşündüm. Hadi gel buraya girelim dedim. Memnuniyetle öne doğru atıldı. İçine daldığımız yer, English pub tarzı, pop, rock gibi şeyler çalan, yarı loş ama tam kalabalık curcuna bir yerdi. Onunla beraberken hiç peşimizi bırakmayan şans orada da harikalarını sunmaya devam ediyordu. Bizim içeriye girmemizle beraber boşalan, cam kenarındaki, mekânın “gözde çift masası”na kurulduk. Bira içelim diye zaten karar vermiştik. Sanki on yıllık sevgilim, neyi sevip, neyi sevmediğimi çok iyi bilen kadınım; eline menüyü almış, garsona siparişlerini veriyordu. Çok geçmeden biranın yanında keyifle giden bir sürü yiyecek doldu masaya… Kedi yavrusu gibi minik minik yiyorken, bir yandan bana da eliyle kabuğunu ayıkladığı karidesleri yediriyordu. Tam o esnada telefonuma bir mesaj geldi. Kuzenlerim sağ salim ulaşmamdan duydukları memnuniyeti bildirmişlerdi. Gelen mesajda şöyle yazıyordu. “Bizi de ateş bastı, camı açtık…

Ortamın coşkusuna çoktan kapılmıştık ve hatta mekânın gözde çift masasına oturmamızın hakkını veriyorduk. Şen şakrak konuşan, gülen, eğlenen çifttik. Garsonlar, barmenler bize bir başka bakıyordu. Girişte duran, dağ gibi güvenlik görevlisi bile, göz göze geldiğimiz anlarda yüzümüze gülümsüyordu. Etraftaki müşterilerin de gülümseyen bakışlarıyla sıkça karşılaşıyorduk. Herkes orada olmamızdan duyduğu memnuniyeti, farklı yüz halleri ile bize gösteriyordu. Otelin lobisinden sonra gittiğimiz barı da kurtarılmış bölge yapmıştık. “Daha ilk akşamdan Moskova’nın yarısını fethettik ettik, geriye ne kaldı ki” diye düşünmüştüm.

Ertesi günün sabahıyla, kendimizi otelden dışarıya attık. Moskova’yı gezelim istedik. İlk gittiğimiz yer Kremlin’di. Kızıl Meydan’a çıkınca, bayramını kutlamak için annemi aradım. Memnun oldu, teşekkür etti, sordu sonra oğlum nerdesin ne yapıyorsun diye… “Seni Kızıl Meydan’dan arıyorum anne.” deyince, şaşırdı kaldı kadın; çünkü onun bilgi dağarcığına göre, ne İstanbul, ne Eskişehir, ne de Bursa’da Kızıl Meydan yoktu. “Nereye yapıldı oğlum bu kızıl meydan?” diye sordu. Moskova’da anne deyince dumur oldu kadıncağız. “Ne işin var evladım kış kıyamette Moskova’da?” diye hem hayret hem de endişeyle serzenişte bulundu. “Merak etme anne, ben buraya baharı getirdim.” dedim. Anne yüreği işin içinde kendine göre bir tehlike sezmişti. “Aman evladım bırakma orda baharımızı, gözünü seveyim geri getir.” diye ekledi, çok güldük… Biraz daha konuştuk, kapattık. Kasım sonu olmasına rağmen hava gerçektende çok soğuk değildi. Oysa mevsim normallerine göre öyle olmamalıydı. Hakikaten nerden geldiği anlaşılamayan bir bahar vardı Moskova’da…

Çarşılarından caddelerine, tarihi yerlerinden parklarına, gecesinden gündüzüne kadar altını üstüne getirdik Moskova’nın… Bize dur durak, yasak, mani yoktu. Aklımıza ne estiyse, canımız ne istediyse yaptık. Bulunduğumuz her yerde; konuşacak şeyleri bitmeyen, yüzlerinden neşeleri eksik olmayan, göstere göstere aşkını yaşayan çifttik. Çok göze batıyorduk. Her yer çok kalabalıktı. Ama etrafımızda, bize kem gözle bakan, kıskanan, hasetlenen, kimseye yoktu. Ya öyleleri orada yoktu ya da bizim ayrıcalığımız vardı karşılaştırılmadık.

Bir tatlı rüya gibi geçen dört günün sonunda, pazartesi sabahı; o işine giderken, ben de öğleye doğru uçağıma binecektim. İsmailovo metro istasyonunun kapısında sabahın erken saatlerinde vedalaşırken, bizde hüzün yoktu, mutluyduk…

Biliyorum, tekrar geleceksin.” dedi.

Elbette dedim, burası artık benim sevildiğim yer…

Sevgiyle yüzüme baktı. Gülümsedi. Sonra döndü arkasını gitti.

Ayrılışımız bile güzeldi…

#GerçekHikayeler

Nasıl Bir İnsan Evladı?

   Yüzünde bir ağrı hasıl olmuştu. Burnunun sol yanında, gözünün altında, dişlerinin hemen üstünde kalan bölge, sanki kompresörle içine hava basılıp şişirilmiş gibi içten kanırtarak, yüzüne bir baskı uyguluyordu. Dalga dalga gelen bu ağrılar kimi zaman şiddetleniyor, hareketlerini, düşünmesini, konuşmasını ve en kötüsü uyumasını olumsuz etkiliyordu. Ağrılar her gün vardı. Neden kaynaklandığı ve ne zaman geleceği belli değildi. Sıklıkla tekrar ederek zaten zor günler geçiren adamın hayatını daha da zorlaştırıyordu.

