Avrupalılarda MELEK değildir.
Ayrıca; Amerikan Pohu da mübarek değildir.
Haliyle, koklamak ta sevap değildir.
Avrupalılarda MELEK değildir.
Ayrıca; Amerikan Pohu da mübarek değildir.
Haliyle, koklamak ta sevap değildir.
Bundan beş yıl kadar önce dış ticaret konusunda çalışıyordum. O dönemde sıklıkla ortadoğu ülkelerine ticari ziyaretlerde bulunurdum. Bir ara sıklıkla İrana gider olmuştum. Başta Tahran olmak üzere İranın pek çok şehrinde bulundum. İşgörüşmelerinden arta kalan zamanlarda, caddelerinde, çarşılarında gezdim, dolaştım. İnsanlarıyla sosyalleştim, yaşantılarını gördüm, izledim. İranlılarla ilgili herhangi bir olumsuz kanaatim olmadı. Çoğunlukla yalnız gezmeme rağmen güvenlikle ilgili bir sıkıntı yaşamadım.Gerek iş ilişkisinde bulunduğum insanlar gerekse sokakta, alışverişte karşılaştığım insanlar arasında canımı sıkacak pek bir olaya şahit olmadım. Hatta yine sıklıkla gittiğim arap ülkelerinde yüz göz olduğum araplardan çok daha samimi ve iyiniyetlilerdi diyebilirim. Dolayısıyla İran’da Türk olduğumu saklamakla ilgili hiç bir gayrette bulunmadım. Çarşıda, otelde, takside karşılaştığım insanlara ilk diyaloğu kurarken genelde “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” şeklinde giriş yapardım. Tahranda o kadar çok Türkçe bilen kişiyle karşılaştımki neredeyse hiç ingilizce kullanmam gerekmedi. Tahrandaki nüfusun %40 gibi bir bölümü ucundan kıyısından Türk’le ilintilidir derlerdi ki doğruymuş. Gerçektende İran’da Türkçe yetiyor onu kesin olarak söyleyebilirim.
Muhtemelen Tahran’ı üçüncü ya da dördüncü ziyaretimdi. Artık şehre iyice alışmış, pervasızca çıkıp geziyordum. Kaldığım otelde Türk Büyükelçiliğinin yakınında bir yerdi öyle hatırlıyorum. Otele gelip giderken, bir alt caddesinde bir yarı salaş görünümlü bir pizzacı gözüme ilişmişti. Pizzayı da severim, bir akşamda burada yiyeyim diye gözüme kestirmiştim.
Neyse bir akşam üzeri atıştırmak için otelden çıktım doğruca o gözüme kestirdiğim pizzacıya gittim. İçeri girdiğimde vasat bir mahalle pidecisi görünümünde bir yerdi. Dükkanı ortadan bölen kasa bankosu ve teşhir dolabının arkasında fırın ve mutfak bölümü vardı. Dükkanda iki kişi vardı. Biri kasada duran çelimsiz biri diğeride arkada fırının önünde duran başında kirli beyaz bir kep olan fırıncı.
Kasadaki sıska elemanın yanına yaklaşıp yine her zamanki gibi açılış cümlemle “Türkçe mi konuşayım? Or i speak English” diye giriş yaptım. Elemanın yüzünde birden güller açtı pişmiş kelle gibi sırıtarak konuşmaya başladı. “Abey hoşgeldin, İstanbuldanmısın falan filan diye peşpeşe aksanlı bozuk Türkçesiyle sorular sormaya başladı. İlk başta eleman sempatik gelmişti o yüzden bende samimi davrandım. Yok Türk dizilerini çok seviyoruz, keşke bizde İstanbula gidebilsek falan filan diye bir sürü name yaptı. İki, üç dakikalık konuşmanın ardından ancak bir karışık pizza siparişi verebildim. Dükkanın içini pek beğenmediğimden paket söyledim, alıp otelde odamda yerim diye düşünmüştüm.
Tam sıska eleman muhabbeti uzatmak istercesine bir şeyler daha söylemeye çalışıyordu ki, arkadaki fırıncının sesi duyuldu. Ağzından çıkan sözlerle birden içeride soğuk hava esti. İrkildim, kendime geldim. Beynim anında olaya tepki vermiş ve işlemci hızını on katına çıkartarak, olasılıkları hesaplıyor, yapılacakları, söylenecekleri ve izlenecek stratejiyi belirlemeye çalışıyordu.
Fırıncının bana dönerek söylediği şey; “kürtleri öldiriyorsiz” şeklinde bir sataşmaydı. Dükkanına müşteri olarak gelen birini taciz etmeyi bir fırsat olarak görmüştü.
Duymamazlıktan gelsem, arkamı dönüp gitsem olmazdı. Gavurun dükkanında da olsam Türk gururum buna izin vermezdi. O lafın altında kalmaya da katlanamazdım. Hepsi bir kaç saniye süren sessizlik anında ne yapacağıma ve ne söyleyeceğime karar verip uygulamaya koyuldum.
“Yok öyle bir şey, o söylediğiniz menfaat amaçlı propaganda, siz izlediğiniz televizyon kanallarını değiştirin” dedim. Sonrada direk kasiyere dönüp sertçe kaç para dedim. Söylediği paranın fazlasını verip, direk arkamı döndüm, dükkandan dışarı bakan sandalyelerden birine 90derece açıyla oturarak, dışarıyı bakıyormuş gibi yaparken, bakış açımın ölü noktasından da o fırıncı gözleyerek beklemeye koyuldum.
Artık ne olacaksa olacak modunda bekliyordum, ona göre karşılık verecektim. Belki bıçak gibi kesip atmam, belki de yaptığım sert manevra etkili oldu. Sıskayla aralarında fısırdaştıklarını seziyordum, göz ucuyla da izliyordum. Ama fırıncıdan başka bir girişim gelmedi. O esnada da dükkana başka müşterilerde geldi. Ortamda ki gerginlik biraz daha azaldı.
Sıkıntılı geçen 20 dakikalık bir bekleme süresinden sonra sıska, “abey paketin hazır” diye seslendi. Kalkıp paketimi aldım ve hiç bir şey demeden dönüp arkamı çıkıp gittim. O pizzayı da otele dönüş yolunda karşıma çıkan ilk çöp konteynerine attım. Dükkanına gelen müşteriyi taciz edecek kadar gözüdönmüş birinin el sürdüğü pizzayı yiyecek değildim.
Yabancı bir ülkede, çoğunluğun iyi davranışlarına bakarak Türk olduğumu unutmuştum. Öylece kendimi salmış, rahat hareket ediyordum. İşte o an Elçibey’in o sözleri kulaklarımda çınladı. “Sen Türk olduğunu unutsan da, düşmanın asla unutmaz!” Unutma! Türk’ün varlığından rahatsız olan azınlıklardan her yerde var, hep te olmaya devam edecekler.
Ya da bahsi geçen millet hangi millet? O milletin bir adı var mı? Yoksa öylesine ortaya atılmış, “artık kim üstüne alınırsa” türünden bir kelime mi?
“Acaba bu sefer iktidarı ele geçirebilirmiyiz” temalı danaya ortak giren bu konsorsiyuma; Millet İttifakı adı verilmesi münasip görülmüş.
İyi de kim? Neye dayanarak böyle bir adlandırmayı münasip görmüş anlayan beri gelsin.
Uzak ara muhalefet partisinin; Milliyetle, Türk Milletiyle arasının olmadığını biliyoruz. Hatta partinin başına tutturulan yönetimin en önemli icraatinin, ilkelerinin arasında Milliyetçilik bulunmasından dolayı fazla milliyetçi bulduğu, partinin kurucusunun hatırasını, partiden tasfiye etmeye uğraştığını ibretle izliyoruz. (yakında logoyu da güncellemek isterlerse şaşırmayın) Bu adlandırma onlardan çıkmış olamaz.
Terör ve anarşi yanlılarının siyasi şeysinin de söz konusu Millet kelimesi olunca “ne kadar foşik bir tanımlama” diyeceğini tahmin etmek güç değil. Onlar da olamaz.
Diğer taraftan milliyetçiymiş gibi yapan ya da milliyetçi olduğu iddia edilen yancı partinin ki milliyetçileri topaklama ve topakladığı yığını gütme hevesinde oldukları belli oluyor. Ama yine de asıl maksatlarının ne olduğu henüz tam olarak anlaşılmış değil. Onlarında, “iktidarı bir ele geçirelim sonrasına bakarız” mottosunda hareket ettiklerini var sayıyoruz. Belki bu adlandırma bunlardan çıkmış olabilir. Ama dananın öteki hissedarları bunu nasıl kabul etmiş onu anlamakta güçlük çekiyoruz.
Fasülyeden dindar particiklerin; bu konuda adam yerine konup ta fikrinin alındığını pek zannetmiyorum. Onları kimse sallamaz.
Başta Amerika olmak üzere, onun baldızı, görümcesi, eltisi konumundaki, tamamen Türkiye’ye sahip çıkma iyi niyeti ile bezenmiş Dış Mihraklarında; Millet fikrine bir kıvılcıma neden olabileceği ihtimaliyle, riskli görüp pek yaklaşmayacağını tahmin ediyorum. Onlarda değildir.
