Söz uçar yazı kalır

Yazı ile sözün ağırlığı arasında dağlar kadar fark vardır. Lafını esirgememek bir erdem değildir. Sadece günümüzde moda olan şeylerden biridir. Herkes konuşur, herkes bir şeyler söyler. Kimse kimsenin ne konuştuğuna bakmaz bile… Çünkü zevzeklik etmek marifet değildir. Herkes ahkam keser, atıp tutar, atar gider yapar ama herkes yazıp ta arkasında biz iz bırakmaya cesaret edemez. Kapalı kapılar ardında konuşup çıkınca inkar etmek kolaydır. Çokta iyi niyetli olmayan  kimseler, zırvalayıp saçmalasam da söylediklerim nasılsa zamanın unutturucu etkisiyle silinir gider, dediklerimde yanıma kalır diye düşünürler. Bu yüzden yazıp ta bırakmak pek çok kimsenin işine gelmez. Pek çok kişinin sistemi palavra ve laf kalabalığı ile karşındakini kandırmak ve aldatmak üzerine kurulmuş olduğundan yazmak, yazıp ta bırakmak, daha sonra yazdıklarından mesul tutulmak böylelerinin işine gelmez.

Pek çok kimsenin de söylediklerinin üzerine başkasının söz söylemesine tahammülü yoktur. Ben sözümü söylediğim zaman konu kapanmıştır. Artık bunun üzerine kimse söz söyleyemez egosu hakimdir. Bunu özelikle kendini üstün gören kimseler çok yapar. Ama yazıda bu mümkün değildir. Herhangi bir konuda yazılı bir beyan sunulduğunda karşı tarafa cevap hakkı doğar. Karşı tarafta, doğan bu hakkını kullanarak cevap verirse, işte o zaman böyle kibirli insanların tahammül edemediği durumlar ortaya çıkar.

Sözünün değeri olduğuna inanan insanlar yazmaktan çekinmezler. Bu değer bir haklılık, bir öngörü, ya da bir çıkarım da olabilir. Çıkardıkları sonucun anlamından emin olan insanlar için yazıp ta bırakmak, inandıklarına duydukları güvenin işaretidir. “Şimdi olmasa bile yarın, gerçek anlaşılacak ve zaman beni haklı çıkartacaktır.” inancında olanların, zamanın çelik kasasına sözlerini emanet etmesidir yazmak.

Sözünün bir değeri olmayanlar, söylediklerini öylece ortada bırakıp giderler. Sonra da semtine dahi uğramazlar. Sözlerini arkalarında öksüz bırakırlar. Onlar bir şekilde yollarına devam ederler ama en büyük üzüntüyü ve sıkıntıyı geride kalanlar, öksüz kalmış sözlere inananlar yaşar…

Onların İdeolojisinin Gerçek Yüzü

   Onların İdeolojisi kendi uydurduğu yalanı yaşar. Gerçeklere uzaktır. Gerçeklerle yüzleşmek şöyle dursun, yakınından geçerken bile irkilir, rahatsız olur.

   Bireyleri sürekli kendini yüceltir. Kendilerini iyi insan, özel insan, bir aziz, hatta azizden de öte, melek olarak görürler. Her biri; insan haklarının savunucusu, barış güvercini, demokrasinin bekçisi, özgürlüğün teminatı, işçinin emeğinin, köylünün alın terinin savunucusu, yüksek ahlaki değerlere ve insani erdemlere sahip, hayatın felsefi boyutu ile ilgili derin bilgilere vakıf, öngörü ve sezme kabiliyetlerinde insanüstü olur. Ve de istisnasız tamamı kendini bir potansiyel lider olarak görür. Ama bu perspektif sadece kendilerine aittir. Dışardan bakıldıklarında pekte öyle değildirler.

   Kendilerini seçkin kişiler gibi göstermeye çalışırlar. Her biri aydın, diğeri de kesin sanatçıdır. Boş yoktur. Ya yalap şap bir enstrümanı çalmayı öğrenirler yahut birbiri ardına alakasız ve anlamsız sözcükleri dizer adına şiir derler. Ya da resim yaparlar içinde görsel hiçbir şey yoktur. Veya güzel sanatların her hangi bir kolunda, ucundan bandırma suretiyle yersen sanatçı olurlar. Gerçek sanatçı belki de toplumda yüzde bir çıkar, bunlarda yarısı sanatçıdır. Diğer yarısı da kendini, aydın olarak lanse eder ya da ettirir. Aydın kişi; iyi eğitim görmüş, kendini iyi yetiştirmiş, çok öğrenmiş, çok bilmiş, kafası çok çalışan, üst seviyede zekaya sahip, öngörüsü ve sezme yeteneği olan kimse gibi algılanır. İyi de öyle biri nasıl bu kadar bol bulunsun? Onlarda sanatçı olmayan, kesin aydındır. Hatta hem aydın hem de sanatçı bile olabilir. Onların “ahanda bak bu aydın” diye topluma ittirmeye çalıştığı kimselere dikkatle bakarsanız, maalesef öyle bir aydınlık ışığına rastlayamazsınız. Çoğunluğu vasatın bile çok altındadır.

      Onların insan kalitesi demi bitmiş çaydanlığa, ikinci kez eklenen kaynar sudan çıkan çay gibidir. Dolayısıyla rengi de tadı da bir şeye benzemez. Hayat mücadelesinde, yapılan seçimlerde, girilen yarışlarda başarılı olanlar yolunu alıp gitmiş, yani süzülenler süzülmüş; geride kalanlar, kazanamadığı için şunu bunu suçlayanlar, başarısızlar, beceriksizler aralarında tekrar kümeleşerek kendi aralarında tekrardan bir süzme yaparak, içimizden bir üst seviye besin zinciri oluşturabilir miyiz? O zincirin içine kendimizi atabilir miyiz derdindedirler.

   Haliyle toplumda kaybedenler çoktur. Bu çoklukta ciddi bir potansiyel teşkil etmektedir. Kaybedenlerin temsil ve idare yetkisini ele geçirmekte bu potansiyeli güç olarak kullanma fırsatıdır. Kaybedecek bir şeyleri olmayan kaybetmişlerden topaklanan kitleler çeşitli hedeflere doğru güdülerek yönetici kademesindekilere fayda ve menfaat sağlarlar. Misalen bir tersanedeki iş kazasını bahane ederek önüne topladığı kalabalıkla tersanenin çalışmasını engelleyip zarar ettiren, zarar ettirdiği tersanenin bir başka alıcıya ucuza satılmasına sebep olan ve bu sebep olma işinden dolayı da alıcıdan komisyon alan araştırmacı gazeteci kimliğindeki kitle güdücü örneğindeki gibi…

   Onları, onlar değil de genellikle kitle güdücüler yönetir. Yeri geldiğinde kitle halinde bir yerlere sürülüp, engelleme, sabote etme ve zarar verme eylemlerinde kullanılırlar. Yeri geldiğinde ölüm orucu falan filan gibi algı operasyonlarında bozuk para gibi harcanırlar. Geniş kitlelerin desteğini almak, onları yönetme arzusuyla, kendilerini hak savunucusu gibi tanıtırlar. Bu amaçla köylünün alın terine, işçinin emeğine pis gibi yapışırlar. Çalışan, üreten insanın sırtına yük, rızkına ortak olurlar. Kendi asalaklıklarını görmezden gelip, sömürenler diye başkalarını suçlarlar. Halbuki ne köylü ne de işçi bunlara kendilerini temsil ve savunma yetkisi vermez. Ama onlar ısrarla kendi kendilerine gelin güvey olmakta inat ederler. Köylü ve işçi durumdan iyice rahatsız olup, “düşün yakamızdan bir ziktirin gidin dese de…” duyan kulaklarının üzerine sağıra yatar, duymazlıktan gelirler. Kendi işlerine geldiği gibi, kendi yazdıkları senaryoyu oynamaya devam ederler. (Bakınız: Nasreddin Hocanın Dibek dövücü ile hınk deyici hikayesinde olduğu gibi…)

   Onlar için her şey mübahtır.