   Kısa zaman önce uzun yıllardır çalıştığı ve çok iyi bir duruma geldiği işinden ayrılmak zorunda kalmış, onun yerine eski işindekinin neredeyse yarı parasına başka bir işe girip çalışmak zorunda kalmıştı. Yeni evlenmişti, evini geçindirmek, hayatını devam ettirmek zorundaydı. Evlenirken herkesi karşısına almıştı, dolayısıyla tek bir dostu ve müttefiği yoktu. Hiçbir yerden destek gelmeyeceğini bile bile, sonu karanlık bir mücadelenin içine girmişti. Bu krize parasız, üstelik birde borçlu yakalanmıştı. Evinin kirası ve geçimi, ödenmesi gereken borçlar, yaptığı işin zorlukları, para kazanamamak, herkesi karşısına almak… Dünya üstüne kalkmış sanki dalga dalga ordularını gönderiyordu. Zorlukları göğüslemekle baş edemiyorken bir de bu dayanılmaz yüz ağrısı nereden çıkmıştı. Onca derdin üzerine bir de bu tuz biber ekmişti. Zorlandığını ve acı çektiğini kimseye belli etmeden mücadelesini sürdürmeye çalışıyordu ancak geceleri uyuyamadığını bir süre sonra karısı fark edince ona açıklamak zorunda kaldı. Evet yüzümde bir ağrı var ve beni uyutmuyor diye karısına anlattı. İlaç ya da benzeri maddelerin faydasına inancı olmadığından dolayı devayı böyle şeylerde pek aramamıştı. Birkaç kez ağrı kesici almış pekte bir olumlu etkisini görmemişti. O bunun kaynağını bulmaya çalışıyordu. Neden kaynaklandığını çözersem belki sıkıntıyı da giderebilirim fikrindeydi. Adamın bütün verileri değerlendirdiğinde üzerinde durduğu şey; zor durumda olmasından kaynaklanan keder, sıkıntı ve gerginliğin böyle bir ağrıya neden olabileceği yönündeydi. Ama ilk konuşmalarından sonra, karısı akşam işten eve döndüğünde, kesin teşhisini ortaya koydu.

   “Senin o bölgenin altındaki dişlerinin kanal tedavisine ihtiyacı var o yüzden böyle bir ağrı yapıyor. Falanca bir tanıdığımın da benzer şikayetleri vardı. Tanıdığımız bir dişçi var, ona gitti, kanal tedavisi gerektiği ortaya çıktı. Yaptırınca da geçti.” diyerek teşhisini sağlamlamaya çalıştı. “İstersen sana da bir gün randevu alalım, bir baksın.” şeklinde önerisini sundu.

   Ama adam pek ikna olmamıştı. “Yok zannetmiyorum bu güne kadar dişlerimle ilgili hiç bir sıkıntı yaşamadım ondan kaynaklandığını sanmıyorum. Bu bence stres ya da gerginlik kaynaklı bir şey” diyerek ona mantıklı gelen düşüncesini söyledi. Ama kadın bu tezi çürütmek üzere başka bir cepheden taarruza geçti. “Sen dişçiye gitmekten korkuyorsun galiba…” diyerek gülümsedi. Onunla olan ilişkisinde karşılaştıklarından tutunda, hayatının pek çok anında nelere cesaret etmiş olan adamı, “dişçi koltuğundan korkuyor” iması gerçekten gerdi. Sanki kasten germek için söylenmiş bir sözdü. Hedefini de gerçekten bulmuştu. “Dişçinin neyinden korkayım be!” diyerek sinirle cevap verdi adam. “Geçer bir kaç güne” diyerek konuyu kapatıp, uzaklaşmak istedi bu can sıkıcı diyalogdan…

   İzleyen günlerde kadının “Yüzünün ağrısı nasıl?” diye sorgulamaları devam etti. Devam eden ağrıyı gizlemeye çalışan adam bir yandan da lafı evirip çevirip gülerek “Sen gerçekten dişçiden korkuyorsun” diyen karısının alaycı tavırları ile yüzleşmekten iyice yılmıştı. Dünyanın derdi bir yandan, ağrı bir yandan, sözde kocasının iyiliğini istiyor gibi görünen karısının alaycı lafları öbür yandan adam iyice bunalmıştı. Bu kadar maddi sıkıntının üzerine “Çok lazım bir de dişçi masrafı” diye daha da geriliyor, gerildikçe ağrıyı yüzünde daha fazla hissediyordu.

   Bir hafta kadar sonra uykusuzluktan, fiziki yorgunluktan, ağrının sinir sistemi üzerindeki etkisinden ve karısının iğnelemelerinden iyice bunalan adam peki yeter artık ne olacaksa olsun diye dişçiye görünme önerisini kabul etti. Hemen o akşam randevusu alınarak gidilen dişçide, dişçi baktı inceledi ve “Evet kanal tedavisi gerekiyor gibi ancak kesin emin olmam için birde panoramik çene filmi çektirmeniz gerek” dedi. Adam “Nedir? Ne değildir? Kaç paradır?” demeye kalmadan karısı hemen devreye girip, “Nereye gitmemiz lazım?” diyerek dişçiyle müzakerelere başlamıştı bile… Adam o esnada senin aklın ermez diye görüşü alınmayan, on yaşındaki bir çocuk gibi dişçi koltuğunda kalakalmıştı. Ertesi gün iş çıkışı için falanca muhitteki röntgen kliniğine gidilerek panoramik çene röntgeni çekilecek ve ondan sonraki günde dişçiye getirilip gösterilecekti. Öylede yapıldı. Maaşının yaklaşık yüzde onbeşi kadar tutan bu panoromik çene röntgeninden sonra adamın ağrısı ve kederi, dişçiye varana kadar daha da artmıştı. Ama adam bitsin artık noktasında hiçbir şeye karşı koyacak hali kalmamış, tükenmişti. Röntgen filmi alınıp, dişçiye gösterildi ve dişçi röntgen filmi ile göz teması kurduğu saniyenin onda biri kadar bir süre içerisinde teşhisini koydu. “Evet kanal tedavisi gerekiyor. Zaman kaybetmeyelim hemen bugün başlayabiliriz” diyerek adamı dişçi koltuğuna oturttu ve hemen kesme, oyma işlemine başlandı. Sanki Sevr Anlaşmasını imzalamış gibi davranan adam hiç bir şeye itiraz etmiyordu. Çenesi oyuldu, içine bade koyuldu ama adam hiç ses etmedi. Karısı bu zaman zarfında “Merak etme dişçi bizim tanıdığımız bize hesaplı yapar” şeklinde adamı telkin ediyordu. İşlemin tamamlandığı son gün, dişçi ne kadar tuttuğunu da söylemiş oldu. Adamın bir aylık maaşının yaklaşık yüzde sekseni kadar bir bedel ortaya çıkmıştı. Neyse ki dişçi tanıdıktı yarısını o gün yarısını da aybaşında maaş aldıktan sonra ödemeyi kabul etmişti.