İktidardakilerin bazı politikalarına çok ta bayılmıyorum. Lakin iktidarı ele geçirme saplantılıların hepsi birbirinden mikrop olduğundan, mevcut iktidara tahammül etmek durumunda kalıyorum. Devletin bereketli kaynaklarını yağmalamak için bir araya gelmiş; tamamı boş beleş insanlardan oluşan bu zararlıların, ülkeyi ele geçirmesine gönlüm razı değil.
İktidarı devirme saplantılı insanların, “Peki yerine kimi geçireceksiniz?” sorusuna verebildikleri makul ve mantıklı bir cevap yok.
Laf olsun diye söyleyenlerin, “En kötüsü bile bunlardan iyidir.” cevabını da ben cevaptan saymıyorum. Çünkü benim çıplak gözle gördüğüm; iktidarı ele geçirmek isteyenlerin, kesinlikle ve kesinlikle iktidardakilerden daha berbat olduğu…
2009 Yazının sonlarıydı… Bursa’da kalıyorken tamamladığım Rusça kursunun ilk kurunun ardından, biraz da konuşma pratiği yapmak maksadıyla, Doğu bloğu ülkelerinin, özellikle de Rusların yoğun olarak kullanmakta olduğu, sosyal paylaşım ağı, “mail.ru”ya girerek profil oluşturmuştum. Yeni üye olduğum sistemde, konuşacağım birilerini arıyorken, bir yandan benim hazırladığım profile de bakanlar oluyordu. Enteresan olanı, benim profilime bakan ilk kişi; sonradan “Benim gelmemi mi bekliyordu?” diye düşündürten kişiydi. İlk gördüğüm profil fotoğrafında, makyajsız, kendisi güzel, parıldayan bir yüz, seni gördüm der gibi bakan ışıltılı mavi gözler vardı. Camekân çatısından aldığı kuvvetli gün ışığıyla, krem rengi taş duvarları, içerisinde ampul yanıyormuşcasına etrafı aydınlatan, görkemli bir yapının içerisinde çekilmişti bu resim. Aydınlığın ortasında, benim karanlıkta saklayacak bir şeyim yok dercesine duran korkusuz bir kadın vardı o fotoğrafta…
“Ne güzel yüzün var.” demek geldi içimden. Dedim de… Memnuniyetini bildiren ve “Sen de iyi görünüyorsun.” şeklinde gelen bir karşılıktan sonra, mesajlaşma süreci başlamış oldu. Ama yine bir enteresanlık, neden ona ilk mesajımı, öğrenmekte olduğum Rusça değil de, iyi bildiğim İngilizce göndermiştim. Gelen cevabın da İngilizce olmasıyla beraber akıcı bir muhabbet başlamıştı. Sanki bütün olacaklar, yaşanacaklar kurgulanmıştı. Benim doğru zamanda ve doğru yerde olmamla dünyayı döndürecek kadar büyük olan zamanın çarkları harekete geçmiş, süreç başlamıştı.
Meğer o da İngilizce kursuna gidiyor ve İngilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş. Konuşarak pratik yapabileceği biriyle karşılaşmak, onu fazlasıyla memnun etmiş. Konuşacağı kişinin de uzak bir ülkede olması nedeniyle, kendini daha da rahat hissetmiş. O zamana kadar ülkesi dışına hiç çıkmamış olan bu genç kadın için, başka bir ülkenin insanını tanımak da enteresan gelmiş. Zorluklarla geçirdiği üniversite yıllarından sonra geldiği Moskova’da, uzman olduğu alanda kariyerini ilerletirken, kendini ihmal ettiğini düşündüğü ve mutsuz olduğu bir dönemdeymiş. O yüzden bu karşılaşmayı hoş bir tesadüf olarak algılamış ve konuşmaya başlamış.
İlk hafta içersinde, gündüzleri çalıştığımız iş yerlerinden başlayan mesajlaşmalarımız, içeriği genişleyerek ve akşamları da içine katarak ilerliyordu. İlk hafta tamamlanmadan, tanıma ve kontrol süreci geçilmiş, Bursa ile Moskova arasında muhabbet köprüsü kurulmuştu.
İkinci haftaya gelinirken iki taraf da birbirini önemser olmuştu. İletişime ilk başladığımız mail.ru ağından başka, e-mail, cep telefonu ve skype gibi bilimum iletişim araçları da devreye sokularak cayır cayır bir iletişime geçilmişti. Mesajlar, e-mailler, aramalar, dosya transferleri, muhtelif paylaşım siteleri derken korkunç bir iletişime geçmiştik. Teknolojik olarak Allah ne verdiyse kullanılıyordu. Natalya sıkça İngilizce gramer hataları yapsa da, geniş kelime hazinesi ve cümleleri kullanma kabiliyeti ile çok net ve anlaşılırdı. Aramızda dörder şeritli iletişim otoyolu açılmıştı. Bilgi akışı sorunsuz sağlanıyordu.
Üçüncü hafta oluyorken, iki taraf da karşısındakinin pek de sıradan biri olmadığını anlamış, iyiden iyiye ciddiye almaya başlamıştı. İki tarafın da birbirine yönelttiği, şeytanın aklına gelmeyecek sorulara verdiği, kıvrak, zekâ ürünü cevaplar, usta manevralarla gelinen konular, kurulan tuzaklar ve tuzaklara düşülmeyişler yüzünden, iki taraf da birbirinin gücünden etkilenmeye başlamıştı.
İlk ay doluyorken hâlâ arkadaşlık sınırı aşılmış değildi. Ancak bu güçlerden, etkileşim olayı, durumu bir strateji savaşı ve sinir harbine doğru götürüyordu. İki tarafın da birbirine ilgisi kesindi, inkâr edilecek tarafı yoktu. Ama neden hâlâ arkadaşlık sınırı aşılamamıştı. Bu, Rus tarafında huzursuzluğa ve gerginliğe yol açıyordu. Karşısındaki bu tek kişilik ordu, neden hâlâ bu sınırın ardında oluşturduğu hattı bozmuyordu. Sınıra ciddi şekilde yığınak yapıyordu. Sefer hazırlığı yaptığı da belliydi. Ama neden hâlâ harekete geçmiyordu. Neden hâlâ arkadaş bandırasını indirip, erkek sancağını çekmemişti. Verdiği cevaplarda, çok kesin ve net olarak beraber olduğum biri yok diyen bu adam, yoksa bir yalancı mıydı? Onunla oyun mu oynuyordu? Yoksa evli miydi? Çizdiği profil, oluşturduğu intiba sahte miydi? Derdi neydi bu adamın, neden hâlâ niyetini belli etmiyordu? Yoksa… Yoksa olabilecek en kötü şey miydi olan?… Beni beğenmedi mi yoksa diye düşünüyordu ki!… Bunu aklına getirdiği için bile kendine kızdı. Olamazdı öyle bir şey…
Türk tarafında kendine güven ve rahatlık hâkimdi. Olayların akışını kendi istediği yöne çekmenin verdiği memnuniyetin yanında, ne yaptığını bilmenin verdiği, kendinden emin olma hissi, bu sağlam duruşu sağlıyordu. Bir de karşı taraftan gelen yansımalardaki gerginlik, endişe ve kuşku dolu işaretler, karşı orduda çözülmelerin başladığını gösteriyordu. Bir kadının sinir sistemini felç eden “Yoksa beni beğenmiyor mu?” endişesinin karşı tarafta oluştuğu, yoğun şekilde fark ediliyordu. Bu şartlar altında fazla dayanamazdı. Olayların akışı Türk tarafı için kazanma trendine girmişti.
İlk aydan sonraki hafta, gerçekten de Rus tarafında çözülmeleri başlattı. İçinde sevgi biriken kalbin, kendini taşırma isteği, sevgisine karşılık bulma, sevilme, beğenilme, ilgi görme arzusu, onu iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Bu kadar zaman geçmesine, onca diyaloga, bunca paylaşıma rağmen adamın harekete geçmeyişi, onda endişeye neden olmuştu. Neredeyse bir aydır onu alıp götüren bu rüzgâr, ya artık esmezse? Ne olacaktı. İlerisini düşünememek zaten yeterince can sıkıyorken, bir de bitebileceğini düşünmek hepten felaketti. Aradaki mesafenin, karşılaşma ihtimaline olan negatif etkisi, ayrı ülkelerin, ayrı dünyalar kadar kavuşma ihtimalini imkânsızlaştırması da düşündükçe can sıkar hale gelmişti. Üstüne üstlük bir de kendi içinde yaşadığı sıkıntılar onu iyice ezmeye başlamıştı. İlgisini, sevgisini belli etmek isterken, kendini küçük düşürmekten korkuyor, ne yapsa olmuyor, ne dese olmuyordu. Ciddi ciddi sıkıntıdaydı. Çok net anlaşılıyordu.
Bu zaman zarfında, karşı tarafın çektiği sıkıntının farkında olan Türk tarafı, bu süreci daha fazla uzatmanın gereksiz ve sakıncalı olduğuna kanaat getirerek, harekete geçme kararı almıştı. “Bir tek kadın, erkeğe cenneti yaşatır, ama o kadının gururu kırılmamışsa…” gerçeğinin farkında olan, ilgi duyduğu kadının gururu incinsin istemeyen Türk tarafı; kendi göreceği cennet harap olmasın diye, yeni günün sabahıyla beraber taarruzunu başlattı…
Onu tanımaktan duyduğu memnuniyet, paylaşılanlardan duyduğu tatmin ne kadar müthiş olsa da içinde, bunların hepsini gölgede bırakacak bir başka şeyin olduğundan bahsetti. “Bugün sana seni sevmeye başladım diyorum, yarında sana seni seviyorum diyeceğim.” Sözleriyle ilan-ı aşk etti. Karşılık gelen cevaplardaki sevinç ve duyulan memnuniyet muhteşemdi. Önceden muhabbet taşıyan tırların vızır vızır geçtiği, aramızdaki iletişim oto yolundan, duygu ve sevgi yüklü araçlar geçmeye başlamıştı. Kimse ne olur, ne biter diye düşünmüyordu. Sanalda olsa, yeni başlayan ilişkinin, baharın gelişi gibi coşkusu vardı. Ötesini düşünen yoktu.