   Kurallara ve kanunlara bağlı kalarak normal yollarla başarılı olamadıkları durumlarda, çirkefliğe başvurmak ve çamur yapmak onlar için meşrudur. Doğru ve dürüst yöntemlerle kazanmadıklarında, cebren ve hile ile netice elde etmeye yoluna gitmekten kaçınmazlar. Kendi emellerinde giden yolda; yalan, iftira, dayatma, yıldırma, şantaj, çıkmaza sokma, sabote etme, isyan çıkarma, galeyana getirme, servet düşmanlığı, cana kast, kaos, anarşi, terör ve benzeri her türlü ibnelik; onların severek ve iştahla yediği haltlardır. Barış ve demokrasi söylemleri ağızlarında sakız olmuştur. Amma ve lakin hiç üşenmeyip, terör ve anarşinin yöntemlerini, doktrinlerini yazan yine onlardır.

   Hesapta destekliyor gibi göründükleri şeylere de karşıdırlar.

Üretime de istihdama da eğitime de toplumsal faydaya katılıma da hepsine karşıdırlar. Sürekli bir şeyleri engellemeye, durdurmaya, kilitlemeye çalışırlar. Türlü çeşitli bahaneler uydurarak, fabrikaları, tersaneleri, maden işletmelerini durdurmaya, kapattırmaya uğraşırlar. Niyetleri insanları işsiz ve aşsız bıraktırıp, eylem ve protestoları için kendi kalabalıklarına çekmektir. Çalışan, evine ekmek götüren, ailesinin geçimini sağlayan işçi onlar için makbul değildir. Çalışmaktan kaçan, çalıştığı yerin düzenini bozan, insanları provoke edip, kışkırtan, eylem ve anarşiye sevk eden, onların kitle güdücülerin emir ve buyruklarına biat eden işçiler, daha doğrusu iş yapmayan, işe yaramayan işçiler onlar için makbuldür.

   Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir iş, bir meslek sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada gotleştirip, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getirirler. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartırlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getirirler. Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumlarından, başkalaşmış, aklı gitmiş, feleğini şaşırmış, acayipleşmiş, mutasyona uğramış zombi gibi tuhaf şeyler çıkarttırırlar. 

   Sorumsuzluk onların başlıca alışkanlıklarındandır. Onlar analitik düşünmez.

   Yolu yokuşa sürmek, işi çıkmaza sokmak, kördüğüm etmek, içine edip bırakmak onların en yaygın alışkanlıklarındandır. Onlarda “Ben sıçar bırakırım kim temizlerse temizlesin bana ne…” felsefesi hakimdir.

   Sözde insanların iyiliğini isterler. Söylemlerinde sürekli barış, sevgi, kardeşlik, insanlık gibi anahtar kelimeler kullanırlar.

   Ama özde onların güzelliğe açılan kapısı, iyiliğe giden yolu yoktur.    Onların aşka hürmeti yoktur. Sevgiye verdiği kıymet yoktur. Bireylerin her zaman öfke ve nefret dolu olması istenir. Gülen yüz onlarda yasaktır. Acıyla ağlamak elzemdir. Fakirlik, sefillik makbuldür. Rahat etmek, huzur bulmak, sevmek, aşık olmak yasaktır. Güdücülerinin emellerini tehlikeye atacak her şey yasaktır.

   Onlar acıdan, demagojiden, ezilmişlikten, ajitasyondan, haksızlığa uğramışlıktan beslenir.

      Onların İdeolojisi kincidir. Sürekli birilerini cezalandırma, bedel ödetme, intikam alma arzusundadır. Nefret onların ana sermayesidir. İnsanlara sürekli nefret yüklemesi yaparlar. Topluma nefret pompalamakta kullandıkları medya araçları vardır. Sözde halk için yayın yapıyoruz diyerek halkı manyak etmeye çalışırlar. Bu araçlarla insanların beynini yıkayıp, ütüleyerek istedikleri şekle sokmaya çalışırlar.  Kıvama getirdikleri, aklını kullanma yetisini kaybetmiş kitleleri de istedikleri amaç doğrultusunda pek güzel güderler.

      Onların İdeolojisi samimiyetsizdir.

   Bir yandan taklitçiliği de vardır. Her ne kadar sistemi dinsizlik, tanrısızlık üzerine bina edilmiş olsa da zaman zaman yok bu sistem böyle eksik oldu diye, cennet vaat ettikleri de şehitlik vaat ettikleri de olur. Bir ilahi adaletin tecelli edebileceğinden, yapılan şeylerin bir şekilde karşılığının insanlara geri dönebileceğinden bahsedebilir. Çeşitli dinlerden alıntılar ve çalıntılar yapmaktan geri durmazlar.

      Onların İdeolojisi haysiyetsizdir.

   Kendi menfaatleri için istediklerini sanki başkaları için istiyormuş gibi lanse ederler. Kendi yaptıkları çirkeflikleri görmezden gelip, başkalarını dillerine dolarlar. Asıl sapıklık, seksomanyaklık, azgınlık hep onlardadır. Not verme, sınıf geçirme, asistan yapma bahaneleriyle öğrencilerini düdüklemeye çalışan aydın doçentler, proflar… Sanatçı yetiştiriyorum ayağına, çocuğu yaşındaki gençlere, umumi kaynaşma ortamları oluşturarak, karambolden bizde üç beş tane götürürüz hesabı yapan sanat merkezi sahipleri… Çalışanlarını taciz eden, bir şeylere zorlayan ırz düşmanı yöneticiler, patronlar hep onların eskilerinden çıkar. Onların en babası yanında çalıştırdığı hizmetçisini düdükleyip hamile bırakmıştır. Üstelik karısı da hamileyken… Üst düzey bir uydurukçunun, yanında çalıştırdığı emekçisini şeetmesi olayına manifestosunda yer vermiş midir? Sığdırabildiyse helal olsun.

   İddia edilenin aksine onların ideolojisinde bireyin özgürlüğü yoktur. “Aklını ve iradeni bize teslim et, senin için iyi olanı biz biliriz. Sana söyleriz. Sen sadece dediğimizi yap, yapmazsan ağzına zıçarız zaten.” Koşullu yönlendirmesi vardır.

   İdolleri tarafından ıkınarak uydurulmuş, “abiliktik gubilizm” gibi içinde anlamaya değer bir şey olmayan felsefelerin ve akımların rüzgarıyla insanları gerçeklerden uzaklaştırmaktadırlar. Literatürünü yazanlar, yazdıklarının anlamsızlığını gizlemek için anlaşılması zor bir jargon kullanmışlardır. Sonrada insanları anlamamakla suçlarlar.

   Birde devrim ve devrimcilik başlığı altında sürekli bir şeyleri indirip kaldırma derdindedirler. Bir odadaki televizyonun yerini dört kere değiştirir, yine aynı yere koyarlar. Öngörü yoktur. Boşuna uğraşmaya bayılırlar.

   Ezenler ve ezilenler diye insanları iki sınıfta tasnif etmeye kalkmışlardır. Hiç bir şeye yaramayan, eli ermeyen, tembel, beleşçi ve yağmacılardan oluşan kendi zümrelerini de ezilenler sınıfına dahil göstermeye çalışırlar. Ancak onları iki tarafında sırtına yük olan asalaklar diye ayrı bir sınıf olarak değerlendirmek daha yerinde olur. Kendilerini olduklarından çok daha başka görmeye şartlandırılmışlardır. Gerçekliğin aynasında kendini görmeye korkan vampir gibi bir tuhaftırlar.

   Özetle Onların İdeolojisi; insanları bir nevi sentetik uyuşturucu etkisiyle geri dönülemez yollara sokmakta ve hayatlarında kalıcı hasarlar bırakmaktadır.

Neyin nesi bunlar?

Mevcut iktidarı; Türk’ün ve Türkiye’nin düşmanıymış gibi gören ya da göstermeye çalışan pek çok irili ufaklı Türkçü site, sayfa, grup var. Mesele gerçekçiliği ve iyi niyeti şüphe götürür bu oluşumların asıl maksadının ne olduğu?

Dışardan bakınca Vatan, Millet, Sakarya yaygarası koparıp mangalda kül bırakmıyorlar. Olan biteni eğip bükerek her şeyi mevcut iktidara kitlemeye çalışıyorlar.

Lakin ülkenin bariz düşmanları olan PKK, FETÖ gibi terör, anarşi ve götlük yanlısı oluşumların kalesine daha bir şut bile çektiklerini görmedik.

Topaklama

Eylemlerine ve söylemlerine bakıldığında; Türkçüleri topaklayıp, kendi menfaatleri uğrunda eylem, kalkışma gibi şeylerde güdülebilir hale getirmeye çalıştıkları anlaşılıyor.