   Ağrı ilk bir kaç gün aynı şekilde azalmadan devam ediyordu. Ama artık karısı sormaz olmuştu. Herhalde “Nasılsa geçmiştir” diye düşünüyordu. Ancak enteresan bir şekilde aynı ağrı sağ tarafta da nüksetmeye başladı. Ama adam bunu karısına söylemek yerine, bir sabah kahvaltıda tam tersine ağrı geçti şeklinde aktardı. Durumdan pek memnun kalan kadın “bak haklı çıktım” edalarında kendince bir gurur yaşıyordu.

   Ağrıları ve sıkıntıları günden güne katlanarak devam eden adam, iradesini kendine siper etmiş, hayatın zorluklarına dayanmaya çalışıyordu. Ta ki maaşını aldıktan sonra, önce dişçiye uğrayıp kalan ödemesini yaptığı ve oraya yakın mesafede bulunan kaynanasının evine gittikleri güne kadar…

   Beraber eve girdikten beş dakika kadar sonra adamın karısı “Annemle yarım saat kadar market alışverişimiz var sonra dönünce yemek yeriz sen televizyonla falan oyalan” diyerek annesiyle dışarı çıktı. Adam evde yalnız kalmıştı. On dakika kadar sonra, adam elinde kumanda televizyon kanallarını karıştırıyorken, dairenin kapısında anahtar tıkırtısı duyuldu. Eve gelen karısından bir kaç yaş küçük olan baldızıydı. İşten gelen baldız salonda eniştesini yalnız başına görünce önce şaşırdı sonra da neşeli ve en sempatik halliyle “Aaa selam, naber? Bizimkiler nerede?” diye sordu. Adam “İyidir, markete alışverişe gittiler birazdan gelirler, senden naber?” diye cevapladı. Baldızı da bunun üzerine “İyidir canım, ben arkadaşlarımla buluşmak için hemen çıkıcam onlara selam söylersin” dedi ve aceleyle odasına geçti.  Birkaç dakika odasında kaldıktan sonra tam kapıdan çıkıyorken bir şey hatırlamış gibi adama dönerek “Canım yaa, sana geçmiş olsun diyemedim, dişlerini yaptırmışsın çok geçmiş olsun, dişçiye annemin takma dişlerinden kalan borcunu da ödemişsin, gerçekten çok sağol, çok iyisin yaa, sana çok teşekkür ederiz” diyerek, kapıdan çıkıp gitti. Sözünü söyledikten sonra arkasına bile bakmadığı için o esnada şoka girmiş adamın sapsarı olan yüzünü görmemişti. O an adam başkentinde terörist saldırısı olmuş bir devlet gibi derinden sarsılmıştı. Sürekli bu nasıl olur diye beyninde yankılanan sorunun etkisinden kurtulamıyordu.

   Sözde iyiliğini isteyen karısı; göz göre göre kocasına tezgah kurmuş, kocasının zor durumundan faydalanarak, onunla alay edip iğnelemiş, sağlam dişini oydurmuş, acı üstüne acı çektirmiş, maddi olarak sıkıntıdan kıvrandığı dönemde onu bir maaş zarara sokmuş ve de bütün bunları kaynanasının dişçiye olan borcunu sinsice ödetmek için yapmıştı.

   “Nasıl bir insan evladı bunları yapar?” diye kendine soruyor ama cevap bulamıyordu. Bu kadının; kendi çirkin emellerine ulaşmak için insanları bombayla patlatan, her şeyi yapmaya muktedir, gözü dönmüş bir teröristten ne farkı vardı?

#GerçekHikayeler

Kapanmadı O Mavi Gözler

   Bursa’da kaldığım zamanlardı. Bursaspor’un şampiyon olduğu yılın bir yıl öncesiydi. Yaz aylarında şehrin içi sıcaktan yanar kavrulurken, benim kaldığım evin serin esen yelleri vardı. Yaz sıcağına karşı en keyifli şey tatlı tatlı esen, serinleten yellerdi. Dünya para verip te alınan klimalar gerçekten insana o keyfi yaşatamaz. Kaldığımız evin muhteşem bir dağ manzarası vardı. 7. kattaki evin balkonuna çıktığım zaman, Uludağ karşıma iri kıyım, cüsseli bir adam gibi dikilir, boylu boyunca bütün görüş alanımı kaplardı. Manzara deyince insanın aklına hep bir denizi karşına almak gelir. Ama bir dağı karşına alıp onu seyretmek, üzerindeki detaylarına odaklanmak, onu anlamaya keşfetmeye çalışmak bana daha çekici gelmişti. Balkona çıktığımda elime aldığım çayı yudumlarken, 20 km uzaklıktaki dağın kıvrımlarında daha önceden görmediğin detaylar aramak ilginçti. Bazen tüm dikkatimi toplar, tam odaklanır, dağın bütün yüzünü yukarıya doğru geçen yollar bulur, sonra da şaşırırdım. Yahu bu yol dün burada yok muydu, dün niye göremedim diye… Ömrümde böylesine önü açık bir evde oturmamıştım. Bir sırtın üstüne konulmuş yüksek bir Toki konutuydu. İki kuzenim bir de ben beraber yaşıyorduk. Çok geniş ve büyük bir daireydi, dört oda bir salondu. Çok büyük bir salonu, büyük ve geniş yere kadar inen pencereleri vardı. Bu sayede içeri alabildiğince ışığı alır, bize yarı panaromik bir Bursa manzarası sağlardı. Daha binalar yeni tamamlandığından pek oturan da yoktu. Hatta biz binaya ilk taşınanlardık. 60 haneli binada epeyce bir zaman tek başımıza oturmuştuk. Koca apartman bizimmiş gibi gelirdi. Balkonunda dağa karşı mangal yapardık. Millet dağa mangal yapmaya giderdi. Biz gitmezdik, dağ bize gelirdi.