İzleyen günlerde muhabbet doruğa çıkmış, keyif verir hale gelmişti. Sabahki günaydın ve yatmadan önceki iyi geceler arasında gelip giden bir sürü mail, mesaj ve konuşmalarla yüzlerden eksilmeyen bir gülümseme vardı. Rus tarafında bile gelecekten yana pek bir kaygı yoktu. Bu kadar muhabbetin üstüne nasıl olsa bir gün bir yerde görüşülür, karşılaşılır diye ümitliydi. Türk tarafı yine bir adım öndeydi. Gereğinden fazla stratejik hareket eden, süreçleri planlayan Türk tarafı; çok önceden takvimi eline almış, değerlendirmelerini yapmış, neyi ne zaman yapacağından, neyi ne zaman söyleyeceğine kadar her şeyi kurgulamıştı. Türk tarafı, istediği şartların da oluşmasıyla beraber üçüncü süreci başlattı. Türkiye’de yaklaşmakta olan beş günlük bir dini tatil olduğunu, bu zaman zarfında çalışmayacağını ve eğer o da isterse bu dönemde gelip onu görmeyi arzuladığını söyledi.
Rus tarafı bunu büyük bir coşkuyla karşıladı. Ama inanmakta da zorlanıyordu. Tekrar tekrar sordu. “Gerçekten gelecek misin? Seni bu kadar kısa zamanda karşımda görebilecek miyim?” diye. Gün gün bir ay sonraki bayram tatiliyle ilgili planlar yapmaya koyuldular. Kurban bayramı cuma günü başlıyordu, perşembe günü arifeydi ve hafta sonuyla birleştiğinde beş günlük bir tatil oluyordu. Arife gününün takvimdeki karşılığı 26 Kasım’ın bir ilginç tarafı daha vardı. Benim doğum günümdü. Yani muhtemelen, ilk karşılaşmamız benim doğum günümde olacaktı, o da benim doğum günü hediyem…
Yerel bir otomotiv firmasının Moskova temsilciliğinde muhasebe şefi olarak çalışan Natalya’nın hafta sonları, tatildi. Üç kız arkadaşıyla beraber bir apartman dairesini paylaşıyordu. Moskova’da olmayı planladığım beş gün için otelde kalmayı daha uygun ve mantıklı gördüm. Her ne kadar aramızda güzel bir muhabbet başlamış olsa da, tanıyalı az zaman olan ve uzak ülkeden gelen birini, evinde ağırlamanın onun için de pek uygun olmayacağını, ayrıca evde yaşayan başka insanların da bu durumu pek hoş karşılamayacağını düşünerek, en uygununun otelde kalmak olduğuna karar vermiştim. Buna yönelik otel ve fiyat araştırmasını da yapmıştım. Ayrıca baktığım uçuş alternatiflerinden, Sabiha Gökçen’den saat 14.00 çıkışlı THY en uygunu görünüyordu. Moskova’ya uçuşu yaklaşık üç saat kadar süren uçağın, varışı yerel saatle 18.00 gibi gerçekleşiyordu. Benim hava alanından otele varmam bir saat gibi düşünüldüğünde, Natalya akşam iş çıkışı rahatlıkla benimle buluşabilirdi. Bu durumda yalnızca cuma günü için işyerinden izin alması gerekiyordu. Ana hatları belli olan planımı ona sundum. “Gelsem benimle kalır mısın? Cuma için işyerinden izin alabilir misin?” diye sordum. “Onların hiçbiri dert değil, sen yeter ki gel.” diye karşılık verdi. “Seni karşımda görmenin hayali bile beni mutlu ediyor. Gerçekleşmesi tek kelimeyle fantastik olur.” diyerek yaldızlı davetiyesini de gönderdi.
Tezkerenin de çıkmasıyla beraber, hemen pasaportumun geçmiş olan süresini uzattım, acente vasıtasıyla İstanbul’dan Rusya vizesini aldırttım ve uçak biletimi aldım. Son olarak karşılıklı konuşarak internetten beğendiğimiz otel için karar vererek yerimi ayırttım, ödemesini de yaptım. Bir haftada tüm işlemler halledilmiş geriye sadece üç hafta gibi beklenmesi gereken bir zaman dilimi kalmıştı. Konuşmaya başladığımız ilk günlerden bu yana geçen zamanı düşündüm. Hiçbir aşamasında en küçük bir pürüz ya da aksilikle karşılaşmamıştık. Süreç şıkır şıkır işliyordu. Sanki Tanrının torpilli kullarıydık; o da bu ilişkiyi destekliyordu. Uçarcasına geçmiştik her şeyin üzerinden…
Kavuşma gününü beklediğimiz üç haftalık süreç içerisinde, dünyevi meselelerimizi büyük ölçüde dondurmuştuk. Tamamen o güne odaklanmıştık. Yine konuşuyorduk, yine paylaşıyorduk ama ne o beni düşünüyordu ne ben onu… İkimiz de sadece o günü düşünüyorduk. Aklımız o güne gitmişti, biz günümüzde mahsur kalmıştık. Yine de günlerin geçişi o kadar zor olmadı. Birinin sonuna ötekinin başı çengelinden takıldı, çekildi gitti o yirmi gün…
Ve geldi beklenen gün… Sabah saatlerinde beni Bursa otogarına bırakan kuzenlerim, ilk defa gittiğim bir yabancı ülkede dikkatli olmam konusunda beni tekrar tekrar uyarırken, orada bulunacağım dört günlük sürenin de çok kısa olduğunu, “İnşallah elini tutarsın.” diyerek anlatmayı denediler. Otobüsle öğleden önce İstanbul’a vardıktan sonra, taksiyle Sabiha Gökçen havaalanına ulaştım. O gün bayram öncesi olması ve havaalanı personelinin iş aksatma eylemi yapması nedeniyle mahşeri bir kalabalık vardı. Yolcular gergin, çalışanlar gergindi. Her köşeden farklı dillerde, farklı bağırışlar, sitemler, küfürler duyuluyordu. O gergin ortama hiç aldırış etmeden, önce yurt dışı çıkış pulunu alarak, direk olarak check-in noktasına giden, sonra da hiç bitmeyecek gibi olan pasaport kontrol kuyruğuna giren, oradaki en sakin, en duruma hâkim yolcuydum. Küçük tekerlekli valizimi check-in de uçağa vermiştim. Artık o uçağın beni almadan gitme ihtimali yoktu. Bir tek benim için bile olsa, o uçak uçacaktı artık, onun rahatlığıyla kuyrukta bekledim. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla havaalanının içini dolduran kuyruk, hiç azalmadı ama benim kuyruktaki yerim, değişe değişe en başa kadar geldi. Pasaporta vurulan damganın, “dann” sesiyle, Türkiye geride kalmıştı artık…
Uçak bir saat kadar rötarla kalktı. İstanbul’un üzerinde bir şeref turu attıktan sonra Karadeniz’e doğru yöneldi. Üç saat içerisinde dağlar denizler aşıldı. Rus ülkesinin başkentine, Domededovo havaalanına ulaşıldı. İlk defa gittiğim Rus ülkesinde müthiş bir heyecan ve merak içersindeydim. Gördüğüm her şey enteresan geliyor her şeyi pür dikkat inceliyordum. Elimdeki plana göre öncelikle metro ağına dahil olmalı, sonra da kalacağımız otele yakın düşen İsmailovo istasyonuna ulaşmalıydım. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, havaalanının çıkışına doğru yöneldim. Tam o esnada havaalanı içerisinden itibaren yolcu kapma yarışına giren taksi şoförlerinin ablukası altında kaldım. Aralarından bir tanesi o grubun içerisinden sıyrılıp yanıma yaklaştı ve benimle beraber yürümeye başladı. Azeri lehçesiyle Türkçe konuşuyordu. Beni götürmek için bin bir ısrarda bulunuyor, diller döküyordu. Benim hâlâ tam çözemediğim, bu adam benim Türk olduğumu nasıl anlamıştı. İri kıyım fiziği, dazlak kafası, üzerindeki siyah takımıyla hiç Türk’e benzeyen biri değildim. Aksine o halimle Ruslardan daha fazla Rus’a benziyordum. Belki de iniş yapan uçakları takip ettiklerinden biliyorlardı. Israrlarına kulak asmadan, kaçarcasına tempolu şekilde yürüyordum. Çıkış kapısına yaklaşılırken birkaç boy fark da yapmıştım. Kapıya erişmeme ramak kalmışken, tam kapıdan çıkıp kurtulacakken, öyle bir şey dedi ki!