2009 Yazının sonlarıydı… Bursa’da kalıyorken tamamladığım Rusça kursunun ilk kurunun ardından, biraz da konuşma pratiği yapmak maksadıyla, Doğu bloğu ülkelerinin, özellikle de Rusların yoğun olarak kullanmakta olduğu, sosyal paylaşım ağı, “mail.ru”ya girerek profil oluşturmuştum. Yeni üye olduğum sistemde, konuşacağım birilerini arıyorken, bir yandan benim hazırladığım profile de bakanlar oluyordu. Enteresan olanı, benim profilime bakan ilk kişi; sonradan “Benim gelmemi mi bekliyordu?” diye düşündürten kişiydi. İlk gördüğüm profil fotoğrafında, makyajsız, kendisi güzel, parıldayan bir yüz, seni gördüm der gibi bakan ışıltılı mavi gözler vardı. Camekân çatısından aldığı kuvvetli gün ışığıyla, krem rengi taş duvarları, içerisinde ampul yanıyormuşcasına etrafı aydınlatan, görkemli bir yapının içerisinde çekilmişti bu resim. Aydınlığın ortasında, benim karanlıkta saklayacak bir şeyim yok dercesine duran korkusuz bir kadın vardı o fotoğrafta…
“Ne güzel yüzün var.” demek geldi içimden. Dedim de… Memnuniyetini bildiren ve “Sen de iyi görünüyorsun.” şeklinde gelen bir karşılıktan sonra, mesajlaşma süreci başlamış oldu. Ama yine bir enteresanlık, neden ona ilk mesajımı, öğrenmekte olduğum Rusça değil de, iyi bildiğim İngilizce göndermiştim. Gelen cevabın da İngilizce olmasıyla beraber akıcı bir muhabbet başlamıştı. Sanki bütün olacaklar, yaşanacaklar kurgulanmıştı. Benim doğru zamanda ve doğru yerde olmamla dünyayı döndürecek kadar büyük olan zamanın çarkları harekete geçmiş, süreç başlamıştı.
Meğer o da İngilizce kursuna gidiyor ve İngilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş. Konuşarak pratik yapabileceği biriyle karşılaşmak, onu fazlasıyla memnun etmiş. Konuşacağı kişinin de uzak bir ülkede olması nedeniyle, kendini daha da rahat hissetmiş. O zamana kadar ülkesi dışına hiç çıkmamış olan bu genç kadın için, başka bir ülkenin insanını tanımak da enteresan gelmiş. Zorluklarla geçirdiği üniversite yıllarından sonra geldiği Moskova’da, uzman olduğu alanda kariyerini ilerletirken, kendini ihmal ettiğini düşündüğü ve mutsuz olduğu bir dönemdeymiş. O yüzden bu karşılaşmayı hoş bir tesadüf olarak algılamış ve konuşmaya başlamış.
İlk hafta içersinde, gündüzleri çalıştığımız iş yerlerinden başlayan mesajlaşmalarımız, içeriği genişleyerek ve akşamları da içine katarak ilerliyordu. İlk hafta tamamlanmadan, tanıma ve kontrol süreci geçilmiş, Bursa ile Moskova arasında muhabbet köprüsü kurulmuştu.
İkinci haftaya gelinirken iki taraf da birbirini önemser olmuştu. İletişime ilk başladığımız mail.ru ağından başka, e-mail, cep telefonu ve skype gibi bilimum iletişim araçları da devreye sokularak cayır cayır bir iletişime geçilmişti. Mesajlar, e-mailler, aramalar, dosya transferleri, muhtelif paylaşım siteleri derken korkunç bir iletişime geçmiştik. Teknolojik olarak Allah ne verdiyse kullanılıyordu. Natalya sıkça İngilizce gramer hataları yapsa da, geniş kelime hazinesi ve cümleleri kullanma kabiliyeti ile çok net ve anlaşılırdı. Aramızda dörder şeritli iletişim otoyolu açılmıştı. Bilgi akışı sorunsuz sağlanıyordu.
Üçüncü hafta oluyorken, iki taraf da karşısındakinin pek de sıradan biri olmadığını anlamış, iyiden iyiye ciddiye almaya başlamıştı. İki tarafın da birbirine yönelttiği, şeytanın aklına gelmeyecek sorulara verdiği, kıvrak, zekâ ürünü cevaplar, usta manevralarla gelinen konular, kurulan tuzaklar ve tuzaklara düşülmeyişler yüzünden, iki taraf da birbirinin gücünden etkilenmeye başlamıştı.