Gütme

Onlara hak vermiyor değilim. Nede olsa onlar sığır çobanları, sığır gibi gütmek onların uzmanlık alanı, dolayısıyla en iyi bildikleri şeyi yapıyorlar. Lakin sığır durumunda olanların bizimkiler olması bu resmi biraz can sıkıcı yapıyor.

Amerikan Şeysi

Son günlerde gündem olan Amerikan şeysinin “onları biz fiştekliyoruz” beyanatlarına bakacak olursak ve bir diğer Amerikan şeysinin  “bak onların ekonomisini çok kötü fena yaparım önceden yapmış olduğum gibi” tehditlerini de göz önünde bulundurursak, bizdeki muhalefetin (daha doğrusu iktidarı ele geçirmek isteyenlerin) satılmış olduğu ya da satın alınmış olduğu kanaatine varabiliriz. Hatta bunu “artık  takke düştü kel  iyice göründü” şeklinde de  yorumlamak mümkün. 

Ülkenin asıl düşmanları; kendi ülkelerinin iktidarını vekaleten başkaları için ele geçirmeye çalışanlardır. FETÖ, PKK, diğer terör ve anarşi yanlısı organizasyonların hepsi aynı kapıya çıkıyor. O kapının da neresi olduğunu anlamamak için salaktan öte, o kapının kulu olmak lazım.

Terör ve Anarşi Partisi

Terör örgütünün, siyasi kanadının ismi ne kadar değişirse değişsin. Beş kere tabela indirip, altıncı kere yenisini assalar da özünde değişen bir şey olmuyor. Gebeş bir hayvanı idol gösterip (bildiğin diktatör yapıp), etrafında kümeleşerek bir seçkinler komitesi oluşturmak, bu yapıyla yöre insanına hakim olup, bölgenin kontrolünü elinde tutmak ve de netice itibarı ile menfaat elde etmek maksadını güden bu aşırı ırkçı ve nefret dolu komiteciler oluşumunu; değişmeyen içeriğini yansıtması ve onu en doğru tanımlaması açısından, bu üç kelime ile “Terör ve Anarşi Partisi” adlandırabiliriz.

Birilerine menfaat sağlamak ve yönetici kadrosuna tatlı hayat yaşatmak uğruna, insanlığa sığmayan, akıl ve mantıkla bağdaşmayan, vicdansız, düşüncesiz ve sorumsuz bir sürü felaketin altına imza atan bu komplike terör ve anarşi organizasyonu kendisini doğru tanımlamıyor. Gerçeği yansıtmayan tanımlarını da kimse kabul etmek zorunda değil. Kendi yalan dünyalarında yaşamaları, sahte ideolojilerinin peşinde koşmaları, kendi sersemlikleri olarak görülebilir. Ama verdikleri zararın korkunçluğu görmezden gelinemeyecek boyutlarda… İşte bu noktada “Siz anlattığınız yalanlardaki gibi değil! Göstermek istediğiniz gibi değil! Gerçekte olduğunuz yüzünüzle son derece çirkinsiniz” demek gerekiyor…

Bir parti gücünü aldığı unsurlarla adlanır. Söylemlerinin aksine fiiliyatta; barışla, demokrasiyle, özgürlükle, insan haklarıyla, sosyalizmle aslında yakından uzaktan alakaları yoktur. Onları adlandırmak ve doğru tanımlamak için gücünü aldığı unsurlara bakalım. Varlıklarını borçlu oldukları uygulamaları inceleyelim.

Nefret propagandası, bariz ırkçılık, gerçekleri çarpıtma, yalanlarla provokasyon, olayları çözümsüzlüğe ve kaosa sürükleme, insanları kışkırtma ve galeyana getirme, kaçakçılık, haraç toplama, illegal işlerden para kazanma, insanları suça teşvik ve bulaştırma, insanlara dayatmayla isteklerini kabul ettirme, silahların gölgesinde oy toplama, ticareti engelleyerek insanların rızkını kesme, eğitimi engelleyerek insanları cahil bırakma ve bilinçlenmesini engelleme, isteklerine boyun eğmeyenlere ve onlara biat etmeyenlere, tehdit, şantaj, dışlama, baskı uygulama, mala kast, zarar ve ziyan, namusa kast, cana kast, darp etme, adam kaçırma ve öldürme… Bu ve benzeri çirkin aranjmanları kullanmakta son derece ustalaşmış olan bu komiteciler, asıl en büyük hainliği yöre halkına onların zayıflıklarından ve zor durumda olmasından faydalanarak yapıyor.

 Nelerdir bu terör ve anarşi partisinin ekmeğine yağ süren etmenler?

– Yöre insanının fakirliği

– Yöre insanının cahilliği

– Yöre insanının çaresizliği

Fakirlik: Yöre insanının fakirliğinden terör ve anarşi partisi prim yapmaktadır. Aç kalan ve yokluktan kıvranan insanları bir lokma ekmeğe kendisine köle ettirmektedir. Fakir insanlar kendini savunamamakta ve terör ve anarşi partisine boyun eğmektedir. Bölgede ticaretin sabote edilmiş olması, meşru ticaretin baskı ve dayatma ile engellenmiş olması, Terör ve Anarşi partisine boyun eğmeyenlerin darp, öldürme ve kundaklamayla işyerlerinin çalıştırılmaması yöre insanını terör ve anarşi partisinin kucağına düşürmektedir. Aç insanı isyana teşvik etmek ve yönlendirmek kolaydır.

Cehalet: Bilinçli insanı yalan yanlış şeylere yöneltmek zordur. Cahil insanı gütmek daha kolaydır. İdrak etme kabiliyeti gelişmemiş bir insana hakim olmak hiç zor değildir. Gerçeği yanlış, yanlışı gerçek gibi göstermek mümkündür. Soru sormasını, doğruyu bulmasını engellemenin en iyi yoludur cahil bırakmak. Cahil bırakılan insan kendini geliştiremez, yükselemez, daha iyi şartlarda yaşama isteğini bile kendinde göremez. Cahil insan onun için verilen karara itaat etmeye zorlanır. Sonrada buna kader deyip işin içinden çıkmak kolaydır. İnsanlar cahil olmazsa faşist sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenirler. Öğrenirlerse terör ve anarşi partisinin yaptıklarını yorumlamaya başlarlar. Bunu yaparlarsa eninde sonunda terör ve anarşi partisinin asıl faşistin önde gideni olduğunu, gebeş bir hayvanı diktatör yapıp, etrafında kümelenen komitecilerin baskın olduğu, bu zümrenin tatlı hayat yaşadığı ama halkın yokluk ve acılar içinde kıvrandığı bir faşizm düzenini kurmak peşinde olduğu sonucuna varırlar. Cahil insanları sözde özgürlük mücadelesi diye ateşin içine çekmek kolaydır. Hayatta itilmiş, horlanmış, gururu kırılmış insanları fedai yapmaktan daha kolay bir şey yoktur. Ama cehalet ortadan kalkarsa bunlarında etkisi azalır. O yüzden bölgeden cehaletin karabulutunun kalkmasını hiçbir zaman istemezler. Sivilleri kurşuna dizip suçu başkasına atarız yanımıza kar kalır diyen zihniyette, koruyup kollaması gereken 4, 5 yaşındaki kardeşlerini ıssıza götürüp ırzına geçen, sonrada boğup öldüren de terör ve anarşi partisinin yöre insanını cahil bırakma uygulamalarının meyveleridir.

Çaresizlik: Dünden gururu kırılmış, bugün yokluktan kıvranan, yarındansa hiçbir ümidi olmayan insanların, çaresizliğinden faydalanarak; onları sindirmek, kendileri için tehlike yaratmalarını engellemek kolaydır. Çaresiz insanları az bir güçle baskı altına almak ve kontrol altında tutmak mümkündür. Zor durumdaki insanları kendi emelleri uğrunda kullanmak, onları bozuk para gibi harcamak, onlar için artık normalleşmiş olağan şeylerdir.

Kendi zümrelerinin menfaati adına, çoğu zamanda başka güçlerin piyonu olarak; yöre insanına etmedikleri adilik, ibnelik, eziyet kalmayan bu çirkefler, nasıl kendilerini hala iyi insanlar gibi görüyor orası çok enteresan, anlamak mümkün değil. Bir; dört günlük sakalı çıkmış travestinin kendini nasıl kadın gibi hissettiğine; bir de bunların kendilerini nasıl barış, demokrasi, özgürlük ve halk yanlısı olarak görebildiğine akıl sır ermiyor…

Web: https://gercekciyaklasim.com/

Youtube: https://www.youtube.com/@Gercekci-Yaklasim

Instagram: https://www.instagram.com/gercekciyaklasim/

Avrupa Birliğine bizi sittin sene almazlar.