… Birden beni durdurdu. Kaskatı kesildim. Sanki atının üstünden kemendini savuran usta bir kovboy gibi, ipi tam başımın üstünden geçirmiş, omuzlarımdan gerdirmiş, çekmiş ve beni kıskıvrak yakalamıştı. Donup kalmıştım bir adım daha atamadım. Omzumun üzerinden usulca başımı çevirdim, gülümseyerek yüzüne baktım. “Yakaladın beni.” dedim. Adamın son sözü, “Ağabey, evde iki tane evladım ekmek bekler, yarın bayram, yeğenlerine bir bayram harçlığın nasip olsun, senin de bayramın mübarek olsun.” olmuştu. Bunu duyduğum anda, aklımın ona karşılık ürettiği; Türkiye’den gelip de Rusya’daki bir Azerbaycanlı kardeşimin çocuklarına bayram harçlığı vermek fikri çok hoşuma gitmişti. Ve bu fikri üreten beynin, otonom sinir sistemine verdiği, “Dur!” emri, beni taş kesilmişçesine dondurmuştu. O anda “İşte ben böyle güzellikleri yaşamak için Rusya’ya geldim.” diye aklımdan geçirdim. “Peki” dedim. O sevinçle, dualar ederek hemen elimdeki çantama sarıldı. Arabasına doğru yürümeye başladık. Arabaya binene kadar, nereye gideceğiz, ne tutacak, anlaşmıştık. İşin içine hayır girdiğinden, bahsi geçen rakamı çok da fazla önemsememiştim. Tam da akşam iş çıkış saatlerine denk gelmemiz sebebiyle, İstanbul trafiğinden aşağı yanı olmayan Moskova trafiğine rağmen, şehir içine doğru ilerlemeye koyulduk. Moskova’nın 30 km kadar dışında olan Domededovo havaalanından şehre ulaşmak neredeyse bir saat kadar sürdü. Yolda geçen zaman zarfında, kırk yaşlarında olan Azeri şoför kardeşimin verdiği hap gibi bilgilerle yabancılığım daha yoldayken tükenmişti. Adam hem sempatik, hem de samimiydi. Anlat ağabey memleketten ne var ne yok diye hem soruyor, hem anlattırıyor, hem de kendisi Azerbaycan ve Rusya’dan haber veriyordu. Bana bir saat içinde tüm siyasi, politik, güncel haberleri vermiş oldu. İlk başta o beni müşteri olarak bulduğuna seviniyordu. Sonrasında ben şansıma sevinmeye başladım. Doğru yerde, doğru zamanda, böyle rehber, hem de bu fiyata aramakla bulunmazdı. Sanki kırk yıllık iki ahbap gibi, neler konuştuk neler o bir saatte… Ruslar nasıldır, ne yapar, ne ederler, neyi sever, neye kızarlar her şeyi, ama her şeyi anlattı. Benim sorduğum sorulara müthiş cevaplar verdi. Şehir merkezine yaklaşıyorken trafiğin yoğunlu iyice artmış, bizim samimiyetimiz de o denli koyulaşmıştı. Peki dedim sana mühim bir sorum var. “Malumun memleketimizde Ermenileri sevmezler. Peki, Ruslar kimi sevmez?” diye sordum. O esnada bir göbeğe yaklaşıyorduk, trafik tamamen durmuştu. Yoldan başını çevirdi, yüzüme baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. “Ağabey bizi sevmezler.” dedi. Ve ikimizde başladık gülmeye… “Vay canına diyorsun ki sevilmediğimiz yere geldik yani öyle mi?” dedim daha da güldü. Sonra da “Ama bu değişecek, ben bunu değiştirmeye geldim.” dedim. “Korkusuz adamdan korkulur ağabey, sen yaparsın vallahi.” diye cevapladı. Yoğun trafikte geçen bir saatlik yolculuktan sonra otele varmıştık. Hayatımın en keyifli taksi yolculuğunu yapmış, bir de dünyanın istihbaratını toplamıştım. O taksi şoföründen aldığım bilgiler sonraki günlerde orada çok daha rahat hareket etmemi sağlayacaktı.
İsmailovo semtindeki oteller kompleksinde, her biri yirmi beş-otuz katlı, üç ayrı gökdelen ve birbirinden bağımsız üç, dört ve beş yıldızlı olan üç ayrı otel bulunmaktaydı. Ben bunlardan üç yıldızlı olan İsmailovo Gama otelinde kalacaktım. Resepsiyondan girişimi yaptıktan sonra, otuz katlı büyük bir gökdelen olan bu binanın on dokuzuncu katındaki odama çıktım. Güzel bir şehir manzarası olan penceremden, hemen önümde güzel bir park, uzaktan gelerek parkın içinden geçen kıvrım kıvrım bir dere ve sol tarafımda panayıra benzeyen, büyük çadırları olan, hareketli bir çarşı görünüyordu. Gördüğüm manzara etkileyiciydi, bir süre odada kalıp öylece Moskova’yı seyrettim. O esnada Natalya’dan gelen kısa mesaj işten çıktığını, yarım saat içinde otelde olacağını bildiriyordu. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra, lobiye inerek, otelin giriş kapısını gören bir koltuğa oturup, kahvemi söyledim. Sevdiğim kadının kapıda belireceği anı beklerken, ilk defa kız arkadaşıyla kafede buluşmayı bekleyen, bir liseli genç gibi heyecanlıydım. O ne lezzetti öyle, o ne keyifli bir şeydi. Yıllar sonra yine heyecanlanıyordum, ama sanki bu asırlar öncesinde kalmıştı. Ve öylesine arzuyla birini beklemek… Unutulmuş ne çok şeyi bulmuştum Moskova’ya ayak basmakla…
Akşam 19:30 sularıydı, dışarıda hava kararmıştı, lobiden dışarısı seçilemiyordu. Resepsiyonun döner kapısı hareket etmeye başlıyor, her turunu tamamladığında lobiye birini bırakıyordu. Kapının her hareketinde pür dikkat kesiliyordum. Acaba o muydu gelen diye…
Tam o esnada İsmailovo metro istasyonunda, trenden inen bir genç kadın, karşısına ilk denk gelen bankın üzerine oturmuştu. Ellerindeki iki çanta ve bir paketi iki yanına bırakarak düşünmeye başlamıştı… “Ne yapıyorum ben!…” diye. Biraz sonra, kısa zaman önce tanıştığı, uzak ülkeden gelen bir adamla, üstelik onun kaldığı otelde buluşacaktı. Bu yaptığı doğru muydu? İş yerinden bir arkadaşı delilik bu yaptığın, demişti. Bir yabancıya nasıl güvenirsin? Ya sana kötü bir şey yaparsa, ya psikopatsa, manyaksa… Bunları hiç düşünmüyor musun diye kızmıştı. Hadi diyelim o kadar kötü olmasa bile, yalancı olmadığı nerden belli, belki de evlidir, seninle gönül eğlendirip gidecektir, belki de kalbini kıracaktır. Bütün bunlardan korkmuyor musun? diye sormuştu. İşte o son kelime kulaklarında yankılandı. Korkmuyor musun? Korkmuyor musun? Korkmuyor musun?… Bu kelimenin zihninde dokunduğu yer, tetikledi onu, silkindi birden… “Korkmuyorum.” dedi içinden… “Benim için iki bin kilometreyi uçarak gelen adamdan korkmuyorum. Bana o sözleri söyleyen adamdan korkmuyorum.” Elleriyle çantalarını kavradı. Büyük bir güçle doğruldu yerinden… Öyle bir güçle kalktı ki, her iki omzuna İsmailovo istasyonunun mermer sütunları bastırsaydı, onları da kaldırırdı. Fırladı yerinden, koşar adım merdivenlere yöneldi… Aklı da, duyguları da güç birliği etmişti. Ne olursa olsun, bu buluşma gerçekleşecek diyordu artık. Uçarcasına çıktı yeraltından gelen merdivenlerden, resmen fışkırdı metronun dış dünyaya açılan kapısından… Rüzgâr gibi yöneldi gitmek istediği yere doğru…
Gama otelinin lobisinde, kapıdan ayrılmayan gözler, pür dikkat kesilmişti. Yaklaşmakta olan kişi, hislerinin radarında belirmişti. Ve o kapıya yaklaştıkça artan kuvvetli bir sinyal yayıyordu. İki tarafta da kalp atışları artık çarpıntıya dönüşmüş, adrenalin seviyesi almış başını gitmişti. Yaklaşanı farketmenin hissi sanki beynimde artan sonar sesi gibi yankılanırken, oturduğum yerden usulca doğrulmuştum. Ayağa kalkmamla beraber döner kapı kımıldamış, hareket etmesiyle beraber dönerek yarım turunu tamamlarken, içeriye bir gülen yüz bırakmıştı. Filmlerde bile eşine rastlanmayacak kadar ağır çekimde geçen zaman, o anı doya doya yaşayalım diye durmuştu sanki… Kapıdan çıkıp da, yanıma gelene kadar geçen süre olan beş saniye, bana ömrümün yarısı gibi gelmişti. Aramızdaki mesafe, yüzümde nefesini hissedecek kadar daraldığında, birbirimize birer merhabayı zor demiştik. Sözün bittiği andı. Ses çıkmıyordu. Gözler birbirine kenetlenmiş, öylece bakıyorduk. Sonra elini yavaşça kaldırdı, yanağıma doğru uzandı. Gerçek olup olmadığımı anlamak istiyordu. Dokundu… O anda yüzünde başka bir gülümseme belirdi. Gerçekliği hissetmişti. Eli hâlâ yanağımdaydı. Yüzümden eline ısı transferi de başlamıştı. Artık sıcaklığını da hissediyordu. Rüya değil büsbütün gerçekti. Gülen yüzünde bambaşka bir coşku vardı artık, sarıldı boynuma, ben de doladım kollarımı ona, çelik bir kafes gibi sardım onun narin bedenini… Öyle hareketsiz ne kadar zaman geçti, hiç bilemedik. Keşke etrafımızda gülümseyen yüzlerle, gözlerini ayırmadan bizi izleyenlere sorsaydık. Garsonundan resepsiyonistine, otel müşterilerinden güvenlikçilere kadar herkes elindekileri bırakmış, bizi izlemişti. Gözlerinin önünde büyük bir kavuşma vardı. İki âşığın, birbirine ilk temas ettikleri anda çıkan kıvılcımları herkes görmüştü. Aşkın büyüsü lobideki herkesi esir almış, kendi kavuşmalarına götürmüştü. İzledikleri sahneden herkes mutluydu. Her gün birbirine kazaları, can sıkıcı, kötü şeyleri anlatan insanlar, bu sefer başkalarına aktaracak çok güzel bir şeye şahit olmuşlardı. “Ne mutlu size, size rastladığımız içinde bize,” der gibi bakıyorlardı. Sevilmediğimiz yerde, bir otel lobisi kadar kurtarılmış bölge yaratmıştık…