   İstanbul’daki işi gücü kapattıktan sonra kendimi Bursa’ya sürgün etmiştim. Çıktığım harpten kalan yaralarımı sarmak, biraz dinlenmek, biraz huzur bulmak için oraya gelmiştim. Ne yapacağıma daha sonra karar verebilmem için Yeşil Bursa bana istediğim şartları sağlamıştı. Kaldığım ev güzel, insanlar iyiydi. Aydınlık ferah bir evde iyi niyetli insanların yanında, hiç te beklemediğim kadar iyi şartlar altında yaşıyordum. Oysa ki işi kapatırken, bir şeyler sonlanırken acaba bu sonlanma nereye kadar gidecek diye endişeyle düşünürdüm. Çok ağır bir yenilgiden çıkmış, yorgun bir savaşçıyken, kaybetmenin üzüntüsü, o derin keder ve ağır utanç içerisinde başıma gelecekler için, aslında daha acı şeyler bekliyordum. Allah’ın biraz sevgili kulu olduğumu, her zorda kaldığımda Hızır’ın yetişmesinden biraz bilirdim ama o ağır yenilgi sonrasında başıma gelen iyi şeyler içinde aslında içim pek rahat değildi. Bana kalırsa bu kadar iyiliği hak etmiyordum. Utanç verici bir şekilde kaybetmiştim. Kurtarmak için o kadar emek verip, canla başla uğraştığım halde işyerimi düze çıkartamamıştım. O karşısında aciz kaldığım, ne kadar gayret etsem de bana aman vermeyen, her şeyimi elimden alan fırtına; beni sanki sessiz, sakin bir kumsala atmıştı. Ben neyle mücadele ettiğimi kavrayamamanın şaşkınlığını yaşıyorken, üstüne bir de beni neyin kolladığını anlayamamak eklenmişti. Savaş dışı kalmış bir askerdim. Yenilginin utancını, kahrını yaşıyor olmam gerekirken, balkona çıkıp ta Uludağ’a karşı içtiğim bir bardak çayda, değme zaferler kazanmış komutanların, zafer şerefine kaldırmış oldukları kadehlerin içindeki içkiden çok daha fazla lezzet vardı. Sanki kazananların zaferi anlamsız, benim yenilgim kutluydu.

   Kuzenlerim ben eve gelmeden iki ay kadar önce taşınmıştı. Henüz yeni gelmiş olmama rağmen, yerleşir yerleşmez hemen iş arama çalışmalarına başlamıştım. Keder ve sıkıntıdan kurtulmanın en iyi yolu çalışmaktır, onu eski tecrübelerimden iyi bilirdim. Çalışıp ta insan kendini zihnen ve bedenen yorduğunda, rahat uyur kendini didiklemekten vazgeçer. Gazeteler ve internet yoluyla bir yandan bana uygun bir iş bakıyordum. Fazla bir beklentim yoktu zaten, beni biraz meşgul etsin, bir de geçinmeme yetecek kadar para kazandırsın yeterdi. Arada sırada çıkan iş görüşmelerine gidiyor ama eli boş dönüyordum. Kariyer bilgilerimi ve mesleki tecrübelerimi döktüğüm kağıttaki yazanlar, genelde iş görüşmesine gittiğim yerdeki kişileri ürkütüyordu. İş hayatında aranan niteliklerin üzerinde olmak gibi bir dezavantajın olduğunu da orada öğrendim. Normalde mantık olarak tecrübeli ve donanımlı biri olmanın işe girmede olumlu etken olduğu düşünülür. Ama eğer fazla iyiyseniz, sizi işe alacak olan yönetici ve işletmeciler sizi ileriye yönelik bir tehdit ya da tehlike olarak görüp; bu iş yerine hiç adımını bile atmamalı diye düşünerek sizi içeri almayabiliyorlar. CV denen iki yapraklık kağıdı okuduklarında yüzlerinin renginin değişmesinden, sordukları sorulardan; endişeleri ve akıllarından geçenler kolayca anlaşılıyordu. Kusura bakmayın siz “Over qualify’sınız” diyeni de orada duymuş oldum.

   Ben eve yerleştikten bir kaç gün sonra, gündüz vakti, evde yalnız iken dairenin kapısının dışında kesilmeyen bir miyavlama sesi duymuştum. Ses kesilmeyince kapıya gitmiş, açınca onu karşımda görmüştüm. Kapıda beni görünce önce bir kaç saniye yüzüme bakmış, sonrasında hemen kapının aralığından içeri süzülmüştü. Rahatça içeri girişinden evin yabancısı olmadığı belli oluyordu. Girer girmez de küçük tuvaletin önünde durup miyavlayarak kapıyı açtırmak istemesi de içerde ne olduğunu bildiğini gösteriyordu. Kapıyı da açtırınca neden açtırdığının sebebi görünmüş oldu. Tuvalet kumu da, içi dolu mama tabağı da oradaydı. Belli ki bizim firari kızımız dışarda kendine yiyecek bulamamış, aç kalmıştı. Girer girmez mama tabağına iştahla yumulmuş, Dünyanın geri kalanını unutmuştu. Meğer kendisi de evin fertlerinden biriymiş. Ama ben bilmiyordum. Kuzenler bu yeni eve taşındıktan sonra, belki eve alışamadığından, belki de doğa çağırdığından firar edip ortadan kaybolmuştu. Şimdi de her nasılsa pişman olup ya da hatırlayıp geri dönmüştü.

   Çok güzel bir kediydi. Kır rengi öyle yumuşak tüyleri olan, pırıl pırıl, özel bir canlıydı. O renkteki bir kedide hiç görmediğim göz alıcı masmavi gözleri vardı. Etrafa tatlı tatlı, sevgiyle bakardı. Çevrede seyre değer başka bir şey bulamasam, durur onun gözlerini seyrederdim. Ben ona bakınca o da benden gözlerini ayırmaz, dikkat kesilir, beni incelerdi. Mavi gözlerindeki o tatlı bakışlarında, duyduğu sevgisini belli eden bir ışıltı vardı. O iki küçük masmavi göze baktıkça içim açılırdı, sevildiğimi hissederdim, ruhumu ferahlatırdı.

