Sen Türk olduğunu unutsan da düşmanın asla unutmaz!

   Bundan beş yıl kadar önce dış ticaret konusunda çalışıyordum. O dönemde sıklıkla ortadoğu ülkelerine ticari ziyaretlerde bulunurdum. Bir ara sıklıkla İrana gider olmuştum. Başta Tahran olmak üzere İranın pek çok şehrinde bulundum. İşgörüşmelerinden arta kalan zamanlarda, caddelerinde, çarşılarında gezdim, dolaştım. İnsanlarıyla sosyalleştim, yaşantılarını gördüm, izledim. İranlılarla ilgili herhangi bir olumsuz kanaatim olmadı. Çoğunlukla yalnız gezmeme rağmen güvenlikle ilgili bir sıkıntı yaşamadım.Gerek iş ilişkisinde bulunduğum insanlar gerekse sokakta, alışverişte karşılaştığım insanlar arasında canımı sıkacak pek bir olaya şahit olmadım. Hatta yine sıklıkla gittiğim arap ülkelerinde yüz göz olduğum araplardan çok daha samimi ve iyiniyetlilerdi diyebilirim. Dolayısıyla İran’da Türk olduğumu saklamakla ilgili hiç bir gayrette bulunmadım. Çarşıda, otelde, takside karşılaştığım insanlara ilk diyaloğu kurarken genelde “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” şeklinde giriş yapardım. Tahranda o kadar çok Türkçe bilen kişiyle karşılaştımki neredeyse hiç ingilizce kullanmam gerekmedi. Tahrandaki nüfusun %40 gibi bir bölümü ucundan kıyısından Türk’le ilintilidir derlerdi ki doğruymuş. Gerçektende İran’da Türkçe yetiyor onu kesin olarak söyleyebilirim.

   Muhtemelen Tahran’ı üçüncü ya da dördüncü ziyaretimdi. Artık şehre iyice alışmış, pervasızca çıkıp geziyordum. Kaldığım otelde Türk Büyükelçiliğinin yakınında bir yerdi öyle hatırlıyorum. Otele gelip giderken, bir alt caddesinde bir yarı salaş görünümlü bir pizzacı gözüme ilişmişti. Pizzayı da severim, bir akşamda burada yiyeyim diye gözüme kestirmiştim.

   Neyse bir akşam üzeri atıştırmak için otelden çıktım doğruca o gözüme kestirdiğim pizzacıya gittim. İçeri girdiğimde vasat bir mahalle pidecisi görünümünde bir yerdi. Dükkanı ortadan bölen kasa bankosu ve teşhir dolabının arkasında fırın ve mutfak bölümü vardı. Dükkanda iki kişi vardı. Biri kasada duran çelimsiz biri diğeride arkada fırının önünde duran başında kirli beyaz bir kep olan fırıncı.

   Kasadaki sıska elemanın yanına yaklaşıp yine her zamanki gibi açılış cümlemle “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” diye giriş yaptım. Elemanın yüzünde birden güller açtı pişmiş kelle gibi sırıtarak konuşmaya başladı. “Abey hoşgeldin, İstanbuldanmısın falan filan diye peşpeşe aksanlı bozuk Türkçesiyle sorular sormaya başladı. İlk başta eleman sempatik gelmişti o yüzden bende samimi davrandım. Yok Türk dizilerini çok seviyoruz, keşke bizde İstanbula gidebilsek falan filan diye bir sürü name yaptı. İki, üç dakikalık konuşmanın ardından ancak bir karışık pizza siparişi verebildim. Dükkanın içini pek beğenmediğimden paket söyledim, alıp otelde odamda yerim diye düşünmüştüm.

   Tam sıska eleman muhabbeti uzatmak istercesine bir şeyler daha söylemeye çalışıyordu ki, arkadaki fırıncının sesi duyuldu. Ağzından çıkan sözlerle birden içeride soğuk hava esti. İrkildim, kendime geldim. Beynim anında olaya tepki vermiş ve işlemci hızını on katına çıkartarak, olasılıkları hesaplıyor, yapılacakları, söylenecekleri ve izlenecek stratejiyi belirlemeye çalışıyordu.

   Fırıncının bana dönerek söylediği şey; “kürtleri öldiriyorsiz” şeklinde bir sataşmaydı. Dükkanına müşteri olarak gelen birini taciz etmeyi bir fırsat olarak görmüştü.

   Duymamazlıktan gelsem, arkamı dönüp gitsem olmazdı. Gavurun dükkanında da olsam Türk gururum buna izin vermezdi. O lafın altında kalmaya da katlanamazdım. Hepsi bir kaç saniye süren sessizlik anında ne yapacağıma ve ne söyleyeceğime karar verip uygulamaya koyuldum.

   “Yok öyle bir şey, o söylediğiniz menfaat amaçlı propaganda, siz izlediğiniz televizyon kanallarını değiştirin” dedim. Sonrada direk kasiyere dönüp sertçe kaç para dedim. Söylediği paranın fazlasını verip, direk arkamı döndüm, dükkandan dışarı bakan sandalyelerden birine 90derece açıyla oturarak, dışarıyı bakıyormuş gibi yaparken, bakış açımın ölü noktasından da o fırıncı gözleyerek beklemeye koyuldum.

   Artık ne olacaksa olacak modunda bekliyordum, ona göre karşılık verecektim. Belki bıçak gibi kesip atmam, belki de yaptığım sert manevra etkili oldu. Sıskayla aralarında fısırdaştıklarını seziyordum, göz ucuyla da izliyordum. Ama fırıncıdan başka bir girişim gelmedi. O esnada da dükkana başka müşterilerde geldi. Ortamda ki gerginlik biraz daha azaldı.

   Sıkıntılı geçen 20 dakikalık bir bekleme süresinden sonra sıska, “abey paketin hazır” diye seslendi. Kalkıp paketimi aldım ve hiç bir şey demeden dönüp arkamı çıkıp gittim. O pizzayı da otele dönüş yolunda karşıma çıkan ilk çöp konteynerine attım. Dükkanına gelen müşteriyi taciz edecek kadar gözüdönmüş birinin el sürdüğü pizzayı yiyecek değildim.

Yabancı bir ülkede, çoğunluğun iyi davranışlarına bakarak Türk olduğumu unutmuştum. Öylece kendimi salmış, rahat hareket ediyordum. İşte o an Elçibey’in o sözleri kulaklarımda çınladı. “Sen Türk olduğunu unutsan da, düşmanın asla unutmaz!” Unutma! Türk’ün varlığından rahatsız olan azınlıklardan her yerde var, hep te olmaya devam edecekler.

#SevilmediğinYer

Yayınlayan

Gerçekçi Yaklaşım

Kitle güdücülere inanmayan, algıcı takımına kulak asmayan, başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı kabul etmeyen, kendi analizlerine, gözlemlerine ve değerlendirmelerine güvenen, kendi çıkardığı sonuçlara göre yönünü belirleyen, kendi yolunda giden, yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen, sonuçlarına katlanan, kendi kaderini kendi çizen, olmadı bir daha çizen, o da olmadı bir daha çizen, yine de devam eden, gerçeğin peşinde… Gördüğüm kadarıyla bir tek ben varım.

Bir Cevap Yazın