Bir süre otelin lobisinde oturup, gökyüzünden yeryüzüne balonla inmeyi bekledik. Ayaklarımız yere bastıktan sonra, aklımızda başımıza gelince, odamıza çıkıp eşyalarımızı yerleştirelim, sonra da dışarı çıkıp hem yemek yer, hem doğum günümü kutlarız diye düşündük. Yanında iki küçük çanta bir de poşet vardı. Odamıza çıktık, içeriyi şöyle bir kolaçan edip on dokuzuncu kattaki manzaraya bir göz attıktan sonra, boynuma sarılıp memnuniyetini dile getirdi. Sonra çantalarını açıp yerleştirmek için dolaba doğru yöneldi. İlk çantasından çıkarttığı kıyafetleri ve kozmetik malzemelerini özenle dolaba yerleştirdi. Odada başka şeylerle ilgileniyormuş gibi görünüyor ama aslında göz ucuyla onu izliyordum. İkinci çanta açılıp da içinden çıkan kokulu mumlar dolaba yerleştirilmeye başlanınca, arkasından siyah tülden bir gecelik çıkıpta askıya asılınca artık kesin emin oldum. Belli ki karşı tarafın, hiç de kapanarak bir puana oynamaya niyeti yoktu. Aksine açık oynayarak, kazanmaya gelmişti. Memleketimizde görmeye alışık olduğumuz; kim sokuyor kafalarına bu saçma sapan fikirleri dedirten, yaşanacak güzel şeylerin ve canım ilişkilerin içine etmeye yönelik, tuhaf ve mantıksız kadınsal taktiklerden eser yoktu. Aksine “aşk öyle olmaz, böyle olur” diye gösteren bir zihniyet vardı. Eşyalarını yerleştirdikten sonra, poşetin içerisinden bir kutu çıkardı. Ben de tam o esnada geldiğim şehir Bursa’yı, dünyada en iyi temsil edebilecek şeylerden biri olarak düşündüğüm, Özdilek’ten aldığım pembe bornozu ona verdim. Bayıldı, mest oldu. O kadar beğendi ki ne yapacağını şaşırdı. Sonra o da getirdiği kutuyu açtı, içersinden çok hoş görünen bir yaş pasta ve iki de mum çıktı. Pastanın üzerinde bir resim vardı. Bu resim benim Photoshop’ta hazırlayıp da ona gönderdiğim, ikimizin sembollerini bir arada gösteren bir figürdü. Yemeye kıyılmayacak kadar güzeldi. Sonra ışıklarımızı söndürdük, mumlarımızı yaktık, üfleyip söndürdük ve pastamızı yedik…
Bir saat kadar sonra dışarıya çıkmak için hazırlanıyorduk. Eğlenceli bir yere gidip hem yemek yiyelim hem de doğum günümü kutlayalım diye düşünmüştük. Tam otelden çıkarken aklıma geldi. Saat dokuz civarıydı ve ben hâlâ vardığıma dair kuzenlerime haber göndermemiştim. Sağ salim geldiğimi ve her şeyin yolunda olduğunu anlatmak için cep telefonumdan şu kısa mesajı göndermiştim. “Elini tuttum, sımsıcaktı.”
Otelden çıkıp, İsmailovo metro istasyonuna doğru yürürken, tek katlı, dikdörtgen kutu gibi, içerideki insan kalabalığından camları buğulanmış ve içerden harala gürele, müzik ve insan sesi karışımı gürültü gelen bir Pub’ın önünden geçiyorduk. İşte tam doğum günü kutlanılacak, eğlenilecek yer diye düşündüm. Hadi gel buraya girelim dedim. Memnuniyetle öne doğru atıldı. İçine daldığımız yer, English pub tarzı, pop, rock gibi şeyler çalan, yarı loş ama tam kalabalık curcuna bir yerdi. Onunla beraberken hiç peşimizi bırakmayan şans orada da harikalarını sunmaya devam ediyordu. Bizim içeriye girmemizle beraber boşalan, cam kenarındaki, mekânın “gözde çift masası”na kurulduk. Bira içelim diye zaten karar vermiştik. Sanki on yıllık sevgilim, neyi sevip, neyi sevmediğimi çok iyi bilen kadınım; eline menüyü almış, garsona siparişlerini veriyordu. Çok geçmeden biranın yanında keyifle giden bir sürü yiyecek doldu masaya… Kedi yavrusu gibi minik minik yiyorken, bir yandan bana da eliyle kabuğunu ayıkladığı karidesleri yediriyordu. Tam o esnada telefonuma bir mesaj geldi. Kuzenlerim sağ salim ulaşmamdan duydukları memnuniyeti bildirmişlerdi. Gelen mesajda şöyle yazıyordu. “Bizi de ateş bastı, camı açtık…”
Ortamın coşkusuna çoktan kapılmıştık ve hatta mekânın gözde çift masasına oturmamızın hakkını veriyorduk. Şen şakrak konuşan, gülen, eğlenen çifttik. Garsonlar, barmenler bize bir başka bakıyordu. Girişte duran, dağ gibi güvenlik görevlisi bile, göz göze geldiğimiz anlarda yüzümüze gülümsüyordu. Etraftaki müşterilerin de gülümseyen bakışlarıyla sıkça karşılaşıyorduk. Herkes orada olmamızdan duyduğu memnuniyeti, farklı yüz halleri ile bize gösteriyordu. Otelin lobisinden sonra gittiğimiz barı da kurtarılmış bölge yapmıştık. “Daha ilk akşamdan Moskova’nın yarısını fethettik ettik, geriye ne kaldı ki” diye düşünmüştüm.
Ertesi günün sabahıyla, kendimizi otelden dışarıya attık. Moskova’yı gezelim istedik. İlk gittiğimiz yer Kremlin’di. Kızıl Meydan’a çıkınca, bayramını kutlamak için annemi aradım. Memnun oldu, teşekkür etti, sordu sonra oğlum nerdesin ne yapıyorsun diye… “Seni Kızıl Meydan’dan arıyorum anne.” deyince, şaşırdı kaldı kadın; çünkü onun bilgi dağarcığına göre, ne İstanbul, ne Eskişehir, ne de Bursa’da Kızıl Meydan yoktu. “Nereye yapıldı oğlum bu kızıl meydan?” diye sordu. Moskova’da anne deyince dumur oldu kadıncağız. “Ne işin var evladım kış kıyamette Moskova’da?” diye hem hayret hem de endişeyle serzenişte bulundu. “Merak etme anne, ben buraya baharı getirdim.” dedim. Anne yüreği işin içinde kendine göre bir tehlike sezmişti. “Aman evladım bırakma orda baharımızı, gözünü seveyim geri getir.” diye ekledi, çok güldük… Biraz daha konuştuk, kapattık. Kasım sonu olmasına rağmen hava gerçektende çok soğuk değildi. Oysa mevsim normallerine göre öyle olmamalıydı. Hakikaten nerden geldiği anlaşılamayan bir bahar vardı Moskova’da…
Çarşılarından caddelerine, tarihi yerlerinden parklarına, gecesinden gündüzüne kadar altını üstüne getirdik Moskova’nın… Bize dur durak, yasak, mani yoktu. Aklımıza ne estiyse, canımız ne istediyse yaptık. Bulunduğumuz her yerde; konuşacak şeyleri bitmeyen, yüzlerinden neşeleri eksik olmayan, göstere göstere aşkını yaşayan çifttik. Çok göze batıyorduk. Her yer çok kalabalıktı. Ama etrafımızda, bize kem gözle bakan, kıskanan, hasetlenen, kimseye yoktu. Ya öyleleri orada yoktu ya da bizim ayrıcalığımız vardı karşılaştırılmadık.
Bir tatlı rüya gibi geçen dört günün sonunda, pazartesi sabahı; o işine giderken, ben de öğleye doğru uçağıma binecektim. İsmailovo metro istasyonunun kapısında sabahın erken saatlerinde vedalaşırken, bizde hüzün yoktu, mutluyduk…
“Biliyorum, tekrar geleceksin.” dedi.