Neden almazlar?

Avrupa birliği bir menfaat topluluğu ve bizim o topluluğu girmemiz o topluluğun menfaatlerine ters düşüyor da ondan. Dolayısıyla hiç bir zaman ve hiç bir şekilde bizi aralarına almazlar.

Diğer nedenlerini de sıralarsak;

Cennet Vaadi

– Avrupa Birliği, hiç bir zaman içinde bulunamayacağımız bir cennet vaat ederek, bize istediklerini yaptırmanın ve istemediği şeyleri yapmamızı engellemenin bir yolunu bulmuş, elindeki bu yaptırım gücünden vazgeçmez. Nasreddin hocanın maşayla bindiği eşeğinin ağzına bir karış mesafede havucu tutması ile Avrupa Birliğinin bize yaklaşımı arasında çok ta bir fark yoktur.

Osmanlı Hatırası

– Geçmişte Osmanlı’dan, dolayısıyla Türklerden çok çekmiş, korku duymuş Avrupa Devletleri; Türklerin Avrupa’da serbestçe dolaşmasını, ticaret yapmasını, mal mülk edinmesini, kadınlarıyla çiftleşmesini istemez.

Dini Farklılık

– Avrupa Birliği içerisindeki müslüman bakiyesinin ve konsantrasyonunun armasını mümkün değil istemez. Birliğe 80 milyon müslümanın birden girişi onlar için korkunç bir durum, kabul edilebilir değil, hatta kabus. Bunu anlamak zor değil.

Mülteciler Konusu

– Kapıların açılmasıyla beraber, en az 5 milyon mültecinin birden Avrupa’ya hücum etmesi ve çil yavrusu gibi dağılması ihtimali, onlara uyku uyutmaz. Kaldı ki kaçakçılık, eşkıyalık ve her türlü illegal işte ustalaşmış, üstelik kaybedecek bir şeyi de olmamasının pervasızlığıyla rahat hareket eden bu kitle karşısında, Avrupa’nın bütün emniyet teşkilatları birleşse yine başa çıkamaz. Alacağı cezayı düşünmeden, kuralları kanunları hiçe sayan, öldürmekten ve insanları darp etmekten çekinmeyen, bu gayri medeni insan sürüsü karşısında güvenlik sistemleri çöker. Demokrasi dolu kafalarının, taşla ezilmesi durumu ve ihtimali Avrupalıları tir tir titretir.

– Kaldı ki mülteci tehlikesini ileride durdurup, kendilerine gelmesini engellemek düşüncesi ile; Güneydoğuda bir kürt devleti ya da federasyonu kurdurmaya çalışan, bu amaçla aman siz gelmeyin biz paraysa para, destekse destek, ne isterseniz verelim diyen Avrupa Birliği; kendi azdırdığı, fişteklediği şeyi kapısında görmek istemez.

İdam Cezası

– Sırf eşkıya ve teröristlere öldürülmeme garantisi sağlamak için, birliğe almama dayatmasıyla Türkiye’den idam cezasını kaldırtan Avrupa Birliği, kendi sevmediği otun burnunda bitmesini istemez. 7000 yıllık Türk tarihi içerisinde; insanlıktan çıkanları idam edemeyen tek Türk Devleti olarak tarihe geçmiş durumdayız; o da ayrı bir konu…

Gümrükler

– Gümrük kapıları ve mevzuatları zayıf olan ülkemize dünyanın dört bir tarafından kaçak, kalitesiz ve yasak mallar girmektedir. Rüşvet ve hallederiz mekanizması çok iyi işleyen ülkemiz, eğer Avrupa Birliğine girecek olursa; bu tür malların Avrupa’ya girmesinden önceki ana dağıtım istasyonu olması kuvvetle muhtemeldir. Avrupa devletleri buna hayatta göz yummaz.

Açık Kapı

– Türkiye’nin Ortadoğu ile Avrupa arasındaki yegane köprü konumunda olması itibariyle; sadece kürtlerin değil, kaçacak yer arayan ıraklı ve suriyelilerin, baskı ve eziyetten bunalmış filistinlerin, fakir arapların, afganların ve dünyanın her yerinden mültecilerin, Avrupa’ya sızma kapısı olacaktır. Avrupa birliği böyle bir açığı vermez.

Sermaye Kaçağı

– Ayrıca eğer Türkiye Avrupa Birliğine girerse; her ne kadar hükümetleri engellemek istese de, bir çok Avrupalı kuruluş ucuz işçilik, ucuz işletme, ucuza mal etme ve denetimsizlik avantajlarından faydalanmak için ülkemizde üretim yaparak, Avrupa’ya dağıtım ve sevkiyat yapma yoluna gidecektir. Avrupa devletleri için çok ciddi sermaye ve istihdam kaynaklarının Türkiye’ye kaçmasına neden olur. Bu durumda Avrupa Devletlerinin fakirleşeceğini ve onlarda işsizliğin artacağını buna karşın Türkiye’nin bu durumda zenginleşeceğini ve işsizliğin azalacağını düşünürsek; Diğerleri neyse de, Avrupalı bu durumu kesseler kabul etmez.

Dikkatle incelenip, düşünüldüğü zaman Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesinin, birliktekilere hiçbir faydasının olmadığı ama çok ciddi zararlarının olduğu görülüyor.

Bu şartlar altında bunun gerçekleşeceğine inanmak saflıktan fazlası olur. Hatta bunun olabileceğine inanmak bile mantıksız, çok saçma…

Boş şeyleri bir kenara bırakır, doğruya ve gerçeğe yönelirsek; içinde bulunduğumuz tablonun o kadarda iç karartıcı olmadığını görürüz. Yani Avrupalı olmaya pekte mecbur değiliz. Alternatif olarak birazda bunları düşünelim:

– Globalleşen dünyada Avrupa Birliğinin çokta önemi yok. Bırakalım onlar kendilerini, kendi kurallarına ve sınırlarına hapsetsin. Biz o sınırları gerektiğinde çok kolay aşarız. Olmadı etrafından dolaşırız. İstediğimizi alırız. Biz işimizi görmeyi, hallederiz mekanizmasını, iyi biliriz.

– Türk Birliği, Asya Birliği gibi alternatif birliklerde başrol oynamak dururken; şart mı yani Avrupalı’nın sanatsal içerikli, can sıkıcı filminde figüran olmak.

– Avrupa’yı cennet, insanlarını da melek zanneden bizdeki şaşkınların aksine, onları birde yakından dikkatle inceleyin. Onlarında kendi içlerinde pekte memnun, mutlu olmadıklarını göreceksiniz. Onların arasına katılmak yerine; şayet biz kendi içimizdeki sorunları çözebilirsek, onlardan çok daha mutlu ve huzurlu oluruz.

Bizim için en iyisi bulunduğumuz yerde sağlam durmak, yani köprünün başında, yani Anadolu’da, yani Türkiye’de…

Tersine Evrim Teorisi

İnsanın maymundan türediğinin iddia edildiği evrim teorisi insana pek te gerçekçi gelmiyor. Ama bu gerçek “insan götleştikçe gitgide maymuna dönüşüyor.” Toplumda tutunamayan ya da toplumsal faydaya katılamayan insanlarda başkalaşma ve dönüşüm meydana geliyor. Bunun evreleri ise şöyle gerçekleşiyor…

İnsan (başlangıç evresi)

Normal şartlarda bir insan toplum dışında kalmaz. Ancak götleştikçe toplum dışına itilir. Bu sancılı ve virütik bir intaniye hastalıktır. İnsanın bilinç sistemini ele geçiren götlük virüsü, insanı insanlıktan çıkartarak, gitgide maymuna dönüştürür. Virüsün insana bulaşabilmesi, insan bilinç sistemindeki açıklara ve zayıflıklara bağlıdır. Virüs özellikle zayıf düşmüş bilinçlerden içeri kolaylıkla zuhur etmektedir. Normal ve iyi şartlardaki insana bulaşması mümkün değildir. Bu virüs zayıf düşmüş, zorda kalmış, bunalmış, bitmiş insanlara bulaşır. Bu yönüyle verem mikrobuna çok benzer. Düşkün hastalığıdır. Aynı verem gibi dertli insanı bulur. Bir insan hayatında zor durumlara düşse dahi götleşmiyorsa, muhakkak onda aileden gelen bir bağışıklık ve korunma mekanizması vardır.