   Gündüzleri iki kuzenim de işe giderdi. Ben genelde evde yalnız kalırdım. Büyük kuzen tam zamanlı bir otomobil servisinde çalışıyordu. Küçük kuzen temsilcilik işindeydi. Bazı günler dışarı çıkmaz, işlerini evden yürütürdü. Hem alışkanlıktan hem de yorulmadığımdan, geç bile yatmış olsam erken kalkardım. Hem para kazanamıyoruz, bari adamlara yük olmayalım psikolojisinden, hem de bari biraz faydam dokunsun niyetimden, evin genel temizliği, market alışverişleri ve yemek işleri ile uğraşırdım. Yemek yapmayı da sevdiğimden, güzel şeyler ortaya çıkartırdım.

    Küçük kuzenin bir de dalkavuk arkadaşı vardı. O da temsilcilik işindeydi. Sıklıkla işten kaytarmak ya da vakit geçirmek için eve gelir, kıyafetlerini açar, don paça evde canı istediği gibi gezinir, Playstation da saatlerce futbol oynardı. Konuşması da, hal ve hareketleri de son derece samimiyetsiz ve can sıkıcıydı. Bu herifin nasıl bir hatırı var da, kuzen buna nasıl tahammül ediyor diye hayret ederdim. Gerçi biraz düşününce sorunun cevabına yaklaşıyordum. Küçük kuzen methedilmeyi, pohpohlanmayı biraz severdi. Eski zamanlardan da yanında böyle dalkavukları barındırdığına dair anılar gözümde canlanmıştı. Bu da onun kötü alışkanlığı diye düşünüp, gülüp geçmiştim.

   Evde herkesin ayrı odası, kendi odasında ayrı bilgisayarı vardı. Beraber bir şeyler yapmak istediğinde de, yalnız kalıp huzur bulmak istediğinde de ev her imkanı sağlıyordu. Spor odamız bile vardı. Dördüncü ve boş odayı da spor odası yapmıştık. Spor salonunu aratmayacak kadar alet ve ekipmanlarımız vardı. Düzenli spor yapıp, efor sarf ederek de kendimize bakıyorduk.

   Kedi de başlı başına evin fertlerinden biriydi. Kendi halinde evde gezinir, oynar, uyur, özgürce yaşardı. Sevimli, sıcak kanlı, insanlara sokulmayı seven, kendini sevdirmeye bayılan bir kediydi. Kesinlikle evin en keyifli parçasıydı. Onda, insanlar da eşine az rastlanır bir samimiyet ve sevecenlik vardı. Ev halkından birinin, canını biraz sıkkın hissetse yanına gelir, kucağına çıkar, kendini sevdirir, yumuşak ve parlak tüylerine dokunan ellerden, insanın negatif elektriğini alır, onu rahatlatırdı. Bazı sabahlar odanın kapısını açık bulursa, yatağa çıkar, usulca sokulup yanıma yatar, bazı zamanlarda mırlar, miyavlar hadi kalk sohbet edelim der gibi çağırırdı. Hiç kedi gibi değildi. Gerçekten çok özeldi. Bir kişiliği, karakteri vardı. Duyguları, değerleri vardı. Bir ruh taşıyordu. Mutluydu, mutluluğunu bize de geçirmeye çalışırdı. Yaşamaktan keyif alırdı. Keyfini de bizimle paylaşırdı. İlerleyen günlerde kedi ile dostluğumuz ve muhabbetimiz de pek artmıştı. Gönüllerimiz arasında sevgiden köprü kurulmuş, birbirimize bağlanmıştık. Ben daha çok evde durduğumdan ve ona da belki biraz fazla ilgi alaka gösterdiğimden, beni sevgide biraz kayırır hale gelmişti. Gördüğüm ilgiden, bana verdiği değerden çok memnundum, onunla evdeyken kendimi hiç yalnız hissetmezdim.

   Yine öyle sıcak bir Ağustos günü evde yalnızdım. Öğle yemeğini yedikten sonra odama çekilip uzanmıştım. Derken zil çaldı ve kapıya baktım. Kapıda o can sıkıcı sırıtmasıyla bizim dalkavuk duruyordu. Küçük kuzen şehir dışına çıkmıştı. Velinimetin evde yok demeye kalmadan, davetsizce kapıya doğru hamlesi ile karşılaşınca, biraz mecburiyetten, birazda utanma pazarı, “geç buyur bari” dercesine içeri sızabileceği kadar bir açıklık verdim. Memnuniyetle içeri dalarken, bende yarattığı hoşnutsuzluğun farkında bile değildi. Son derece pişkin bir şekilde kuzenin odasına gidip, onun şortlarından birini üzerine geçirdi ve salondaki plazma tv nin karşısına geçip hemen Playstation’ı açtı. Sözde bana ilgi ve alaka gösterir gibi samimiyetsiz bir şekilde halimi hatırımı da soruyordu. Hiç sormasan daha iyiydi diyemediğim için benzer bir samimiyetsizlikle cevaplamak zorunda kalmıştım. Salonda o varken orada bulunmaya tahammül etmenin zorluğundan, bir şey olursa ben odamdayım diyerek odama çekilmiştim. Biraz bilgisayara baktıktan sonra, öğle yemeğinin ve sıcaklığın etkisiyle rehavetin çöktüğünü ve yatağıma uzandığımı hatırlıyorum.