İlk ay doluyorken hâlâ arkadaşlık sınırı aşılmış değildi. Ancak bu güçlerden, etkileşim olayı, durumu bir strateji savaşı ve sinir harbine doğru götürüyordu. İki tarafın da birbirine ilgisi kesindi, inkâr edilecek tarafı yoktu. Ama neden hâlâ arkadaşlık sınırı aşılamamıştı. Bu, Rus tarafında huzursuzluğa ve gerginliğe yol açıyordu. Karşısındaki bu tek kişilik ordu, neden hâlâ bu sınırın ardında oluşturduğu hattı bozmuyordu. Sınıra ciddi şekilde yığınak yapıyordu. Sefer hazırlığı yaptığı da belliydi. Ama neden hâlâ harekete geçmiyordu. Neden hâlâ arkadaş bandırasını indirip, erkek sancağını çekmemişti. Verdiği cevaplarda, çok kesin ve net olarak beraber olduğum biri yok diyen bu adam, yoksa bir yalancı mıydı? Onunla oyun mu oynuyordu? Yoksa evli miydi? Çizdiği profil, oluşturduğu intiba sahte miydi? Derdi neydi bu adamın, neden hâlâ niyetini belli etmiyordu? Yoksa… Yoksa olabilecek en kötü şey miydi olan?… Beni beğenmedi mi yoksa diye düşünüyordu ki!… Bunu aklına getirdiği için bile kendine kızdı. Olamazdı öyle bir şey…
Türk tarafında kendine güven ve rahatlık hâkimdi. Olayların akışını kendi istediği yöne çekmenin verdiği memnuniyetin yanında, ne yaptığını bilmenin verdiği, kendinden emin olma hissi, bu sağlam duruşu sağlıyordu. Bir de karşı taraftan gelen yansımalardaki gerginlik, endişe ve kuşku dolu işaretler, karşı orduda çözülmelerin başladığını gösteriyordu. Bir kadının sinir sistemini felç eden “Yoksa beni beğenmiyor mu?” endişesinin karşı tarafta oluştuğu, yoğun şekilde fark ediliyordu. Bu şartlar altında fazla dayanamazdı. Olayların akışı Türk tarafı için kazanma trendine girmişti.
İlk aydan sonraki hafta, gerçekten de Rus tarafında çözülmeleri başlattı. İçinde sevgi biriken kalbin, kendini taşırma isteği, sevgisine karşılık bulma, sevilme, beğenilme, ilgi görme arzusu, onu iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Bu kadar zaman geçmesine, onca diyaloga, bunca paylaşıma rağmen adamın harekete geçmeyişi, onda endişeye neden olmuştu. Neredeyse bir aydır onu alıp götüren bu rüzgâr, ya artık esmezse? Ne olacaktı. İlerisini düşünememek zaten yeterince can sıkıyorken, bir de bitebileceğini düşünmek hepten felaketti. Aradaki mesafenin, karşılaşma ihtimaline olan negatif etkisi, ayrı ülkelerin, ayrı dünyalar kadar kavuşma ihtimalini imkânsızlaştırması da düşündükçe can sıkar hale gelmişti. Üstüne üstlük bir de kendi içinde yaşadığı sıkıntılar onu iyice ezmeye başlamıştı. İlgisini, sevgisini belli etmek isterken, kendini küçük düşürmekten korkuyor, ne yapsa olmuyor, ne dese olmuyordu. Ciddi ciddi sıkıntıdaydı. Çok net anlaşılıyordu.
Bu zaman zarfında, karşı tarafın çektiği sıkıntının farkında olan Türk tarafı, bu süreci daha fazla uzatmanın gereksiz ve sakıncalı olduğuna kanaat getirerek, harekete geçme kararı almıştı. “Bir tek kadın, erkeğe cenneti yaşatır, ama o kadının gururu kırılmamışsa…” gerçeğinin farkında olan, ilgi duyduğu kadının gururu incinsin istemeyen Türk tarafı; kendi göreceği cennet harap olmasın diye, yeni günün sabahıyla beraber taarruzunu başlattı…
Onu tanımaktan duyduğu memnuniyet, paylaşılanlardan duyduğu tatmin ne kadar müthiş olsa da içinde, bunların hepsini gölgede bırakacak bir başka şeyin olduğundan bahsetti. “Bugün sana seni sevmeye başladım diyorum, yarında sana seni seviyorum diyeceğim.” Sözleriyle ilan-ı aşk etti. Karşılık gelen cevaplardaki sevinç ve duyulan memnuniyet muhteşemdi. Önceden muhabbet taşıyan tırların vızır vızır geçtiği, aramızdaki iletişim oto yolundan, duygu ve sevgi yüklü araçlar geçmeye başlamıştı. Kimse ne olur, ne biter diye düşünmüyordu. Sanalda olsa, yeni başlayan ilişkinin, baharın gelişi gibi coşkusu vardı. Ötesini düşünen yoktu.