“Elbette dedim, burası artık benim sevildiğim yer…”
Sevgiyle yüzüme baktı. Gülümsedi. Sonra döndü arkasını gitti.
Ayrılışımız bile güzeldi…
Rivayete göre, belli bir yöneticisi olmadan çalışan vücutta işleyiş pek te iyi gitmemeye başlamış. Organlar kendi aralarında toplanıp bir müdür seçmeye karar vermişler. Sonrasında bütün organlar sırayla kendisinin müdür olması gerektiğine dair tezler ortaya atarak, adaylığını koymuş.
Beyin; en akıllı benim, her şeyi ben kontrol ediyorum, benim müdür olmam en doğrusu,
Kalp; en çok ben çalışıyorum, kanı ben pompalıyorum, ben olmadan kimse çalışamaz.
Akciğer; havayı ben sağlıyorum, bensiz kimse nefes alamaz.
Mide; bütün besini ben işliyorum, bensiz herkes aç kalır.
Göz, kulak, burun… Hepsi kendilerine göre birer neden öne sürüp müdür olmak istemiş.
En sonunda onlara götte katılmış. Vücuttaki en önemli organ benim, ben olmazsam hepiniz bitersiniz, benim müdür olmam lazım demiş. Bunu diyen göte bütün organlar gülmüş ve “sen kimsin lan” diyerek onunla alay etmişler. Göt bu duruma fena içerlemiş.
Seçim yapılmış, oyların çoğunu alan beyin müdür olmuş. Beynin müdürlüğünde ilk birkaç gün vücutta her şey iyi gitmiş. Vücutta sistem sorunsuz çalışıyormuş. Ancak bu duruma fena fesatlanan göt, ben bu oyunu bozarım diyerek işlevini yerine getirmemeye başlamış.
O noktadan sonra vücutta, işler ters gitmeye başlamış. Büzüğünü sıkan göt, vücuttaki tüm işleyişi kilitlemiş. Boşaltım sağlanamadığı için yığılmadan dolayı diğer organlarda birer birer işlevini yerine getiremez hale gelmiş ve sonunda vücutta sistem çökmüş.
Bütün organlar çaresiz kalınca, götten aman dilenerek, “ne istersen, yaparız yeter ki büzüğünü aç” diye göte yalvarmaya başlamış. Kaostan göte bir fırsat doğmuş. Götte gururla, “Aferin işte böyle yola gelin, beni müdür yaparsanız sorun çözülür.” demiş. Çaresiz götün isteğine boyun eğerek onu müdür yapmışlar. Ve vücutta hayatın akışı normale dönmüş.
O gün bu gündür, bunun ilmini çözen bütün götler müdür olmuş…
Hayatın normal akışını tıkayarak, ya da süreçleri engelleyerek, tehdit ve şantajla, cebren istediğini elde etme düşüncesi; Götlük adıyla anılan ilkenin ortaya çıkışına neden olmuştur. Sonrasında Götlük, etkin bir politika malzemesi olarak kullanılmaya başlanmış ve demokrasinin temel taşları arasında yerini almıştır. Hatta Sol İdeoloji, büyük ölçüde götlük üzerine bina edilmiştir diyebiliriz. Sol İdeolojiyi anlamak için Das Kapital’i hatim etseniz, Diyalektik Materyalizm ne diye internetin altını üstüne getirseniz, muhtemelen yine de pek bir şey anlamayacaksınız. Ama Bütün Götler Müdür Olmuş Fıkrası‘nı anahtar olarak alın, Sol İdeolojinin işleyiş mekanizmasını şıp diye çözersiniz.
Ülkenin başına, dış gotlerin pohunu koklayıp peşinden gidecek bir hıyarın getirilmesi fikrine de, planına da şiddetle karşıyım. Hele ki Güneydoğu Anadolu yöremizi “Özerk Kaçak Elektrik Kullananlar Federasyonu” yapan kararnameyi bir gecede imzalayıp, ertesi sabaha Bodrum’a uçma ihtimali olan birinin başa getirilmesine hiç sıcak bakmıyorum.
Herkesi kucaklayan biri ayağına, aslında terör ve anarşi yanlılarını, ibneleri ve ülke düşmanlarını destekleyen yaklaşım, mümkünse bize hiç yaklaşmasın. Öte dursun…
Bir de ülkemizin güzide oligarklarında ve onların fişteklediği #rahatsızkesim de, memleketimizin başına getirdiklerinde onlar ne isterse peki diyecek, höt dediler mi esas duruşa geçecek; şahsiyeti, ideolojisi ve liyakati olmayan bir etkisiz elemanı geçirme arzusu var. Dolayısıyla ülkenin başında daşşaklı birini görmeye bile tahammülleri yok. Nerde şapşal var ülkenin başına geçirmek için onu bulup getiriyorlar. Çok merak ediyorum. Mesela boynuzlu oligarkımız; ülkenin başına getirmeye reva gördüğü şapşallardan birine kendi holdinginde iş verir mi? Belli bir kısmın başına getirip yönetici yapar mı?
Savaş stratejisinde bütün hesaplar, planlar, kurgular savaş başlayana kadardır. Başladıktan sonra olaylar bir sel gibi akıp gider… Kontrol altına almak, duruma hakimiyet, sevk ve idare çok ama çok zordur. Gidişatın içerisinde ustalık ve yetenek her ne kadar kendini gösterse de, çoğu zaman neticeyi şans belirler…
Türk’te kendini beğenmişlik ve övme yoktur. Türk büyük kahramanlıklar ve fedakarlık yaptığı zaman, bir üstün iş yaptığını bilmez görünür.
Divanü Lügat-it Türk
Türk Uygarlığının derinliğiyle, Türk Kültürünün erdemleriyle daha çok ilgiliyim. Değerini ortaya koymak, gözler önüne sermek arzusundayım.
Damarlarımızda dolaşan asil kanın kıymetini biz kendi aramızda biliriz. Ecdadımızın yaptıklarını saygı ve minnetle anarız. Ama bunu elin salağına, sersemine anlatmak gerçekten çok zor. Bunun için çok ta uğraşmaya, efor sarf etmeye de gerek yok zaten. Türk bakiyesinin artması çokta gerekli değil. Olan dünyaya yeterde artar bile… Bilen bilmeyen, anlayan anlamayan, nerde MAL var; yok ırkçı, yok faşist, yok kafatasçı diye laf atıp, zevzeklik edip insanın canını sıkıyor. Türklüğün göz önündeki değerini düşürmek için götlükte sınır tanımıyorlar. Tabii bu kanadı savunmasını beklediğimiz ya da savunacağını umduğumuz kimseler; şuursuz, boş beleş işlerle uğraşan kimseler olduğundan, anarşisti, iti, puştu, gavuru o kanadı yol geçen hanına çevirdi. Özetle bu kanattan çok gol yiyoruz. Türk olmanın tadını kaçırmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla bu açığı kapatmamız lazım.
Türklüğün kıymetini biz bilelim, güzelliklerini yad edelim, yaşayalım, yaşatalım. Öyle anlamlı ve değerli bir tarihimiz var ki gerçekten de “Ne mutlu Türküm diyene…” El alem kendine ne derse desin bize ne? Biz, bizim olana sahip çıkalım yeter. Ama yine de başlangıç seviyesindekilere çok zor sorular sormayalım. Beklentilerimizi de çok yüksek tutmayalım. Çünkü eldeki malzeme belli, bizde “MAL” çok…
Ülkedeki muhalefetin GOTLÜK YANLISI siyasetine gıcık oluyorum. Ki onlara muhalefet demek ne kadar doğru olur orası ayrı bir konu çünkü muhalefetten çok birileri için iktidarı ele geçirmeye çalışan, onun bunun çocukları profili çiziyorlar. Kendi ülkelerinin iktidarını vekaleten başkaları için ele geçirip aradan komisyon kapmaya çalışan haysiyetsiz simsarlar gibiler. Eylemlerine ve söylemlerine bakıldığında hiç te bu ülkenin insanı olmadıkları ve bu ülkenin iyiliğini istemedikleri anlaşılıyor. Yüzlerinden samimiyetsizlik, paçalarından fesatlık akıyor…
İzledikleri siyaset için, daha kolay akılda kalması adına, kısaca:
“Bizim iktidarda olmadığımız ülke yansın anna koyim siyaseti.” denebilir.
Sersemize solcu kafasından türetilmiş olan; ekonomiyi çökertip, halkı galeyana getirirsek, isyan ve anarşiyle karambolden iktidarı ele geçiririz. İktidarı da bir ele geçirdik mi, devletin kaynakları komple bizim, çatlayana, tıksırana kadar yiriz. Zihniyetinde topaklanarak bir araya gelmiş olan bu iç sömürgeci ve yağmacılar; saplantılı planlarından bir an bile vazgeçmiyorlar.
Sürekli kendi ülkelerinin ekonomisini çökertmeye, vatandaşını çıldırtmaya çalışıyorlar.