   Aradan geçen zamanın farkında olmadan, sıkıntılı bir şekilde ter içinde uyandığımı biliyorum. Ağzım kurumuş, üstüm başım terlemiş, sanki bir sıkıntıyla gözlerimi açmıştım. Sanki havada ters giden bir şeyler, ortamda bir rahatsızlık vardı. Önce banyoya yöneldim, yüzümü yıkayıp açılmak istedim. Sonrasında mutfağa, buzdolabına uğrayıp büyük bir bardak soğuk su içip kendimi, kendime getirdim. Kendime gelmeme rağmen, hem içimdeki, hem de ortamdaki sıkıntı devam ediyordu. Seziyordum, etrafta can sıkıcı bir şeyler vardı. Aramaya koyuldum, salonun kırmızı perdeleri rüzgardan uçuşuyordu. Dalkavuk hala iştahla kendi kaptırmış, Playstation oynuyordu. Salona girdiğimi görünce “aaa abi naber yaa uyudun mu?” falan diye laf attıysa da “ha evet” falan tarzı bir şey dedim, onunla çok ilgilenmedim. Aklım evin içinde ters giden bir şeyler arıyordu. Ne aradığımı bilmediğim şeyi bulamadım, salondan çıktım. Önce büyük kuzenin odasına, sonra spor odasına, sonra küçük kuzenin odasına, sonra tekrar kendi odama, banyoya, mutfağa baktım. Sezdiğim o kötü şeyin sinyali gitgide artıyordu. Ama hala onun ne olduğunu bulamamıştım. En son aklıma kedinin kullandığı küçük tuvalet geldi oraya da baktım, bir şey yoktu. Ama olan bir şey vardı emindim. Ya da olmayan bir şey diye düşündüm ve aklıma geldi. Kedi yoktu. Oysa akşam saatlerine yaklaşmıştık, uzun zaman odamda kalmıştım. “Bu kadar zaman sonra mutlaka yanıma gelir ya da beni bulurdu.” diye düşündüm. İçimi büsbütün bir sıkıntı kapladı. Hızla salona dönüp dalkavuğa sordum. “Kedi nerde?” Verdiği cevap üzerine Ağustos sıcağında ev buz kesti… “Abi ben oyun oynarken bana sırnaşıp rahatsız ediyordu. Ben de balkona çıkarttım.” Başımı kaldırıp baktım balkonun kapısı kapalıydı. İçime bir fenalık çöktü, korkuyla balkonun kapısına iliştim. Hızla ve endişeyle kapıyı açıp balkona çıktım. Balkonda bulmayı ümit ettiğim beni rahatlatacak şey yerine beni endişeden daha derin korkuya sevk edecek şeye doğru adım adım yaklaşıyordum. Kedi balkonda da yoktu. Bazen ben balkonda otururken o da yanıma gelir, balkon kenarının takriben 25 cm enindeki mermerine oturur, oradan aşağıyı seyrederdi. O orada keyifle otururken, bir şey olurda aşağı düşer diye benim ödüm kopardı. Onu oradan almaya çalışırsam belki ürker, ani bir hareket yapar da aşağı düşer diye korkar, o yüzden ilişemezdim. Ne de olsa o kediydi, yüksek yerlerde korkmadan gezebilir, durabilir diye kendimi avuturdum. Ama yine de aklıma şu geldi o balkon kenarına gelip te otururken, kendi hür irade ve keyfiyle gelip oturuyordu. Kimse onu bugüne kadar ne balkona ne de başka bir yere kapatmamıştı. Balkon her ne kadar günün o saati güneş almasa da, serin olsa da, yemeksiz, susuz saatlerce orada kalmak onu germiş, oradan kurtulmak istemiş olabilirdi. Bu düşüncenin üzerine bir de balkonun sağ tarafında iki metre kadar uzakta bulunan büyük kuzenin odasının açık penceresini görünce büsbütün korkmuştum. Belki o açık olan pencereye boşluk üzerinden atlayarak ulaşmaya çalışmış olabilirdi. Gerilerek atlamasına imkan verecek yer yoktu, kayma ihtimaline karşıda tutunabileceği bir yerde yoktu, cam kenarı da düz mermerdi. Aklımdan geçenlerle ürpererek balkon kenarına yaklaştım ve eğilerek istemeye istemeye başımı balkondan aşağı bakacak şekilde dışarıya doğru uzattım. Ve maalesef onu 20 metre aşağıda binanın ön cephe duvarı ile balkon çıkıntısının birleştiği köşede yatarken gördüm. Sarsıldım, elim ayağım titremeye başladı. Ses etmeye çalıştım sesim çıkmadı. Sanki minderin üzerine yatar gibi yanlamasına yatmış duruyordu. Neden sonra başının havada olduğunu fark ettim. Sanki yaşıyor gibiydi. Yaşadığına dair işareti görünce “KIZIM” diye çığlık attım. Sesimi duydu, başını tam yukarıya çevirdi, ama sesi çıkmadı. Onun üzerine aklım başıma geldi ve hemen salona geçtim. Dalkavuğa “Çabuk üzerini giyin, aşağıya in, kedi aşağıya düşmüş, onu hastaneye götüreceğiz.” dedim. Ne oldu ne bitti diye düşünmenin, üzülmenin, kızmanın, hesap sormanın zamanı değildi. Önce kedinin durumu ile ilgilenilmeliydi. Hesap sonra da sorulurdu. Bende hemen odama yöneldim, bir pantolon, bir tişört üzerime geçirdim, cüzdanımı ve telefonumu alıp, dışarı fırladım, tesadüf asansör de bizim kattaydı. Hemen ona atlayıp aşağıya inmeye başladım. Işık hızıyla inmesi gereken asansör sanki binayı dolaşa dolaşa iniyor bir türlü zemine gelmiyordu. Yedi katı sanki yarım saatte indim gibi gelmişti. Asansör zemine oturunca ok gibi fırladım. Koşarak binadan çıkıp, sağ taraftaki köşeyi dönünce, o kahredici manzarayla burun buruna geldim. Yaşıyordu ama düştüğü belliydi. Yanlamasına yatmış, başı havada bana bakıyordu. Ama hareket edememesinden düştüğünü anlamıştım. Çünkü iyi olsaydı beni görünce mutlaka yerinden doğrulur, bana doğru koşardı. Ama kımıldayamamıştı, garibim sesini bile çıkartamıyordu. Bir insana anlamsız gelen miyav sesi meğer ne kadar anlamlıymış. Onu bir duysam bana müjde gibi gelecekti. Ama yok olmadı, o ses çıkmadı. Onu yerinden kımıldatmadan önce dikkatle inceledim. Sakindi, canı yanıyor gibi değildi. Başını sağa sola çeviriyor ama şuursuz bakıyordu. Beni tanıyor gibi bile değildi. Sanki şoktaydı. Ağzının sağ yanında bir kaç damla kan vardı. Onu görünce artık her şeyden emin oldum ve artık saniye kaybetmemek gerektiğini anladım. Sonrasında onu incitmeyecek şekilde destekli tutarak kaldırdım. Binanın önünde duran, dalkavuğun arabasına doğru koşar adım yöneldim. O esnada dalkavukta binadan çıkmıştı. Hiç konuşmadan arabaya doğru yöneldik ve binip hareket ettik. Hareket ederken “Kaybedecek vakit yok, bildiğin en yakın hayvan hastanesi ya da veterinere gidiyoruz bas gaza” dedim. O da, hemen 10 dakika mesafede iyi bir semt olduğunu ve o semtte iyi bir veteriner olduğunu söyledi. Hızla oraya doğru yol almaya başladık. Kedi kucağımda o üzücü mahzun haliyle oturuyordu. Hala tek ses çıkartmamıştı. Başını sağa sola çeviriyor, o masmavi gözlerle dünyaya anlamsız anlamsız bakıyordu. Etrafındaki hiç bir şeyin farkında değildi. Az bir zaman sonra veterinerin dükkanına vardık. Hızlıca bizi karşılayan veterinerin sekreterine durumu anlattık. Maalesef veteriner başka bir yere gitmişti, yoktu. Kadıncağızın yüzünü de keder kaplamıştı. Hem kedinin durumundan, hem de yardım edememenin verdiği çaresizlikten kadıncağız da ızdıraba boğulmuştu. Ama yine de bizden önce kendini toparladı ve bizi doğru yönlendirdi. Bakın dedi saat yediye geliyor, bu saatten sonra açık veteriner bulma şansınız zor, hem bulsanız bile böyle düşme vakalarında veterinerler çok fazla bir şey yapamaz, belki bir operasyon ya da film çekmek gerekebilir. O yüzden siz veterinerlik fakültesine gidin, orada her türlü donanım vardır. Üstelik nöbetçi veteriner de vardır. İnşallah bu güzel kızı orada kurtarma imkanınız olur diye anlattı. Bunun üzerine bizim için tekrar umut ışığı doğdu ve hemen arabaya atlayıp veterinerlik fakültesine doğru uçarcasına yol almaya başladık. O bayan da dükkandaki konuşmamız üzerine sormuştu. Düşmenin üstünden sonra kustu mu diye? Yok hayır demiştik. Bunu bir iyiye işaret olarak yorumlamıştık. Dalkavukla ikimizin de aklında bu vardı. Bunun olmamasını bir iyiye işaret ve teselli olarak görüyorduk. Ama maalesef ki arabayla fakültenin kapısından içeri girerken o elimizdeki teselliyi de kaybettik. Arabamızı park edip, hızlıca binadan içeri girip bize yardımcı olacak birilerini bulmaya çalıştık. Saat 19:30 civarıydı ve ortalıkta pek kimse yoktu. Ama yine de o esnada rastladığımız insanlar, ellerimde duran kedinin durumunu görünce olayın vahametini anlıyor, bir şey sormadan, yardımı dokunacak en doğru kişiyi bulmaya çalışıyorlardı. Herkes son derece yardımcıydı, bizim için seferber oluyorlardı. Ama yine maalesef saat geç olduğundan, binadaki veterinerlerin hepsi çıkmıştı. Nöbetçi olarak sadece bir tane son sınıf öğrencisi veteriner adayı vardı. O da kısa zaman içerisinde bulundu ve hemen bizi muayenehanesine aldı. Hemen hızlıca olayın hikayesini dinlerken, kararını verdi ve yapılacak şeylerle ilgili süreci başlattı. “Öncelikle narkoz verip, onu uyutacağız ve fiziksel muayenesini yapacağız, çünkü kızımız bu haliyle canı yanabileceğinden onu muayene etmemize izin vermeyebilir. Sonrasında filmini de çekip durumundan emin olacağız.” diye konuştu. Onun bu ne yapacağından emin hali ve istekli davranması beni ziyadesiyle memnun etmişti. Kedimizi kurtaracak bir kişi varsa o da bu veteriner hanımdır, Allah’a şükür doğru kişiyi bulduk diye içimden geçirmiştim. Kedimize narkoz iğnesi yapıldıktan kısa bir süre sonra kendinden geçti. Ama enteresan bir durum vardı. O masmavi gözleri kapanacak yere büsbütün faltaşı gibi açılmıştı. Her saniyesini pür dikkat izlediğimden tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi fark eden veteriner hanım hemen beni bilgilendirdi. Meğer narkoz etkisi altındayken kedilerin gözleri kapanmazmış hep açık kalırmış, bunu da öğrenmiş olduk. Sonrasında veteriner hanım elleriyle kediyi fiziksel muayeneye başladı. Önce ayak ve bacak kemiklerini elleriyle muayene etti. Maalesef sağ ön bacağını muayene ederken yüzünde bir üzüntü belirdi. Sağ ön bacağında kırık var derken yüzü asılmıştı. Sonra kafa ve yüz bölgesini muayene ederken ağzının yanındaki küçük kan izini ve ağzının iç kısmını inceledi. Sonrada teşhisini koydu, kafatası ve çenesinde bir kırık görünmüyor ama muhtemelen ilk düştüğünde sağ ön ayağını ve çenesini yere vurmuş diye düşündü. Sonra gövdesinde ve omurgasında ellerini dolaştırarak bir aksaklık aradı. “Çok şükür burada bir şey görünmüyor.” diyerek bir nebze olsun rahat nefes aldı. Tam muayene sırasında küçük kuzen de gelmişti. O da kedinin o halini görünce sarsılmıştı. Belli etmemeye çalışsa da ağır bir darbe almış boksör gibiydi. Devam ediyordu ama hali hal değildi. Veteriner hanım fiziksel muayenenin bitmesi ile beraber şimdi hemen filmini çekelim diyerek, kediyi alıp röntgen odasına yöneldi. Giderken bir yandan da bize izahatlerde bulunuyordu. Biz de sürekli sorular soruyorduk. En başta yüksekten düşse bile kediye bir şey olmaz diye aklımızda yer etmiş bir şey vardı. Ve kedi hep dört ayak üstüne düşer diye bilirdik. “Bunlar doğru mu?” diye merakla veteriner hanıma sorduk. “Kısmen doğru olabilir.” diye cevapladı. “Kedinin vücudu ve omurgası muhakkak daha elastiktir ve düşmeye karşı korunaklıdır. Ama yedi kat yaklaşık 20 metre yapar, 20 metrede çok fazla bir yükseklik. İnşallah kedimiz kurtulur ama dördüncü kattan düşerek bacakları kırılan ve alçıya alınan kediler görmüştüm dedi. Ve “maalesef böyle vakalar yaşanabiliyor.” dedi. “Kedi kolay kolay o mesafeden düşmez, ama bazen akılsızca şeyler yapabilirler, başka bir yere atlamak için ya da bir kuşun, kelebeğin peşinden onu yakalamak için boşluğa uçmak gibi şeyler yapabilirler.” diye anlattı. “Muhtemelen kediniz de o açık olduğunu gördüğü cama doğru atlayarak şansını denedi ama işte kedi böyle durumlarda çok mantıklı davranmayabilir. Hayatıyla kumar oynayabilir, dikkatli olmanız gerek.” diyerek açıkladı. Röntgen odasına geldiğimizde “Birinizin bana yardım etmesi gerek, tek başıma kedinin filmlerini çekemem, biriniz onu gösterdiğim uygun pozisyonda tutmalı ki, ben de bu sayede röntgenini çekebileyim.” diye anlattı. Hemen o göreve ben talip oldum, siz dışarda bekleyin diyerek diğerlerini uyardı, içeri girince “Şu kurşun yeleği giymeniz gerekiyor.” diyerek beni uyardı. Ortamdaki radyasyondan etkilenmemek için vücudun önünü tümüyle kaplayan, oldukça ağır bir kurşun yelek giyiliyordu. Koruyucu yeleklerimizi giydikten sonra, düz bir tablanın üzerinde, veteriner hanımın istediği şekilde kediyi tutarak, çevirerek bir kaç tane röntgenini çektik. Sonrasında tekrar muayenehaneye dönüp filmlerin çıkmasını bekledik. Biraz sonra veteriner hanım elinde filmlerle geldi. “Evet, sağ ön ayağı dışında vücudunda başka bir kırık yok gibi görünüyor. Ama yine de iç organlarının  durumu hakkında çok kesin bir fikir sahibi olamıyoruz.” dedi. “Bir yerinden kan ya da akıntı gelmemesi iyi ama yine de kusmuş olması pek iyi bir gösterge değil.” dedi. “Ayağının kırığını sarıp sabitledikten sonra tek yapabileceğimiz kendine gelmesini beklemek ve iyi olması için dua etmek.” diye ekledi. O an artık herkesin yürekleri birleşmişti. Herkesin gönlünden aynı dualar, aynı yakarışlar geçiyordu. Durumu insanların getirebileceği son noktaya kadar getirmiştik. Buradan ötesine artık biz geçemiyorduk.