İzleyen günlerde muhabbet doruğa çıkmış, keyif verir hale gelmişti. Sabahki günaydın ve yatmadan önceki iyi geceler arasında gelip giden bir sürü mail, mesaj ve konuşmalarla yüzlerden eksilmeyen bir gülümseme vardı. Rus tarafında bile gelecekten yana pek bir kaygı yoktu. Bu kadar muhabbetin üstüne nasıl olsa bir gün bir yerde görüşülür, karşılaşılır diye ümitliydi. Türk tarafı yine bir adım öndeydi. Gereğinden fazla stratejik hareket eden, süreçleri planlayan Türk tarafı; çok önceden takvimi eline almış, değerlendirmelerini yapmış, neyi ne zaman yapacağından, neyi ne zaman söyleyeceğine kadar her şeyi kurgulamıştı. Türk tarafı, istediği şartların da oluşmasıyla beraber üçüncü süreci başlattı. Türkiye’de yaklaşmakta olan beş günlük bir dini tatil olduğunu, bu zaman zarfında çalışmayacağını ve eğer o da isterse bu dönemde gelip onu görmeyi arzuladığını söyledi.
Rus tarafı bunu büyük bir coşkuyla karşıladı. Ama inanmakta da zorlanıyordu. Tekrar tekrar sordu. “Gerçekten gelecek misin? Seni bu kadar kısa zamanda karşımda görebilecek miyim?” diye. Gün gün bir ay sonraki bayram tatiliyle ilgili planlar yapmaya koyuldular. Kurban bayramı cuma günü başlıyordu, perşembe günü arifeydi ve hafta sonuyla birleştiğinde beş günlük bir tatil oluyordu. Arife gününün takvimdeki karşılığı 26 Kasım’ın bir ilginç tarafı daha vardı. Benim doğum günümdü. Yani muhtemelen, ilk karşılaşmamız benim doğum günümde olacaktı, o da benim doğum günü hediyem…
Yerel bir otomotiv firmasının Moskova temsilciliğinde muhasebe şefi olarak çalışan Natalya’nın hafta sonları, tatildi. Üç kız arkadaşıyla beraber bir apartman dairesini paylaşıyordu. Moskova’da olmayı planladığım beş gün için otelde kalmayı daha uygun ve mantıklı gördüm. Her ne kadar aramızda güzel bir muhabbet başlamış olsa da, tanıyalı az zaman olan ve uzak ülkeden gelen birini, evinde ağırlamanın onun için de pek uygun olmayacağını, ayrıca evde yaşayan başka insanların da bu durumu pek hoş karşılamayacağını düşünerek, en uygununun otelde kalmak olduğuna karar vermiştim. Buna yönelik otel ve fiyat araştırmasını da yapmıştım. Ayrıca baktığım uçuş alternatiflerinden, Sabiha Gökçen’den saat 14.00 çıkışlı THY en uygunu görünüyordu. Moskova’ya uçuşu yaklaşık üç saat kadar süren uçağın, varışı yerel saatle 18.00 gibi gerçekleşiyordu. Benim hava alanından otele varmam bir saat gibi düşünüldüğünde, Natalya akşam iş çıkışı rahatlıkla benimle buluşabilirdi. Bu durumda yalnızca cuma günü için işyerinden izin alması gerekiyordu. Ana hatları belli olan planımı ona sundum. “Gelsem benimle kalır mısın? Cuma için işyerinden izin alabilir misin?” diye sordum. “Onların hiçbiri dert değil, sen yeter ki gel.” diye karşılık verdi. “Seni karşımda görmenin hayali bile beni mutlu ediyor. Gerçekleşmesi tek kelimeyle fantastik olur.” diyerek yaldızlı davetiyesini de gönderdi.