Ulan adiler sizin ekonomisini çökertmeye uğraştığınız ülkede bizde hayat mücadelesi veriyoruz. Delirtmeye uğraştığınız insanlarla aynı yerde yaşıyoruz. Sizler, Devletin, Belediyelerin kaynaklarını sömüreceksiniz diye biz sıkıntı çekiyoruz. Sizin yaptıklarınızdan dolayı hayatı günden güne zorlaşan, yaşanmaz hale gelen biziz. Sizin yüzünüzden bugünkü karamsarlığımız. Sizin yüzünüzden gelecekten endişe duyuyoruz. Sizin “At yalanı zikeyim inananı…” politikalarınızın acısı bizden çıkıyor. Ülkeye yaptığınız her adiliğin bedelini biz ödüyoruz. Sizin çirkeflikleriniz yüzünden her şeyin tadı kaçtı. Sizin yaptıklarınızdan kimseye güvenimiz kalmadı. Namerde fırsat, düşmana cesaret vermekten başka ne yaptınız? Devleti ele geçirip, yağmalamak için uğraşacağınıza, normal insan gibi bir işe girip çalışsanıza…
Çok istedikleri şey gerçekleşse; iktidarı ele geçirseler ne olur? En kısa cevabı şu:
.Muhteviyatında bolca terörist ve yabancı ülke ajanı barındıran bu rahatsız güruhu, ülkenin en büyük sorunu olarak görüyorum.
Hayatında Nutuk okumadığı halde Atatürkçü olduğunu iddia edenler vardır. Ama Nutuk Kitabını dekor yapıp, yanına rakı, bira koyarak selfie çekmeye bayılırlar. Atatürk’ü gayet iyi anladıklarından, fikirlerini benimsediklerinden, ona özlem duyduklarından sürekli bahseder dururlar. Lakin Atatürk İlkeleri’ni sırasıyla doğru say desen sayamazlar.
Peki o ilkeleri ben sayayım dediğinde;
“Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik ilkeleri vardır bildin mi?” dersin,
“Ama onlar artık günümüzde geçerliliğini yitirdi” diye cevap verenler olur.
Atatürk İlkeleri’nin bazılarını lüzumsuz ve gereksiz bulup çıkartan ama sorsan Atatürkçüyüm diye geçinen değişik insanlardır bunlar…
Tabii insanın siyasi idolü olarak benimsediği birinin fikriyatına saygı duymaması, ilkelerinin bazılarını gereksiz bulup traşlaması, altıdan üçe indirip, sonra iki daha ilave etmesi dışarıdan bakan insana biraz tuhaf gelen şeylerdir.
Bütün meseleleri, kendi menfaat perspektiflerine göre değerlendiren ve bu ülkenin en önemli değerlerini şahsi menfaatlerine malzeme yapan, kimi zamanda kılıf olarak kullanan, bu yaptıklarından dolayı hiç te utanmayan yine bir sürü tuhaf insan vardır.
Sonra dün Marksçı, Leninci, falancı filancı olup ta günümüz konjektüründe Atatürkçü olmayı münasip gören değişik insanlardan da memleketimizde bir hayli fazladır.
Bunlara da;
“Lan dün siz bu herifleri göklere çıkartıyordunuz, o zaman Atatürk tedavülde yok muydu?” diye sorarsın.
“Ya şimdi onlar başka bu başka, falan filan, vırt zırt…” diye zırvalamaya başlarlar ki; dinlerken duyduğun sıkıntıdan, gözlerin etrafta tutunacak sağlam bir odun parçası arar…
İlginçtir, bu tür tuhaf şeyleri de genelde memleketin kendini aydın olarak niteleyenleri yapar. Bugüne kadar neyi aydılar da kendilerini aydın olarak niteliyorlar orası da çok enteresan. Destekledikleri parti komple ellerin olmuş daha onu aymış değiller…
Bir de alenen Türkiye’den parça kopartmak isteyenlerle, şahsi menfaatleri için ittifak ederler, haysiyetten yoksun Cumhuriyetin Yüz Karaları…
Rahmetli, Türkiye’deki en gerçekçi insanlardan biriydi diye hatırlıyorum.
Şöyle sözleri vardı:
Hatta ülke insanına bu kadar demokrasi fazla geldi de artık toplum öğürmeye başladı.
Maalesef memleketimizde herkesin canı istediği gibi, istediğine özgürce sövüp saydığı, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, her türlü çakallığı ve çirkefliği yaptığı bir düzenimiz değil, düzensizliğimiz var. Cezaların hiç bir caydırıcılığı olmadığı gibi artık onları kimse sallamıyor da… Cezaevleri zaten artık sosyal tesis ve eğitim kurumlarına dönüşmüş. Kimsenin düşmekten çekindiği yerler değil.
Başta #rahatsızkesim olmak üzere yönetimi ele geçirmek isteyenlere, bütün bunlarda yetmiyor da, kanunların ve yönetmeliklerin sadece devleti bağladığı, insanları kapsamadığı, daha da gevşek ve bir o kadarda extra geniş, ortaya karışık bir yönetim biçimi arzu ediyorlar.
Hatta yönetimi ele geçirmek isteyenler daha eğilip bükülebilir kanunlar istiyor. “Ne biçim kanun bunlar ikide bir ayağımıza takılıyor” diye sürekli memnuniyetsizliklerini dile getiriyorlar. “Ne var canım bizim yandaşlar az bir şey terörle iltisaklıysa, ailelerini geçindirmek için ufak tefek kaçakçılıkla ya da uyuşturucu ticaretiyle uğraşıyorlarsa” diye birde üste çıkma hali var. Onların safında yer alan, sanatçı, gazeteci, aydın falan filan diye etiketlenmiş boş beleş şahıslara da; cürüm işleme konusunda kolaylık, kanunların üstünde ayrıcalık ve kabahatlerinin görmezden gelinmesini istiyorlar.
Yönetimi ele geçirmek isteyenlerin, iyi niyeti şüphe götürür bu ve benzeri abuk subuk isteklerini doğru yorumlamak lazım. Çünkü ülkenin ve insanların hayrına değil, tam tersine zararına olacak şeyler istiyor olma durumları söz konusu…
Bizim kesinlikle daha keskin ve net kanunlara, o kanunların da daha etkin uygulanmasına ihtiyacımız var. O ne öyle vıcık vıcık demokrasi… İnsanın içini bayıyor.
Türkiye hala kalkınamamışsa, bunun en büyük sebebi, Batı’nın içimizden çok kolay adam satın alabilmesidir.
Bu sözlerin muhatabı Türkiye’de nereden baksan en az 10 milyon kişi ama ilginçtir üzerine alınan SIFIR!
Daha da enteresan tarafı bu sözlerin söylendiği zamandan bu yana azalma yok, tam tersine artış var.
Patrona Halil kıyamı, İstanbul fukarasının, Lale Devri sefihlerine karşı bir ihtilali gibi görünmektedir.
Bir hamam hademesi olan Patrona Halil ve etrafına toplananlar; yeniçeri ve sipahilerin ağa ve zabitleri değil, fakir esnaftan olan neferleridir. Osmanlı tarihçilerinin yazdığına göre İstanbul’un bütün “haşaratı” yani işsiz, güçsüz, aç, serseri ve çıplak takımı bunlara katıldı. Kalabalıkları artıp kuvvetlenince, yine üst tabakadan sayılmayan bazı kimseleri başlarına geçirdiler. Mesela Saraç Mehmet adında birini yeniçeri ağası ve müderrislerden Deli İbrahim namında diğer birini de İstanbul Kadısı tayin ettiler.
İhtilalin husumet hedefi, Damat İbrahim Paşa ile ona uyan şeyhülislam ve bazı büyük devlet adamları idi. Bunları İran bozgunluklarına sebep olmakla ve padişahın sefere gitmesine mani olup İstanbul’da zevk ve safa hayatı geçirmekle ve fakir ahaliyi soymakla itham ediyorlardı.
İhtilalciler başarılı olunca, yani sadrazam ve arkadaşları öldürülüp, padişah hal edilince, yeni Padişah Sultan Mahmut I. huzuruna giren Patrona Halil’den ne istediğini sordu. Halil ise, halka çok ağır gelen ve Kağıthane Köşklerinin yapılması için İstanbul halkından alınan malikane vergisinin kaldırılmasını istemeyi yeterli gördü. İstanbul fakir halkının Kağıthane Köşklerine husumeti çok şiddetli idi. İstanbul Kadısı Deli İbrahim, bu köşklerin yakılması için fetva çıkardı. Padişah ancak yıkılmasına müsaade etti. İstanbul’da ne kadar “haşarat” varsa oraya üşüştüler; altı yedi seneden beri inşa olunup etrafı güzel bağ ve bahçelerle müzeyyen, yüz yirmi mütecaviz ricali devlet köşklerini üç günde yıktılar!
Bu suretle sefih İbrahim Paşadan bir daha hınçlarını aldılar! Bu barbarca hareketler, içtimai isyanların bütün hususiyetlerini irad etmektedir.
Nasıl? Biraz tanıdık geliyor mu?
Her ne kadar gerçek emellerini açık etmediğini sansa da,
kimlere hizmet ettiğini çaktırmadığını zannetse de,
her önüne gelene foşik diyerek, başkalarını karalayıp, kendini seçkinleştirdiğini düşünse de,
dış mihraklar üzerine toz kondurmasa da,
başkalarının medyası süsleyip parlatmaya çalışsa da…
Eylemleri ve söylemleri ülke kanunlarına göre terörle iltisaklı olduğundan, niyetinin ne olduğuna dair hakkında bir kanaate varılarak; kendisi için gayet net bir şekilde terörist denebilir.
Öyle de tanımlanabilir.
Öyle etiketlenebilir.
Ve öyle anılabilir.
Öyle zaten.
Lafı evirip çevirsen de, ne kadar eğip büksen de; gerçek ortada ben buradayım diye bağırıyor.