    Kedinin tedavisi tamamlandıktan sonra, eve dönmek için hazırlanıyorken veteriner hanım son uyarılarını yaptı. “Bakın, bir kaç saat sonra narkozun etkisi geçecek ve kendine gelecek ve ondan sonrası çok önemli, muhtemelen uyandığında şoktan çıkmış olacak ve ciddi şekilde canı yanacak, o yüzden de ağlayabilir. Dayanıklı olmanız lazım, tekrar uyutmamız ya da ağrı kesici vermemiz de uygun değil. Çünkü bu zayıf bünye böyle bir yükü kaldırmaz, onu hepten kaybedebiliriz. Ve ayrıca kediler bir yerlerinin bağlanmasına ya da sarılmasına tahammül edemezler, üzerindeki sargılardan kurtulmak için uğraşabilir, onu sakin tutmaya çalışın.” dedi. “İnşallah uyanır, yarına sağ salim çıkar o zaman tekrar getirin başka neler yapabileceğimize bakalım. İyi akşamlar ve geçmiş olsun.” diyerek bizi uğurladı. Baygın kedimizle beraber eve hüzünlü bir şekilde döndük. Evde ona yumuşak bir yer hazırlayarak yatırdık, merak ve endişeyle kendine gelmesini beklemeye başladık. O gece evde her şeyin tadı kaçmıştı. Yüzler asıktı. Eve büyük bir keyifsizlik hakimdi.