1.evre:

Çalışmayı reddeder ve çalışan toplumun dışına çıkarlar. Tembel ve miskin şekilde zamanlarını geçirmeye başlarlar. Üretime ve toplumsal faydaya katılmazlar. Emeksiz ve gayretsiz hayatımı sürdürmenin bir yolunu nasıl bulurum diye düşünmeye başlarlar. Görüntülerinde de başkalaşma başlar. Kılık kıyafeti, saçı başı acayipleşir. Rahatlık adına, serkeşliğe ve bakımsızlığa yönelirler. Bazen de tuhaf değişiklikler yapıp diğer insanlardan farklı olmaya çalışırlar. Ama neticede kendi oluşturdukları koloni içinde hepsi hemen hemen birbirinin aynıdır. Davranış ve hareketlerinde de değişim baş gösterir. Tuhaflaşırlar. Neye duygusal tepki verdikleri neye öfkelendikleri kestirilemez. Dolayısıyla onlara karşı iyi niyetle veya sevecen yaklaşılsa bile karşılığında görülen tepki ve muamele üzücü ve pişman edici olabilir. Onlara iyilikle yaklaşılsa da sonuç kötü olabilir.

2. evre:

Sürekli oyun oynamak ve eğlenmek isterler. Ve bunun için ortam hazırlamaya çalışırlar. Uyumadıkları zaman dışında kalan sürede sürekli eğlence ve keyifli vakit geçirme peşindedirler. Bunu sağlayabilmek içinde kimi zaman uyarıcı ve keyif verici maddelere doğru yönelirler. Onları arar, bulur ve kullanırlar. Bunların esiri ve bağımlısı olurlar. Kimi zaman bunları temin etmek ve kullanmak için insanları aldatır, kandırır veya zor kullanırlar.

Her önüne gelenle fingirdeşmek ister ve yaparlar. Sadakat ve iffet kavramı tamamen unutulur. Azgınlık başlar. Dişisi de erkeği de aynıdır, hiçbiri tam olarak ne istediğini bilmez. Kiminle, neyle, nasıl kaynaştıkları birbirine karışır. Hayvani içgüdülerin ve sapık tutkuların esiri olurlar.

3. evre:

Diğer insanlara karşı en yoğun kullandıkları tepki silahı olan eleştiri, onlara karşı kullanıldığında hiç tahammülleri yoktur. Çıldırırlar. Tamamen zıvanadan çıkarlar. Akıl almaz taşkınlıklar yapar, mantıksız tepkiler verirler. Hemen anarşist tepki silahını kullanmaya başlarlar. Karşısına çıkan her şeye saldırır, darp eder, öldürmeye çalışır ve yakıp yıkarlar. Karşılarında engel olarak gördükleri kimselere ya da düşman gördüklerine faşist derler ama asıl kendileri farkında olmadan faşist kelimesinin tam tarifine uygun hareket ederler.

Hiçbir konuda haksız bulunmaya tahammülleri yoktur. Her zaman, her ne şartta olursa olsun haklı bulunmak isterler. Haksız oldukları neticesi kesin ispatlansa dahi kabullenmezler, gerginlikleri daha da artar. Bunun akabinde; adam öldürürlerse de haklıdırlar, işyeri yakarlarsa da haklıdırlar, yıkıyorlarsa da, bozuyorlarsa da, içine ediyorlarsa da yine haklıdırlar. Kimse onlara engel olmamalı ve dur dememelidir. Çünkü onların her biri sanki tanrıdan bağımsızlığını kazanmış küçük bir yeryüzü tanrısıdır. Ve oluşturdukları da kendilerine göre seçkin kişiler kolonisidir. Ama nedense bu seçkin kişiler çoğunlukla, hödük, tipsiz, şekli kaymış, meymenetsiz, sıfatsız, kara kuru kimselerden oluşur.

İstedikleri şeyler olmadığında ya da istediklerini elde edemediklerinde sinir ve öfke mekanizması hemen harekete geçer. Saldırganlaşırlar. Kendilerinde olmayan şeylerin, başkalarında olduğunu görmek onları çıldırtır. Kontrolden çıkar ve saldırırlar. Tepkilerini bazen kin güderek içlerine atarlar. Bazen hakaret ve sataşmalarla dışa vururlar. Ya da başkalarının sahip olduğu şeyleri, onlara kaybettirmeye uğraşırlar. Başka birinin arabası da, kazandığı para da, sevgilisi de onlara acı verebilir. Bu yüzden insanlara alenen düşman olup saldırabilirler. Hatta nefret ve hainlik duyguları ile bir araya gelip öfke sinerjisi oluştururlar. Bir ayin yapar gibi kendilerinden geçerek, büyük bir iştahla saldırırlar. Gözü dönmüş bir sürü olarak; yakıp, yıkıp, mahvetmekten delice zevk alırlar.

4. evre:

Kimi zaman kendi kolonisindekilere de düşman olurlar. Yok etme ya da mahvetme isteğini onlara karşıda duyarlar. Birbirlerinden duydukları küçük rahatsızlıklar ya da kendi aralarındaki küçük anlaşmazlıklar bazen öylesine büyür ki birbirlerini çiğ çiğ yerler. Dışarıya karşı insan haklarının savunucuları gibidirler. İnsana uygulanan şiddete sözde hepsi karşıdır. Ama kendi içlerinde kendilerine ters gelen birini, kendi aralarında öyle parçalarlar ki; parçası bulunamaz. Hak, hukuk, yargılama hak getire, direk infaz ederler.

MAYMUN

Bildiğiniz maymun işte;

Çalışmazlar, üretime katılmazlar. Ama çalışan işçinin emeğini, üreten köylünün alın terini, onların haklarını savunuyoruz ayağına zimmetlerine geçirmeye çalışırlar. Nasreddin Hoca’nın “Dibek Dövücünün Hınk Deyicisi” hikayesinde olduğu gibi. Muhterem insan bundan tam 800 yıl önce demiş diyeceğini, anlayan anlar diye…

Hayatları tembellik ve beleşçilik üzerine kuruludur. Etraflarında ne varsa onları bulup, alıp, yağmalayıp, diğerlerinin sırtından geçinerek yaşamlarını devam ettirmek isterler.

Birde devrim ve devrimcilik başlığı altında sürekli bir şeyleri indirip kaldırma derdindedirler. Bir odadaki televizyonun yerini dört kere değiştirir, yine aynı yere koyarlar. Öngörü yoktur. Boşuna uğraşmaya bayılırlar.

Sadakat ve iffet kavramı olmadığından, dişisi de erkeği de, her gördüğü, her aklına esen erkek ya da dişiye göz koyup, elde etmek için her şeyi yapar, her yolu dener.

Hareketlerinde ve davranışlarında tutarlılık yoktur. Mutlu ve keyifli bir ruh halindeyken, birden bire agresifleşip vurmaya ve ısırmaya çalışabilir. Ya da üzgünken, ağlıyorken birden bire katılarak gülmeye başlayabilirler.

Kendilerini seçkin kişiler gibi göstermeye çalışırlar. Her biri aydın, diğeri de kesin sanatçıdır. Boş yoktur. Ya yalap şap bir enstrümanı çalmayı öğrenirler, yahut birbiri ardına alakasız ve anlamsız sözcükleri dizer adına şiir derler ya da resim yaparlar içinde görsel hiç bir şey yoktur. Ya da güzel sanatların her hangi bir kolunda, ucundan bandırma suretiyle yersen sanatçı olurlar. Gerçek sanatçı belki de toplumda yüzde bir çıkar, bunlarda yarısı sanatçıdır. Diğer yarısı da kendini, aydın olarak lanse eder ya da ettirir. Aydın kişi; iyi eğitim görmüş, kendini iyi yetiştirmiş, çok öğrenmiş, çok bilmiş, kafası çok çalışan, üst seviyede zekaya sahip, öngörüsü ve sezme yeteneği olan kimse gibi algılanır. İyi de öyle biri niye götün teki olsun. Sanatçı olmayan, kesin aydındır. Hatta hem aydın, hem de sanatçı bile olabilir. Bunların ahanda bu aydın diye topluma ittirmeye çalıştığı kimseleri dikkatle bakarsanız, maalesef öyle bir aydınlık ışığına rastlayamazsınız. Çoğunluğu vasatın bile çok altındadır.