Tezkerenin de çıkmasıyla beraber, hemen pasaportumun geçmiş olan süresini uzattım, acente vasıtasıyla İstanbul’dan Rusya vizesini aldırttım ve uçak biletimi aldım. Son olarak karşılıklı konuşarak internetten beğendiğimiz otel için karar vererek yerimi ayırttım, ödemesini de yaptım. Bir haftada tüm işlemler halledilmiş geriye sadece üç hafta gibi beklenmesi gereken bir zaman dilimi kalmıştı. Konuşmaya başladığımız ilk günlerden bu yana geçen zamanı düşündüm. Hiçbir aşamasında en küçük bir pürüz ya da aksilikle karşılaşmamıştık. Süreç şıkır şıkır işliyordu. Sanki Tanrının torpilli kullarıydık; o da bu ilişkiyi destekliyordu. Uçarcasına geçmiştik her şeyin üzerinden…
Kavuşma gününü beklediğimiz üç haftalık süreç içerisinde, dünyevi meselelerimizi büyük ölçüde dondurmuştuk. Tamamen o güne odaklanmıştık. Yine konuşuyorduk, yine paylaşıyorduk ama ne o beni düşünüyordu ne ben onu… İkimiz de sadece o günü düşünüyorduk. Aklımız o güne gitmişti, biz günümüzde mahsur kalmıştık. Yine de günlerin geçişi o kadar zor olmadı. Birinin sonuna ötekinin başı çengelinden takıldı, çekildi gitti o yirmi gün…
Ve geldi beklenen gün… Sabah saatlerinde beni Bursa otogarına bırakan kuzenlerim, ilk defa gittiğim bir yabancı ülkede dikkatli olmam konusunda beni tekrar tekrar uyarırken, orada bulunacağım dört günlük sürenin de çok kısa olduğunu, “İnşallah elini tutarsın.” diyerek anlatmayı denediler. Otobüsle öğleden önce İstanbul’a vardıktan sonra, taksiyle Sabiha Gökçen havaalanına ulaştım. O gün bayram öncesi olması ve havaalanı personelinin iş aksatma eylemi yapması nedeniyle mahşeri bir kalabalık vardı. Yolcular gergin, çalışanlar gergindi. Her köşeden farklı dillerde, farklı bağırışlar, sitemler, küfürler duyuluyordu. O gergin ortama hiç aldırış etmeden, önce yurt dışı çıkış pulunu alarak, direk olarak check-in noktasına giden, sonra da hiç bitmeyecek gibi olan pasaport kontrol kuyruğuna giren, oradaki en sakin, en duruma hâkim yolcuydum. Küçük tekerlekli valizimi check-in de uçağa vermiştim. Artık o uçağın beni almadan gitme ihtimali yoktu. Bir tek benim için bile olsa, o uçak uçacaktı artık, onun rahatlığıyla kuyrukta bekledim. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla havaalanının içini dolduran kuyruk, hiç azalmadı ama benim kuyruktaki yerim, değişe değişe en başa kadar geldi. Pasaporta vurulan damganın, “dann” sesiyle, Türkiye geride kalmıştı artık…
Uçak bir saat kadar rötarla kalktı. İstanbul’un üzerinde bir şeref turu attıktan sonra Karadeniz’e doğru yöneldi. Üç saat içerisinde dağlar denizler aşıldı. Rus ülkesinin başkentine, Domededovo havaalanına ulaşıldı. İlk defa gittiğim Rus ülkesinde müthiş bir heyecan ve merak içersindeydim. Gördüğüm her şey enteresan geliyor her şeyi pür dikkat inceliyordum. Elimdeki plana göre öncelikle metro ağına dahil olmalı, sonra da kalacağımız otele yakın düşen İsmailovo istasyonuna ulaşmalıydım. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, havaalanının çıkışına doğru yöneldim. Tam o esnada havaalanı içerisinden itibaren yolcu kapma yarışına giren taksi şoförlerinin ablukası altında kaldım. Aralarından bir tanesi o grubun içerisinden sıyrılıp yanıma yaklaştı ve benimle beraber yürümeye başladı. Azeri lehçesiyle Türkçe konuşuyordu. Beni götürmek için bin bir ısrarda bulunuyor, diller döküyordu. Benim hâlâ tam çözemediğim, bu adam benim Türk olduğumu nasıl anlamıştı. İri kıyım fiziği, dazlak kafası, üzerindeki siyah takımıyla hiç Türk’e benzeyen biri değildim. Aksine o halimle Ruslardan daha fazla Rus’a benziyordum. Belki de iniş yapan uçakları takip ettiklerinden biliyorlardı. Israrlarına kulak asmadan, kaçarcasına tempolu şekilde yürüyordum. Çıkış kapısına yaklaşılırken birkaç boy fark da yapmıştım. Kapıya erişmeme ramak kalmışken, tam kapıdan çıkıp kurtulacakken, öyle bir şey dedi ki!