   Birkaç saat sonra ara ara kuyruğunu kımıldattığını fark ettik. Galiba kendine geliyordu. Merak ve umutla beklemeye başladık. Sonra yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. Başını kaldırdı. O güzel mavi gözleriyle etrafa şaşkın şakın bakmaya başladı. Bilinci yeni yeni yerine geliyordu, hala ne olduğunu anlayamamış, ne olduğunu kavramaya çalışıyordu. Onu merakla izleyen bizleri gördü. Bizi tanımıştı, gördüğüne memnun olmuş gibi bir hali vardı. Ancak işte ondan sonra, ona ne olduğunu hatırlatacak sancıları gelmeye başladı. Sinir sistemi uyanmıştı ve ona ne olduğunu söylüyordu artık… Acı çeken bedeni kasılıyor, kıvranıyor, ağlıyor bizimde yüreğimizi dağlıyordu. Ama yine de acıları onu salıp bırakmıyordu. Narin vücüdu çokta yorgun düşmüştü. Dayanacak gücü kalmamıştı. Az bir zaman sonra biraz sakinleşip, o masmavi gözleriyle bana bakmaya başladı. Artık her şeyin farkındaydı, ne olduğunu biliyordu, bundan sonra ne olacağını da anlamıştı. Az önce çektiği acıdan içinde fırtına kopan Karadeniz gibi çalkalanan gözleri; o an sabah melteminde Akdeniz gibi dümdüz ve alabildiğine masmaviydi. Durulmuştu, dinginleşmişti. Bana yine öyle sevgiyle bakıyordu. Gözlerinin ışıltısıyla aklımın içinde bana yazarak anlatıyordu sanki… “Beni kurtarmayı çok istedin, çok uğraştın ama olmadı. Hadi artık sende üzülme…” diyordu. “ Bende seni çok sevdim, gitmek istemiyorum ama gitmeliyim, bu üzücü ama senin de beni ne kadar sevdiğini biliyorum. İşte bu güzel bir şey, bu beni rahatlatıyor.” diyordu yazdıklarında…

Hadi üzülme artık diye yinelerken feri söndü, ama kapanmadı o mavi gözler…

Rengi soldu, donuklaştı ama kapanmadı o mavi gözler…

Anlatmayı bıraktı, iletişimi kesti ama kapanmadı o mavi gözler…

Canı gitti, ruhunu teslim etti ama kapanmadı.

Açık kaldı o mavi gözler…

#gerçekhikayeler

Tumblr versiyonu için tıklayın…