Yalnız doğrudur, bizim milletimizde çok bulunur evliya ama buradaki toplumsal çokluk ölçüsü yine yüzde biri geçmez. Bir evliyanın da götün teki olma ihtimali de zannımca binde biri geçmez. 

Başlangıçta çok ta umursamadığımız bireysel götleşmeler, toplumsal götleşmeye etki ederek hepimizin hayatını zorlaştırıyor ve yaşantımızı çekilmez hale getiriyor.  

İdam cezası geri gelsin.

İnsan hakları dayatmacılarının “insan ne yaparsa yapsın insandır” şeklinde uydurduklarının aksine; insan olmanın sınırları vardır. İnsan, insanlıktan pek ala çıkabilir. Kendinden başka herkese, hayatın akışına, dünyanın düzenine zararlı hale gelebilir. Bu durumda akıl ve mantık çerçevesinde düzenlenmiş kurallar ile ortadan kaldırmak bir trajedi değil. Doğal bir önleyici faaliyettir. Gömer, geçersin üstünde durmaya bile değmez. O nedenle idam cezası geri gelsin.

Kaldı ki insan hakları dayatmacılarının, gerçekten de insanlarla alakalı ya da insan odaklı oldukları ne malum? Belki de başka amaçlara, başka politikalara, başka patronlara hizmet ediyorlardır. Her dayatana diretene, bağırıp çağırana, yaygara kopartana, götünü yırtana haklıdır diyemeyiz. İnsan yalandan eşek olabilir, gerçekten de katil, terörist, cinsi sapık olabilir. Dolayısıyla iyi insanları koruyup gözetmek için kötüleri seçip ayıklamakta bir sakınca yoktur.

İdam ederken de gereksiz teferruat ve merasimden kaçınmalıdır. Zaten topluma zararlı hale gelmiş bir belayı defetmeye uğraşıyorsun. Bir de üstüne masraf ve israfa ne gerek var? En temiz ve sade yoldan hallederek, toplumu ve hayatın normal akışını etkilemesi engellenmelidir. Bu konuda Amerikalıların denize atma veya Sovyetlerin en masrafsız ve pratik yöntemlerinden bir şeyler sentezlenebilir.

Dağa çıkmaya yeltenen teröristin, kirli emellerine alet etmek için birini gözüne kestiren cinsi sapığın, rakamı veya miktarı ne olursa olsun para ya da mal için insan hayatına kastedenlerin, bilinç altına; kanunlardan kaçsa, emniyet güçlerinden saklansa bile, bir gün mutlaka tıpış tıpış darağacına yürüyeceği gerçeği kazınmalıdır. Bu durum olabilecekleri ne derece engeller engellemez orası çok ta üzerinde durduğum bir konu değil. Ben bunu adalet için istiyorum.

Avrupa birliğine giriş şartları gereğince üç beş kişi toplanıp, kafasına göre karar verip, idam cezasını kaldırıyor. Bu konu böylesine keyfi bir kararla kaldırılabilecek kadar hafif değildir. Bu referandumluk bir konudur. Çünkü ülkenin %75’inden fazlası; can, mal, namus ve istikbal emniyeti için bunun gerekli olduğuna inanmaktadır.  “Samimiyetsiz Avrupa Birliğinin bizi aralarına alma ihtimalini mi seçersiniz? Yoksa aklınıza ve inancınıza göre idam cezası geri gelsin mi?” diyerek,  Kesinlikle bu konuda ülke insanına sorulmalıdır.

İdam cezasını geri getirmek konusunda mevcut iktidarın pasif kalışından şikayetçiyim. İdam cezasını geri getirmeye kalkarsak; yok Avrupa Birliği badem gözlüydü de, tam bizi alacaklardı da, siz yolundan döndünüz, diye muhalefet bizi tefe koyar zannediyorlar. La neye koyarsa koysunlar, zevzeklik etmekten ne zaman geri durdular ki? O olmasa başka bir şey bulur onun propagandasını yaparlar. Siz yapmanız gerekeni yapın, zevzek zevzekliğini etsin. Herkes işini yapsın. Sizden bizi Avrupa Birliğine sokmanızı isteyen mi var? Biz idam cezasını geri istiyoruz.

Web: https://gercekciyaklasim.com/

Youtube: https://www.youtube.com/@Gercekci-Yaklasim

Instagram: https://www.instagram.com/gercekciyaklasim/

Erdemli insan olmanın bir faydası var mı?

Olmaz mı…

– Gözünün feri olur, dünyayı güzel görür.

– Gönlünün gözü olur, gerçekleri ona görünür.

 – Ağzının tadı olur, yediğinden, içtiğinden zevk alır.

– Yüreğinin sesi olur, ona doğruyu söyler.

– İçi ferah olur, gece yatağa yattığında rahat uyur.

–  Fiziği dinç olur, her güne zinde başlar.

– Aklı duru olur, kolay anlar, idrak eder.

– Şuuru açık olur, olan bitenin hep farkındadır.

– Sezgileri radar gibi olur, olacaklar içine doğar.

– Dayanma gücü olur, zorluklarla kolay baş eder.

– Karnı tok, sırtı pek olur, kimseye muhtaç olmaz.

Tutun ki söylediklerimin bir kısmı ya da hiçbiri doğru değil. Erdemli insan olmaya gayret etmekle, insan ne kaybeder? Kişilerin aklına hemen, “boşuna bir uğraş, bunun maddi ne getirisi olur ki?” düşüncesi gelebilir. Lakin mevzu insanlık ise; o manevi bir kavramdır. Maneviyatın da, maddiyatla asırlardır kavgası olduğu bilinmektedir. Hangisi baskın gelmiştir sorusuna kesin bir cevap veremeyiz ancak; maneviyatın, maddiyat karşısında her devirde çok zorlanmasına rağmen dayanabilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş olması, kaybetmediğini, tükenmediğini göstermektedir. Bir şey tükenmediyse ihtimal vardır. İhtimal varsa umutta vardır. Umuda tutunulursa inanç oluşur. İnancın yanına gayrette eklenirse; terazinin dengesi maneviyat lehine değişir. İşte maneviyata zar zor da olsa kazandıran sır budur. Ya da bir başka deyişle Erdemli İnsana kaybettirmeyen…

#erdemliinsan

Rahatsız Kesim

Artık her yerde görmeye alıştığımız, her şeyden rahatsız bir insan kitlesi ile, zor bir hayatı paylaşarak yaşamak zorundayız. Onlarla sürekli yüz göz oluyoruz. “Nasıl insan bunlar?” diye sıkça iç geçirerek kendimize sorduğumuz bir soru var. İşte o sorunun cevabını aramaya koyuldum.

Nasıl insan bunlar?

Kendilerince aşırı bilinçlenmiş, ama genelde gerçeklere çok uzak, her boka muhalefet, demokrasi manyağı olmuş, ikide bir eylem krizine giren, “benim egolarımın tatmin olmadığı yerde kimseye rahat huzur vermem ulan!” diye hadise çıkarmaya 7/24 meyilli, dipten başa sorunlu, rahatsızlığı kontrol limitlerini aşmış, bulaşık insan kitlesi diyerek biraz komplike bir şekilde tanımlayabiliriz. Amma ve lakin kendilerini elitleştiren, daha şık, kulağa hoş gelen, daha özel olarak tanımlayan ama aslında hiç te öyle olmayan bir kitle ile burun burunayız. Onlar kendini yücelte dursun. Biz gerçekçi olalım onları olduğu gibi görelim.

Onlar aslında kimler dikkatle inceleyelim.

Loserlar:

Kendi başarısızlıkları yada beceriksizlikleri yüzünden sürekli başkalarını suçlayanlar. Tembel, beceriksiz ve işe yaramaz olduklarının farkında olmayanlar ya da fark etmemiş gibi yapanlar. Gavurlar böylelerine “loser” diyor.

Haset, fesat ve kıskanç insanlar:

Başkalarında olup ta kendinde olmayan her şeyi kıskananlar, hasetlenenler aklından bin bir türlü fesatlık geçirenler. İç dünyalarındaki karanlığı, servet düşmanlığı ile dışa vuranlar.

Sözde sanatçılar:

Güzel sanatların her hangi bir dalında bir yetisi olduğuna kendi başına karar verip, kendini toplumun insan kalitesi standartlarının üstünde görerek, özel insan mertebesine çıkartanlar.