Toplumumuzdaki haysiyet katsayısı iyice düştü. Haysiyetsizlik çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Ülke olarak haysiyetsizlikte resmen Amerikan standartlarını yakaladık. Bireylerimiz menfaatleri söz konusu olduğunda her türlü çirkefliği yapmak konusunda aynen bir Amerikalı gibi davranmaya başladı. Amerikan etkisi toplumun bireylerinde iyiden iyiye kendini gösterir oldu.
Amerikan toplumunda haysiyet yoktur. Toplumdaki her birey kendi menfaatleri uğrunda her haltı yemekten geri durmaz. Bu yolda yaptıkları her hareketi de meşru görürler. Zerre kadar da gocunmazlar. Utanma, pişmanlık gibi duygulardan, vicdan gibi hislerden Amerikan toplumu kendini tamamen arındırmıştır.
“Get rich or die tryin” (ya zengin ol ya da olamadın geber) felsefesi ile “menfaatlere giden yolda her şey mübahtır” sistemine geçilmiştir. Amerikan toplumu insana mahsus erdemleri gereksiz bularak terk etmiş bir toplumdur. Cinayet, silahlı soygun, uyuşturucu kaçakçılığı, seks ticareti Amerikan kültüründe önemli yer tutar. Zaten Amerikan nüfusunun büyük bir bölümü de bu doktrinin yan etkisi olarak hapishanelerde yaşar. Can ve mal emniyetinin hiç olmadığı, herkesin herkesi özgürce öldürdüğü, bu ülkeden greencard alabilmek için Amerikan kıçını öpmeye dünden razı insanlarımızın sayısının milyonlarca olması da ayrıca üzüntü verici…
Böylesine yozlaşmış çirkefleşmiş bir topluma benzemekten öte dönüşmeye başlamış olmamız ise ayrıca keder verici…
Peki niye böyle oldu?
Yine buna neden olan da bir Amerikan doktrini “its not your fault” (senin hatan değil). Kendini temize çıkarma da ve sorumluluğu almaktan kaçmak ta Amerikalıların kullandığı birincil araç budur. Bunun sayesinde bireyler aynaya bakmaktan ve kendilerini sorgulamaktan kaçınırlar.
Halbuki bizde buna karşı geliştirilmiş bir “boklu sümüklüye güler” yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda amaç; bireyin başkalarını suçlamadan önce “bir kendine bak, ondan sonra başkalarına laf et aklını ziktiminin evladı” telkiniyle silkelenip kendine getirilmesidir. Günümüzde bireylerimiz, hiç bir konuda sorumlu davranmadıkları gibi kendilerine bakmakta hiç akıllarına gelmiyor.
Örneklere geçecek olursak;
– Menfaat mukabili el alemin avradını düdükleyen ihtiyar ırz düşmanı bir siyasi parti genel başkanının, kürsüden insanlara etik dersi vermesi…
– Kahvede eli kolu rahat durmadığı için kendisine okey tabelası bile tutturulmayan bir şahsın “hırsızlık var, yolsuzluk var” yaygarası yapması…
– Neredeyse ayda bir daire parası kazanan #rahatsızkesim fiştekleyicisi bir medya şeysinin; sözde halkın, fakir fukaranın halinden anlarmış da onların derdiyle darlanırmış namesi yapması…
– Her önüne gelene asılan, yılışan yavşağın; toplumun filanca kesimlerindeki cinsel istismardan dem vurması…
– Terör örgütünün siyasi kanadı olduğu iddia edilen partinin, aslında terör örgütünün ta kendisi olduğunu, o siyasi partinin her bir milletvekilinin de aslında o terör örgütünün bir yöneticisi olduğunu, bu gerçekleri görmek etmek istemeyen kişilerin de kendini aydın olarak nitelemesi…
– Terör ve anarşi yöntemleriyle ülke siyasetinde nüfuz sahibi olarak, belli bir yöremizin rantını yemek maksadındaki, bunun içinde bolca dış mihrak yardımı alan komitecilerin barış ve demokrasi pampişi gibi gösterilmesi…
– “Ülkene gram hayrın olacak olsa, elin gavurunun gizli servisi seni o siyasi partinin başına eliyle koyup yerleştirmezdi.” diye 10 yaşındaki çocuğun bile idrak ettiği, tek meziyeti zevzeklik etmek olan, ne idüğü belirsiz şapşalın tekini, sözde ulu önderine bağlı görünen kimselerin, fesatlıklarından, menfaat hesapları yüzünden ya da domuzluklarından destekliyor olması…
Gibi günlük hayatımızda nice ironiler mevcuttur.
Kitle güdücülerin etkisi altına girmiş nice şuursuz vatandaşımız; bir dakika düşünmeksizin, önlerine ne atılırsa yiyor ve önce kendine bakmayı es geçerek zevzeklik etmekte sınır tanımıyor. Bunu nasıl başardılar gerçekten bilemiyorum ama herkes her şeyi götünden anlıyor ve algılıyor.
Türk demek, töresi olan kuralı olan demektir. Ama geldiğimiz noktada hiç bir kurala ya da etik değere bağlı olmayan ne idüğü belirsiz bir topluma dönüştürülüyoruz. Türklüğümüz elden gitti gidiyor…
Herkes kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, her adiliği kendinde hak görüyor. Kimse çirkeflikte sınır tanımıyor. Herkesin her haltı yemek için bir bahanesi var.
Toplumda etik diye bir şey kalmadı. Herkes erdemli davranmayı karşı taraftan bekliyor. Ama hiç kimse kendisini işin içine katmıyor. Haysiyetsizlik artık bir yaşam tarzı oldu çıktı.
– hırsızlık yolsuzluk varmış,
– ekonomi çökmüşmüş
– ülke iyi yönetilmiyormuş
İktidarı ele geçirme saplantılılar, iktidarı ele geçirse bu bahaneler ortadan kalkacak mı?
Bu bahaneler ortadan kalksa, gotlükten vazgeçilecek mi?
Hiç zannetmiyorum. Gotluk artık trend oldu. İnsanlar buna alıştı.
Halkın durumu gerçekten vahim, ancak bu vahamet iddia edildiğin aksine maddi yetersizliklerden kaynaklanmıyor. Sorun tamamen halkın manevi denge ve değerlerindeki deformasyon ve mutasyondan ileri geliyor.
Ahlaki çöküntü hat safhada, yüzsüzlük diz boyu, arsızlık almış başını gitmiş… İstediklerini elde etmek için her yola başvurmak, kuralları kanunları çiğnemek mubah olmuş… İyi niyet kalmamış, herkes her şeye haset ve fesat yaklaşır olmuş. Halkın psikolojisi bozulmuş, bitmeyen bir ruhsal bunalımda, sürekli depresif halde… Şahsiyetini kaybetmiş, kime ve neye benzeyeceğini şaşırmış durumda… İçinde sevgiden eser kalmamış, nefret dolu.
Lakin toplum bunu benimsedi artık kimse vazgeçmez.
Mitomani yani yalan söyleme hastalığı, kişinin ciddi boyutta yalanlar uydurması, sonra bu yalanlara kendisinin de inanarak, yalanları yaşamaya başlaması şeklinde ortaya çıkan bir çeşit histrionik kişilik bozukluğudur.
Mitomani çoğunlukla kişinin dikkat çekip, herkesin ilgi odağı haline gelmek için yapmaya başladığı yalan söyleme alışkanlığının giderek hiçbir nedene gerek duyulmadan devam etmesi ve dozunun artması halidir. Masumca başladığı sanılan yalanlardan kişi kurtulamaz ve sürekli arttırarak buna devam eder. Böyle olunca da kendisi de yalanlarına inanmaya başlar. Mitomani bazen diğer ruhsal hastalıklar ya da kişilik bozuklukları ile beraber gelişebildiğinden, hemen başlangıçta farkına varılamayabilir. Bu hastalığın tek amacı da odak noktası olmak, dikkat çekmek, beğeni toplamaktır. Bunlar yavaş yavaş gerçekleşince kişi, yalan söylemeyi abartır ve bambaşka bir alemde yaşamaya, olayları inanılmayacak derecede büyütmeye, abartmaya, dramatize etmeye başlar. Bunu sağlamak için de haliyle hep yalan söyler.
Kişi, yalan söylerken kandırma amacı taşımaz aslında. Çünkü genellikle yalanları gelişigüzel ve umarsızdır, bu sebeple nasıl toparlayacakları hakkında bir planları yoktur. Planları olmadığı için de, ardı ardına, uysun uymasın yalan söylemeye devam ederler.
Mitomani, bir çeşit, dürtü kontrol bozukluğu olarak tanımlanabilir.
Bizim toplumumuzda ise ona yaşam tarzı diyorlar. İnsanlar kendi uydurdukları ya da başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı gerçek hayata yeğliyor. İnsanların kendini içine attığı; ünlü, elit, aydın, sanatçı, sosyete, falan filan gibi bir sürü üst düzey segment var. İnsanlar, olsa ne olur olmasa ne olur bu segmentler içerisinde kurgulanmış hayallerde yaşamaya bayılıyorlar. Sanal dünyayı gerçek hayata indirgeyip bir de içinde yaşıyorlar. Her şey olmadığı gibi… Bilerek ve isteyerek soyutlanmışlar.
Bizde kalkmışız gerçeklerden bahsediyoruz… Yanlış yere mi Dükkan açtık nedir?