… Birden beni durdurdu. Kaskatı kesildim. Sanki atının üstünden kemendini savuran usta bir kovboy gibi, ipi tam başımın üstünden geçirmiş, omuzlarımdan gerdirmiş, çekmiş ve beni kıskıvrak yakalamıştı. Donup kalmıştım bir adım daha atamadım. Omzumun üzerinden usulca başımı çevirdim, gülümseyerek yüzüne baktım. “Yakaladın beni.” dedim. Adamın son sözü, “Ağabey, evde iki tane evladım ekmek bekler, yarın bayram, yeğenlerine bir bayram harçlığın nasip olsun, senin de bayramın mübarek olsun.” olmuştu. Bunu duyduğum anda, aklımın ona karşılık ürettiği; Türkiye’den gelip de Rusya’daki bir Azerbaycanlı kardeşimin çocuklarına bayram harçlığı vermek fikri çok hoşuma gitmişti. Ve bu fikri üreten beynin, otonom sinir sistemine verdiği, “Dur!” emri, beni taş kesilmişçesine dondurmuştu. O anda “İşte ben böyle güzellikleri yaşamak için Rusya’ya geldim.” diye aklımdan geçirdim. “Peki” dedim. O sevinçle, dualar ederek hemen elimdeki çantama sarıldı. Arabasına doğru yürümeye başladık. Arabaya binene kadar, nereye gideceğiz, ne tutacak, anlaşmıştık. İşin içine hayır girdiğinden, bahsi geçen rakamı çok da fazla önemsememiştim. Tam da akşam iş çıkış saatlerine denk gelmemiz sebebiyle, İstanbul trafiğinden aşağı yanı olmayan Moskova trafiğine rağmen, şehir içine doğru ilerlemeye koyulduk. Moskova’nın 30 km kadar dışında olan Domededovo havaalanından şehre ulaşmak neredeyse bir saat kadar sürdü. Yolda geçen zaman zarfında, kırk yaşlarında olan Azeri şoför kardeşimin verdiği hap gibi bilgilerle yabancılığım daha yoldayken tükenmişti. Adam hem sempatik, hem de samimiydi. Anlat ağabey memleketten ne var ne yok diye hem soruyor, hem anlattırıyor, hem de kendisi Azerbaycan ve Rusya’dan haber veriyordu. Bana bir saat içinde tüm siyasi, politik, güncel haberleri vermiş oldu. İlk başta o beni müşteri olarak bulduğuna seviniyordu. Sonrasında ben şansıma sevinmeye başladım. Doğru yerde, doğru zamanda, böyle rehber, hem de bu fiyata aramakla bulunmazdı. Sanki kırk yıllık iki ahbap gibi, neler konuştuk neler o bir saatte… Ruslar nasıldır, ne yapar, ne ederler, neyi sever, neye kızarlar her şeyi, ama her şeyi anlattı. Benim sorduğum sorulara müthiş cevaplar verdi. Şehir merkezine yaklaşıyorken trafiğin yoğunlu iyice artmış, bizim samimiyetimiz de o denli koyulaşmıştı. Peki dedim sana mühim bir sorum var. “Malumun memleketimizde Ermenileri sevmezler. Peki, Ruslar kimi sevmez?” diye sordum. O esnada bir göbeğe yaklaşıyorduk, trafik tamamen durmuştu. Yoldan başını çevirdi, yüzüme baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. “Ağabey bizi sevmezler.” dedi. Ve ikimizde başladık gülmeye… “Vay canına diyorsun ki sevilmediğimiz yere geldik yani öyle mi?” dedim daha da güldü. Sonra da “Ama bu değişecek, ben bunu değiştirmeye geldim.” dedim. “Korkusuz adamdan korkulur ağabey, sen yaparsın vallahi.” diye cevapladı. Yoğun trafikte geçen bir saatlik yolculuktan sonra otele varmıştık. Hayatımın en keyifli taksi yolculuğunu yapmış, bir de dünyanın istihbaratını toplamıştım. O taksi şoföründen aldığım bilgiler sonraki günlerde orada çok daha rahat hareket etmemi sağlayacaktı.