Yersen aydınlar:

Aklını kullanma yetisi, bilgi dağarcığının genişliği, hayat tecrübesinin fazlalığı, öngörme ve sezi yeteneklerinin gelişmişliği ile aydın insan tanımına uyduğunu başkalarına dayatan, sıradan biri olmayı bile beceremeyecek kadar kifayetsiz, kendini geçindirmekten aciz, boş beleş tipler.

Sosyal medya ibişleri:

Gerçek hayatın hemen hemen hiç bir alanında tutunamayan, varlık gösteremeyen silik tiplerken, sanal alemde kendini özel hisseden hatta ne özeli aslında üstün insan olan ama yalan dünya tarafından kıymeti anlaşılamayan, aslında hak ettiği yere getirilmeyen, çok büyük haksızlığa uğramış, kendisinden özür dilenmesi ve dünyadaki bundan sonraki hayatın da çok büyük rahat ettirilmesi gereken kendilerince çok hassas ve çok özel ama acı gerçeklere göre haline acınası insanlar. Yaşları 20 – 30 arasında değişen zurnanın son deliği ev oğlanları bu grupta yer alıyor. Sayıları rahat 5 milyon var.

Çakma elitler:

Görmemişliklerini ya da sonradan görmeliklerinin üzerine “bakın bu bir elit yazan”  giydirme yapılmış. Çakma etiket vurulmuş. Dışı yanık içi pişmemiş şeyler. En az bir 5 milyonda şişme dudaklımız var diye tahmin ediyorum.

Nobran zenginler:

Zenginlikleriyle üstünlükleri perçinlenmiş. İnsanlara tepelerin üstünden bakan, ölürüm de olduğum yerden aşağı inmem diyen, kimseyi de yanında istemeyen, sonradan kendisi gibi zengin olanlara büyük bir nefretle bakan, onun olsun olmasın dünyanın servetini kimseye layık görmeyen, asilzade titanlar.

Okuyan cahiller:

Üniversite kapısından girmeleriyle beraber, beyinlerine hücum eden kanla daimi yüksek oksijen sarhoşluğu yaşayan, kendini aşırı bilinçlenmeden mütevellit, ermiş zanneden, gezi eğlence düşkünü, gelecekte her türlü fiyasko ve başarısızlığa şimdiden aday olan belini doğrultmaktan aciz kalkışmacılar.

Nitelikli tembeller:

Yattığı yerden iş yapma, oturduğu yerden para kazanma, oynayarak vaktini geçirme, emeksiz yaşam, gayretsiz sefa sürme peşindeki yaşam beleşçileri. 

Daha çok çeşitlendirilebilirler ama bu kadarı da genelinin ne olduğu konusunda gayet iyi fikir veriyor.

Türkiyede Çalışan Sorunları

Türkiye’de iktisadi buhran varsa; en büyük nedeni çalışanların neden olduğu sorunlar ve verdikleri zararlardır. Yani ekonomik kriz dedikleri şeye, en başta çalışanların çalışmaması sonrasında yanlış ve kötü yaptıkları şeyler neden olmaktadır.

Teorik olarak çalışanlar; bir ürün ya da hizmeti meydana getirmek için emek vermekte ve bu emeklerinin karşılığı olarak ta ücret almaktadır. Peki ya ortada verilen bir emek yoksa? Normal şartlarda bu denklemin bozulması lazım. Ama bozulmuyor, çalışanlar, çalışmasa da ücret alıyor. Ortada üretilen bir şey yok ise de işe yaramayan çalışanlar yine ücret alıyor. Bunun adı haksız kaynak tüketimidir. Sonuçta kaynaklar da azalıp, tükenme noktasına gelince, böyle kriz oluyor, kıyamet kopuyor, sonrada herkes suçlu arıyor. Cezalandıracak birilerini denk getirmeye çalışıyor. Ama kimsenin bunu sormaya gözü yemiyor… Kim işini düzgün yaptı ki?

Bütün bu sıkıntıların olmaması için bir tek çalışmak gerçekten yeterdi, ama doğru düzgün çalışmak… Bunu kim yaptı ki?

Çalışanların çoğunda iş ahlakı yok. Kimse işini doğru düzgün yapmıyor. Herkes işten kaytarma, emek vermeden, gayretsiz para kazanma peşinde, hatta bunun ötesinde hiçbir şey yapmadan sefa sürmek istiyorlar. Çalıştığı işyerine faydası olmamış, vazifesini layıkıyla yerine getirmemiş, aldığı maaşı hak etmemiş, çalıştığı iş yerine zarar ettirmiş, haram, helal umrunda değil. Onlar bir tek parasını alsın. Başka hiçbir şey akıllarına gelmiyor.

Çalışanların çoğunda işine ve işyerine karşı nankörlük hat safhada. Hayatını geçindirmesini için gereken kaynakları çalıştığı işyeri sağlıyor. Ama bunu düşünen kim? Bir kişinin istihdam edilebilmesi ne kadar bir yatırıma mal olmuş. Bir işyeri kaç kişiye ekmek kapısı oluyor, kaç kişiye fayda sağlıyor. Onun kıymet vermediği işine sahip olabilmek için, muhtaç durumdaki insanlar nelerini verir? Kimin umurunda… Çalışanlar neye sahip olduklarının ne farkında, ne de ona bir değer veriyorlar.

Çalışanların çoğunda vicdan yok. Haysiyet bile yok. İşyerinde tam çalışmasa da, işinin hakkını vermese de, işten kaytarsa da, işyerinin imkanlarını şahsı için kullansa da, kaynaklarını kendi için sömürse de, bundan en ufak bir utanma, onu bırakın rahatsızlık bile duymuyorlar. İşyeri batsın, mahvolsun çalışanların umurunda değil. Öyle vurdumduymaz ve zalimler.

Çalışanların çoğu doğru ve dürüst değil. Onlar için, istediklerini elde etmek yolunda; yalana, aldatmaya, sahtekarlığa başvurmak tamamen meşru olmuş. Hepsinin bir yamuğu var. Kimse güven vermiyor. Hırsız çok.

Emek vermek ve gayret etmek yok. Beleşçilik var. Emek vermeden almak bir ilke olarak benimsenmiş. Fırsatını buldukları anda direkt olarak çalışmayı kesiyor ve stand by konumuna geçiyorlar. Ama bu esnada maaşları ve ücretleri taksimetre gibi işliyor tabi… Ama o yanlışlıkla durursa; kıyameti kopartıyorlar.

Çalışanların çoğu son derece bencil. Kendileri üç kuruş fazla almak için işyerini dünya kadar zarara uğratırlar. Bunu hiç de umursamazlar. Temel felsefe budur. “İşyerinden ne giderse gitsin, ama kendilerinden hiç bir şey gitmesin.”

Genel olarak; Çalışmayı sevmiyorlar. Protesto etmeyi, işi savsaklamayı, isyan çıkarmayı, marifet sayıyor ve bunlara yöneliyorlar. Hatta bu tür şeyleri bir eğlence olarak görüyorlar, çok hoşlarına gidiyor.

Her türlü fenalığa mental ve eylemsel olarak dünden hazırlar. Ama çalışmaya her zaman motivasyonları eksik.

15 Temmuz Amerikan Bok Yimesi

Kamuoyunda darbe girişimi olarak adlandırıldı. Öyle adlandırılması münasip görüldü. Ama ben hiç öyle göremedim. Benim gördüğüm, çok bariz bir şekilde Amerikan imparatorluğunun göz göre göre ülkemize mafya vari şekilde çökmeye kalkışmasıydı. İşittiklerim de gördüklerimi doğruladı. Aklımın da bütün bu olayların neticesinde elde ettiği verilerden sonra hiç şüphesi kalmadı ve tereddütsüz bir biçimde bu sonuca vardı. 

Buradan Amerikaya künk döşemişler, içinden oluk oluk memleketin parasını oraya akıtmışlar.  Bizim memleketimizden söğüşledikleri paranın zekatıyla; satın aldıkları, elde ettikleri, kendilerine kul ettikleri, yine bizim insanlarımızı kullanarak ve yine bizim paramızla alınmış silah ve ekipmanlarla, ülkemizi kuklalarına ele geçirtip, kendilerine sömürge yapmak istediler. Hayasızca bir akın tertiplediler.

Devletin ve ülkenin önemli kurumlarına yerleştirdikleri hücrelerle oluşturdukları sarmal yapıyı harekete geçirerek, ülkemizin idaresinin tamamen onların kuklalarına geçmesini hedeflediler. Bunu yaparken kendi propagandalarıyla etki altına aldıkları ve ellerinde bulunan medya gücü vasıtasıyla güttükleri kitlelerinde desteğini alarak kullanmayı planladılar. Bizim ülkemizi, bizim ülkemizin başkalaşmış insanlarına ele geçirtip, hülle yoluyla kendilerine mal etmeye kalktılar. Memleketin tapusu yine bizdeymiş gibi görünecekti ama işletme hakları bir daha geri alınamaz şekilde onların eline geçmiş olacaktı. Aynı zavallı Iraklıların başına gelen felaketteki gibi…

Anarşi, terör ve eylem doktrinleriyle etkileyerek kendi istedikleri kıvama getirdikleri halkımızın bir bölümünü, “hırsızlık var! yolsuzluk var!” propagandasıyla fiştekleyip, gütmeye hazır hale getirdikleri diğer kitleyle paçal ederek, yine halkımızın geri kalan kısmının üzerine salıp; çatıştırmayı, insanları birbirlerine kırdırmayı, dolayısıyla ülkemizi allak bullak etmeyi amaçladılar. Sonrasında onlar için karambolden ülkemizi ele geçirmek haliyle daha kolay ve zahmetsiz olurdu… Ama Langley’deki hesap, Angara’ya uymadı işte!

Çünkü ne kadar götlerini yırttılarsa da ülkede yarıya yakın çoğunluğu elde edemediler. Kendilerini parçaladılar ama ancak çeyreğini etkileri altına alabildiler. Bu da tabi projelerinde başarıya ulaşmalarına yetmedi.

Dolayısıyla; başaramadılar, çok fazla kayıp verdiler, sistemleri çöktü, rezil oldular ama yine de duracaklarını, geri çekileceklerini zannetmiyorum. Aksine daha da hırs yapıp tasmalarının ipi ellerinde olan “etnik ideoloji terör örgütünü, radikal dinci terör örgütünü ve karışık sol terör örgütlerini de seferber edip, bize zarar verdirmek üzere, bize ders vermek için ve daha ziyade kendilerini tatmin için üzerimize süreceklerdir.  

Bırakın sürsünler… 

Korkmayın ellerinden geleni yapsınlar…

Biz Amerikanyalıyız bizi kimse göt edemez egoları yüzünden, kumar masasında ütülen enayi gibiler. Bırakın varlarını yoklarını ortaya koyup hepsini kaybetsinler. Kaybettiklerini yerine koyamayacaklar. Silinip gidecekler…

 “Burası Türkiye koçum!” diyen neferlerin sonuncusu da düşmedikçe… Bize bir şey olmaz. Sıkıntı yok.  Bu gidişin sonu selamet, sabredin yeter.

#amerikanşeysi

Gezi Kalkışması

“Gezi Kalkışması neydi?” diye kendi kendilerine soru sorarak, derin anlamlar çıkartmaya çalışanlara yardımcı olalım. Taksimdeki anıtı kaldıralım, yerine kocaman eşşeh ziki heykeli dikelim. Eylem yapası gelen, yapamadığı için dellenen, yırtınan, vatandaşımız 1 Mayısı ya da gezi yıldönümünü beklemek zorunda kalmaz. Direk #zikvar diye eylemini yapar, rahat eder, deşarj olur. Eylem krizine giren, demokratik tepkisi içinde patlayan vatandaşımıza; bununla beraber ülkemizi karıştırmak için illa bir şeyler icat etmek zorunda kalan, kendini parçalayan dış mihraklara  büyük rahatlık ve kolaylık sağlamış oluruz.

– Ortam olur karı kıza sarkarız diye fırsat kollayan bir çok azgın ergenin…

– Cebindeki üç kuruş parayı da içkiye, sigaraya yatırdığı için aç gezen, bunun içinde başkalarını suçlayan sersemin…

– Bir işe yaramıyoruz, bari zararımız olsun diyen gerzeğin…

– Toplumsal faydaya katılmayı bünyesi kabul etmeyen, parazitlerin…

– Bir işe girip çalışmaya götü yemeyen, bütün tembel ve beleşçilerin

Hah işte ben buraya aitim diye kendi yerini bulduğu, kendi gibilerini bulduğu, umumi bir kaynaşma noktası olur.  Bir araya gelmelerinin oluşturduğu sinerjiyle, paratoner etkisi yaratarak, bir yıldırımı üzerlerine çekip, yüksek elektrik şokuyla, komple hidayete erebilirler. Bu şansı onlardan esirgemeyelim. 

#DirenYarraam

#zikvar

#amerikanbokyimesi

Avrupa Birliğine girmek için pek te acele etmeyelim.

Heriflerin hiçbir zaman bizi almayacağını bile bile… Ağzımızla kuş tutsakta olmayacağını anlamak için hakikaten sersem olmak lazım. Ciğerci kedisi gibi kapısında lütuf beklemek nedir?

İlerde bir ara bakarız. Döncez biz size demek en iyisi…

Globalleşen dünyada Avrupa Birliğinin çokta önemi yok. Bırakalım onlar kendilerini, kendi kurallarına ve sınırlarına hapsetsin. Biz o sınırları gerektiğinde çok kolay aşarız. Olmadı etrafından dolaşırız. İstediğimizi alırız. Biz işimizi görmeyi, hallederiz mekanizmasını, iyi biliriz.

Türk Birliği, Asya Birliği gibi alternatif birliklerde başrol oynamak dururken; şart mı yani Avrupalının sanatsal içerikli, can sıkıcı filminde figüran olmak. Onların vaat ettiği sahte cennetlerinde yaşamaktan kendileri çok memnun mu birde ona bakın. Pekte mutlu değiller bunu bilin. Onların arasına katılmak yerine; şayet biz kendi içimizdeki sorunları çözebilirsek, onlardan çok daha mutlu ve huzurlu oluruz.

Bizim için en iyisi bulunduğumuz yerde sağlam durmak, yani köprünün başında, yani Anadolu’da, yani Türkiye’de…

#AvrupaBirliğineGirmek

Sağlam adamı bozan üniversiteler

Adam yetiştireceğine…

Memlekete adam yetiştirmesi beklenen eğitim kurumları olan üniversiteler; tam tersine kendi ülkesine düşman, başkaları tarafından kolaylıkla güdülebilen kullan-at piyonlar türetiyor.

Bin bir zorluklarla yetiştirilip bir meslek, bir istikbal sahibi olsun diye üniversitelere gönderilen gençleri beş dakikada göte dönüştürüp, kendi ailelerine, kendi ülkelerine, düşman hale getiriyorlar. Daha gün yüzü görmemiş gençlerin geleceklerini hepten karartıyorlar. İleride toplumsal faydaya katılması beklenen gençlerden, daha kendine hayrı olmayan, hatta ne hayrı kendi kendine zarar veren, hali yürekler acısı bireyler meydana getiriyorlar.

Öğrencilere çalışmayı ve kazanmayı değil, tembelliği ve beleşçiliği öğretiyorlar. Çalışmaya gelende eli ermeyen, yataktan kalkamayan; ama eyleme anarşiye gidende düğüne gider gibi koşa koşa giden hayırsız kalifiye elemanlar yetiştiriyorlar.

Hayatın zorluklarını, zorluklarıyla başa çıkabilmeyi öğretmiyorlar da de tam tersine sanki hayatta her şey toz pembeymiş gibi keyifli ve eğlenceli şeylere doğru meyillendiriyorlar.

Ergenleri normal girip te; başkalaşmış, aklı gitmiş, acayipleşmiş, mutasyona uğramış, zombi gibi çıkan tuhaf şeylere dönüştürüyorlar.

Yüreği pırpır ederek evlatlarını bekleyen öğrenci ailelerine, onlara hayatlarının en büyük hüsranını yaşatmak üzere dönen fiyaskolar gönderiyorlar.  

Tabi kime olduğu meçhul bu hizmetlerini bedavaya yapmıyorlar. Üste bir de tonla para alıyorlar. Hem bizden, hem başkalarından…

Siyasi Lider mi?

Olan iyi şeyleri görmezden gelip, olmayan şeyleri de uydurarak ya da ufak tefek şeyleri abartarak; her sözü ve hareketiyle sürekli nefret kusan, kendi menfaatleri için insanları kışkırtan, sürekli isyana ve anarşiye teşvik eden, düşmana cesaret, namerde fırsat vermekten başka bir işe yaramayan kişi; aslında bir siyasi lider değil. Götün önde gidenidir.

#GötünTeki

#BütünGötlerMüdürOlmuş