İsmailovo semtindeki oteller kompleksinde, her biri yirmi beş-otuz katlı, üç ayrı gökdelen ve birbirinden bağımsız üç, dört ve beş yıldızlı olan üç ayrı otel bulunmaktaydı. Ben bunlardan üç yıldızlı olan İsmailovo Gama otelinde kalacaktım. Resepsiyondan girişimi yaptıktan sonra, otuz katlı büyük bir gökdelen olan bu binanın on dokuzuncu katındaki odama çıktım. Güzel bir şehir manzarası olan penceremden, hemen önümde güzel bir park, uzaktan gelerek parkın içinden geçen kıvrım kıvrım bir dere ve sol tarafımda panayıra benzeyen, büyük çadırları olan, hareketli bir çarşı görünüyordu. Gördüğüm manzara etkileyiciydi, bir süre odada kalıp öylece Moskova’yı seyrettim. O esnada Natalya’dan gelen kısa mesaj işten çıktığını, yarım saat içinde otelde olacağını bildiriyordu. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra, lobiye inerek, otelin giriş kapısını gören bir koltuğa oturup, kahvemi söyledim. Sevdiğim kadının kapıda belireceği anı beklerken, ilk defa kız arkadaşıyla kafede buluşmayı bekleyen, bir liseli genç gibi heyecanlıydım. O ne lezzetti öyle, o ne keyifli bir şeydi. Yıllar sonra yine heyecanlanıyordum, ama sanki bu asırlar öncesinde kalmıştı. Ve öylesine arzuyla birini beklemek… Unutulmuş ne çok şeyi bulmuştum Moskova’ya ayak basmakla…
Akşam 19:30 sularıydı, dışarıda hava kararmıştı, lobiden dışarısı seçilemiyordu. Resepsiyonun döner kapısı hareket etmeye başlıyor, her turunu tamamladığında lobiye birini bırakıyordu. Kapının her hareketinde pür dikkat kesiliyordum. Acaba o muydu gelen diye…
Tam o esnada İsmailovo metro istasyonunda, trenden inen bir genç kadın, karşısına ilk denk gelen bankın üzerine oturmuştu. Ellerindeki iki çanta ve bir paketi iki yanına bırakarak düşünmeye başlamıştı… “Ne yapıyorum ben!…” diye. Biraz sonra, kısa zaman önce tanıştığı, uzak ülkeden gelen bir adamla, üstelik onun kaldığı otelde buluşacaktı. Bu yaptığı doğru muydu? İş yerinden bir arkadaşı delilik bu yaptığın, demişti. Bir yabancıya nasıl güvenirsin? Ya sana kötü bir şey yaparsa, ya psikopatsa, manyaksa… Bunları hiç düşünmüyor musun diye kızmıştı. Hadi diyelim o kadar kötü olmasa bile, yalancı olmadığı nerden belli, belki de evlidir, seninle gönül eğlendirip gidecektir, belki de kalbini kıracaktır. Bütün bunlardan korkmuyor musun? diye sormuştu. İşte o son kelime kulaklarında yankılandı. Korkmuyor musun? Korkmuyor musun? Korkmuyor musun?… Bu kelimenin zihninde dokunduğu yer, tetikledi onu, silkindi birden… “Korkmuyorum.” dedi içinden… “Benim için iki bin kilometreyi uçarak gelen adamdan korkmuyorum. Bana o sözleri söyleyen adamdan korkmuyorum.” Elleriyle çantalarını kavradı. Büyük bir güçle doğruldu yerinden… Öyle bir güçle kalktı ki, her iki omzuna İsmailovo istasyonunun mermer sütunları bastırsaydı, onları da kaldırırdı. Fırladı yerinden, koşar adım merdivenlere yöneldi… Aklı da, duyguları da güç birliği etmişti. Ne olursa olsun, bu buluşma gerçekleşecek diyordu artık. Uçarcasına çıktı yeraltından gelen merdivenlerden, resmen fışkırdı metronun dış dünyaya açılan kapısından… Rüzgâr gibi yöneldi gitmek istediği yere doğru…
Gama otelinin lobisinde, kapıdan ayrılmayan gözler, pür dikkat kesilmişti. Yaklaşmakta olan kişi, hislerinin radarında belirmişti. Ve o kapıya yaklaştıkça artan kuvvetli bir sinyal yayıyordu. İki tarafta da kalp atışları artık çarpıntıya dönüşmüş, adrenalin seviyesi almış başını gitmişti. Yaklaşanı farketmenin hissi sanki beynimde artan sonar sesi gibi yankılanırken, oturduğum yerden usulca doğrulmuştum. Ayağa kalkmamla beraber döner kapı kımıldamış, hareket etmesiyle beraber dönerek yarım turunu tamamlarken, içeriye bir gülen yüz bırakmıştı. Filmlerde bile eşine rastlanmayacak kadar ağır çekimde geçen zaman, o anı doya doya yaşayalım diye durmuştu sanki… Kapıdan çıkıp da, yanıma gelene kadar geçen süre olan beş saniye, bana ömrümün yarısı gibi gelmişti. Aramızdaki mesafe, yüzümde nefesini hissedecek kadar daraldığında, birbirimize birer merhabayı zor demiştik. Sözün bittiği andı. Ses çıkmıyordu. Gözler birbirine kenetlenmiş, öylece bakıyorduk. Sonra elini yavaşça kaldırdı, yanağıma doğru uzandı. Gerçek olup olmadığımı anlamak istiyordu. Dokundu… O anda yüzünde başka bir gülümseme belirdi. Gerçekliği hissetmişti. Eli hâlâ yanağımdaydı. Yüzümden eline ısı transferi de başlamıştı. Artık sıcaklığını da hissediyordu. Rüya değil büsbütün gerçekti. Gülen yüzünde bambaşka bir coşku vardı artık, sarıldı boynuma, ben de doladım kollarımı ona, çelik bir kafes gibi sardım onun narin bedenini… Öyle hareketsiz ne kadar zaman geçti, hiç bilemedik. Keşke etrafımızda gülümseyen yüzlerle, gözlerini ayırmadan bizi izleyenlere sorsaydık. Garsonundan resepsiyonistine, otel müşterilerinden güvenlikçilere kadar herkes elindekileri bırakmış, bizi izlemişti. Gözlerinin önünde büyük bir kavuşma vardı. İki âşığın, birbirine ilk temas ettikleri anda çıkan kıvılcımları herkes görmüştü. Aşkın büyüsü lobideki herkesi esir almış, kendi kavuşmalarına götürmüştü. İzledikleri sahneden herkes mutluydu. Her gün birbirine kazaları, can sıkıcı, kötü şeyleri anlatan insanlar, bu sefer başkalarına aktaracak çok güzel bir şeye şahit olmuşlardı. “Ne mutlu size, size rastladığımız içinde bize,” der gibi bakıyorlardı. Sevilmediğimiz yerde, bir otel lobisi kadar kurtarılmış bölge yaratmıştık…
Bir süre otelin lobisinde oturup, gökyüzünden yeryüzüne balonla inmeyi bekledik. Ayaklarımız yere bastıktan sonra, aklımızda başımıza gelince, odamıza çıkıp eşyalarımızı yerleştirelim, sonra da dışarı çıkıp hem yemek yer, hem doğum günümü kutlarız diye düşündük. Yanında iki küçük çanta bir de poşet vardı. Odamıza çıktık, içeriyi şöyle bir kolaçan edip on dokuzuncu kattaki manzaraya bir göz attıktan sonra, boynuma sarılıp memnuniyetini dile getirdi. Sonra çantalarını açıp yerleştirmek için dolaba doğru yöneldi. İlk çantasından çıkarttığı kıyafetleri ve kozmetik malzemelerini özenle dolaba yerleştirdi. Odada başka şeylerle ilgileniyormuş gibi görünüyor ama aslında göz ucuyla onu izliyordum. İkinci çanta açılıp da içinden çıkan kokulu mumlar dolaba yerleştirilmeye başlanınca, arkasından siyah tülden bir gecelik çıkıpta askıya asılınca artık kesin emin oldum. Belli ki karşı tarafın, hiç de kapanarak bir puana oynamaya niyeti yoktu. Aksine açık oynayarak, kazanmaya gelmişti. Memleketimizde görmeye alışık olduğumuz; kim sokuyor kafalarına bu saçma sapan fikirleri dedirten, yaşanacak güzel şeylerin ve canım ilişkilerin içine etmeye yönelik, tuhaf ve mantıksız kadınsal taktiklerden eser yoktu. Aksine “aşk öyle olmaz, böyle olur” diye gösteren bir zihniyet vardı. Eşyalarını yerleştirdikten sonra, poşetin içerisinden bir kutu çıkardı. Ben de tam o esnada geldiğim şehir Bursa’yı, dünyada en iyi temsil edebilecek şeylerden biri olarak düşündüğüm, Özdilek’ten aldığım pembe bornozu ona verdim. Bayıldı, mest oldu. O kadar beğendi ki ne yapacağını şaşırdı. Sonra o da getirdiği kutuyu açtı, içersinden çok hoş görünen bir yaş pasta ve iki de mum çıktı. Pastanın üzerinde bir resim vardı. Bu resim benim Photoshop’ta hazırlayıp da ona gönderdiğim, ikimizin sembollerini bir arada gösteren bir figürdü. Yemeye kıyılmayacak kadar güzeldi. Sonra ışıklarımızı söndürdük, mumlarımızı yaktık, üfleyip söndürdük ve pastamızı yedik…
Bir saat kadar sonra dışarıya çıkmak için hazırlanıyorduk. Eğlenceli bir yere gidip hem yemek yiyelim hem de doğum günümü kutlayalım diye düşünmüştük. Tam otelden çıkarken aklıma geldi. Saat dokuz civarıydı ve ben hâlâ vardığıma dair kuzenlerime haber göndermemiştim. Sağ salim geldiğimi ve her şeyin yolunda olduğunu anlatmak için cep telefonumdan şu kısa mesajı göndermiştim. “Elini tuttum, sımsıcaktı.”
Otelden çıkıp, İsmailovo metro istasyonuna doğru yürürken, tek katlı, dikdörtgen kutu gibi, içerideki insan kalabalığından camları buğulanmış ve içerden harala gürele, müzik ve insan sesi karışımı gürültü gelen bir Pub’ın önünden geçiyorduk. İşte tam doğum günü kutlanılacak, eğlenilecek yer diye düşündüm. Hadi gel buraya girelim dedim. Memnuniyetle öne doğru atıldı. İçine daldığımız yer, English pub tarzı, pop, rock gibi şeyler çalan, yarı loş ama tam kalabalık curcuna bir yerdi. Onunla beraberken hiç peşimizi bırakmayan şans orada da harikalarını sunmaya devam ediyordu. Bizim içeriye girmemizle beraber boşalan, cam kenarındaki, mekânın “gözde çift masası”na kurulduk. Bira içelim diye zaten karar vermiştik. Sanki on yıllık sevgilim, neyi sevip, neyi sevmediğimi çok iyi bilen kadınım; eline menüyü almış, garsona siparişlerini veriyordu. Çok geçmeden biranın yanında keyifle giden bir sürü yiyecek doldu masaya… Kedi yavrusu gibi minik minik yiyorken, bir yandan bana da eliyle kabuğunu ayıkladığı karidesleri yediriyordu. Tam o esnada telefonuma bir mesaj geldi. Kuzenlerim sağ salim ulaşmamdan duydukları memnuniyeti bildirmişlerdi. Gelen mesajda şöyle yazıyordu. “Bizi de ateş bastı, camı açtık…”
Ortamın coşkusuna çoktan kapılmıştık ve hatta mekânın gözde çift masasına oturmamızın hakkını veriyorduk. Şen şakrak konuşan, gülen, eğlenen çifttik. Garsonlar, barmenler bize bir başka bakıyordu. Girişte duran, dağ gibi güvenlik görevlisi bile, göz göze geldiğimiz anlarda yüzümüze gülümsüyordu. Etraftaki müşterilerin de gülümseyen bakışlarıyla sıkça karşılaşıyorduk. Herkes orada olmamızdan duyduğu memnuniyeti, farklı yüz halleri ile bize gösteriyordu. Otelin lobisinden sonra gittiğimiz barı da kurtarılmış bölge yapmıştık. “Daha ilk akşamdan Moskova’nın yarısını fethettik ettik, geriye ne kaldı ki” diye düşünmüştüm.
Ertesi günün sabahıyla, kendimizi otelden dışarıya attık. Moskova’yı gezelim istedik. İlk gittiğimiz yer Kremlin’di. Kızıl Meydan’a çıkınca, bayramını kutlamak için annemi aradım. Memnun oldu, teşekkür etti, sordu sonra oğlum nerdesin ne yapıyorsun diye… “Seni Kızıl Meydan’dan arıyorum anne.” deyince, şaşırdı kaldı kadın; çünkü onun bilgi dağarcığına göre, ne İstanbul, ne Eskişehir, ne de Bursa’da Kızıl Meydan yoktu. “Nereye yapıldı oğlum bu kızıl meydan?” diye sordu. Moskova’da anne deyince dumur oldu kadıncağız. “Ne işin var evladım kış kıyamette Moskova’da?” diye hem hayret hem de endişeyle serzenişte bulundu. “Merak etme anne, ben buraya baharı getirdim.” dedim. Anne yüreği işin içinde kendine göre bir tehlike sezmişti. “Aman evladım bırakma orda baharımızı, gözünü seveyim geri getir.” diye ekledi, çok güldük… Biraz daha konuştuk, kapattık. Kasım sonu olmasına rağmen hava gerçektende çok soğuk değildi. Oysa mevsim normallerine göre öyle olmamalıydı. Hakikaten nerden geldiği anlaşılamayan bir bahar vardı Moskova’da…
Çarşılarından caddelerine, tarihi yerlerinden parklarına, gecesinden gündüzüne kadar altını üstüne getirdik Moskova’nın… Bize dur durak, yasak, mani yoktu. Aklımıza ne estiyse, canımız ne istediyse yaptık. Bulunduğumuz her yerde; konuşacak şeyleri bitmeyen, yüzlerinden neşeleri eksik olmayan, göstere göstere aşkını yaşayan çifttik. Çok göze batıyorduk. Her yer çok kalabalıktı. Ama etrafımızda, bize kem gözle bakan, kıskanan, hasetlenen, kimseye yoktu. Ya öyleleri orada yoktu ya da bizim ayrıcalığımız vardı karşılaştırılmadık.
Bir tatlı rüya gibi geçen dört günün sonunda, pazartesi sabahı; o işine giderken, ben de öğleye doğru uçağıma binecektim. İsmailovo metro istasyonunun kapısında sabahın erken saatlerinde vedalaşırken, bizde hüzün yoktu, mutluyduk…
“Biliyorum, tekrar geleceksin.” dedi.
“Elbette dedim, burası artık benim sevildiğim yer…”
Sevgiyle yüzüme baktı. Gülümsedi. Sonra döndü arkasını gitti.
Ayrılışımız bile güzeldi…
#GerçekHikayeler