Eskişehirde gastronomi sektöründe işler pek te yolunda gitmiyor.

İşletmeler para kazanamamaktan ve zarar etmekten şikayetçi.

Bunun nedeni olarak genellikle “ekonomide sıkıntı var” “vatandaşın alım gücü düştü.” gösterilse de şehrin merkezinde iki restoran işletmesi bulunan biri olarak ben bu yönlendirmeye katılmıyorum.   Aslında görmezden gelinen ya da konuşulması istenmeyen başka etmenler var. Bunun başında şehrin yemek sektörün de talebin çok üzerinde arz olması geliyor. Ekonomik nedenlerden dolayı dışardan yemeğe talep azaldı. Bu doğru ama tam tersine piyasaya ürün arz eden işletme sayısında çok ciddi bir artış var ve de artmaya devam ediyor. Bu bağlamda bunu piyasa bollaştı olarak niteleyemeyiz. Piyasa hepten folloş oldu desek daha yerinde olur. Gıda sektörüne resmen bir çullanma var. Örnek olarak bizimde Restoranımızın bulunduğu Yediler parkına cepheli fast-food restoranı sayısı an itibariyle 9 oldu. Bir buçuk sene önce bu rakam dörttü. Yine iki hafta önce yemek sepeti üzerinden yaptığım analizde 35 tane pilavcı olduğuna rastladım. Bu inanılmaz bir rakam bir buçuk sene önce bu sayı en fazla beşti.

Artan rekabet koşullarında devam edebilmek için kaliteyi düşürmek ise trend oldu. Fiyatı düşürmek için kaliteyi düşürmek sadece piyasayı bozmakla kalmıyor, daha tehlikeli sonuçlara doğru giden bir yola giriliyor. Haliyle Pazar bu kadar bölününce ne yapana ne yiyene kimseye hayrı olmuyor. Bu işinde yapılabilir bir tarafı kalmıyor.

Düşük fiyatlı ürünler sunabilmek ancak çok yüksek satış rakamlarına ulaşıldığında mümkün olabilir. Satışlar yüksek seviyede olursa birim maliyetler düşer ve bu sayede işletmeler nispeten daha ucuza ürün sunabilir.

Ama içinde bulunduğumuz durumda bu imkansız. Tam tersine çok fazla satıcı olduğundan, herkesin satışları çok düşük. Dolayısıyla kimseye yetmiyor, kimse para kazanamıyor. Para kazanamadıkları içinde kısmaya başlıyorlar. Tabi kısıntı en başta kaliteden yapılıyor. Bunu anlamak için iktisatçı olmaya gerek yok. Dolayısıyla sektörde rekabet artıkça piyasaya sürülen ürünün kalitesi de düştükçe düşüyor.

Sar Sar Geç Konsepti

Şu an günümüzde FESFUT denen bir sektör var. Bakın fast-food demiyorum o başka bir şey bu başka bir şey. Ve bu sektörde SAR SAR GEÇ geç olarak tanımlanan bir konsept uygulanıyor. Bu konseptte müşteriye ne yedirildiğinin çokta üzerinde durulmuyor. İçine ne konduğu görünmeyen onların dilinde FESFUT dedikleri şeylerden insanlara ucuz paraya yediriyorlar. Haliyle ucuza satılan ve içinde eser miktarda katık olan ekmeği lavaşı bol, içi az ürünler müşterilere ucuz etiketiyle kaktırılıyor. Yiyenler memnun değil ama ne yapsınlar. Her yeri bu sar sar geççiler ele geçirmiş. Başka alternatif te yok. Örnek olarak ana katık maddesi olarak tavuk kullanan bir işletme ekmek arası içerisine standart olarak en az 100gr ana katık koymalı ama bu sar sar geççilerde 40, 50gr civarında oluyor. Marul, domates ve sosla genelde şişirme yapılarak insanlara yediriliyor.

Kalite standartlarını korumak isteyen, işini doğru düzgün yapmak isteyen işletmelerde bu sar sar geççiler karşısında tutunamıyor. Nitelikli yemek üretmek bu koşullar altında çok zor.  Ya onların seviyesine inmek zorunda kalıyorlar ya da batıp gidiyorlar.

  İnsanlarda, çalışarak, gayret ederek, hakkını vererek üretim yapma niyeti de zaten pek yok. Sadece kolay para kazanma arzusu var. O yüzden kimse kanunları, kuralları, yönetmelikleri, onu bırakın etik değerleri çiğnemekten çekinmiyor. Tabir yerindeyse 100, 150 bin lirayı denk getiren kendine bir yer açıyor. Bunun için belediyeden ruhsat lazımmış, tarım il müdürlüğünden izin gerekliymiş, maliyeye karşı yükümlülükleri varmış, Ustalık, hijyen ve iş güvenliği sertifikaları almış olmak gerekliymiş bunları hiç düşünen yok. 

İnternet yemek platformlarındaki legal olmayan yapılanma

İnternet yemek platformları gıda tedarikçisi olarak portföylerinde yer almak isteyen müşterilerin, bir işletme olup olmadığına bakmaz. Ruhsat ya da işletme kayıt belgesi sorgulamaz. Vergi numarası varsa direk alıp sistemine dahil eder.

   Bu denetimsizlik avantajından faydalanmak isteyen pek çok uyanık girişimci düşük maliyetlerle pazara girip bir ucundan kemirmeye başlıyor. Belediyeden çalışma konusuna göre uygun ruhsat almak,  ruhsat  ya da tarım il müdürlüğünden işletme kayıt belgesi alıp denetime tabi olmak gibi bir dertleri olmadığından ucuza mal etme ve denetimsizlik avantajları ile fiyat kırarak kampanya üstüne kampanya düzenleyerek acıkan insanları tuzaklarına düşürüyorlar. Kalıcı olmak gibi bir gayeleri yok, vurgun bazlı bir süre devam edip, işler kötüye giderse hemen kaçıp sıvışmak gibi niyetleri var.

Mottoları da şu “Günde iki bin Lira bıraksa yetermiş” 

   Tamam sana belki günde iki bin Lira bıraksa yeterde, o iki bin Lira için Kime? Ne yedireceksin? Gıda üretip insanlara yedirmek o kadar da basite indirgenecek bir konu mu?

Ve bu işletmelerin büyük bir bölümü ruhsatsız ve illegal olarak faaliyet gösteriyor. Pek çok işletmenin çalışma konusuna uygun alınmış bir ruhsatı yok. Sattıkları ürünlerle alakasız konularda aldıkları ruhsatları kullanıyorlar. Pek çok işletmenin içerisinde doğru düzgün bir mutfağı bile yok. Ürünleri hangi apartmanın bodrumunda, hangi evin garajında ürettikleri belli değil. 

  Hal böyle olunca neyi nerede ürettiği, nasıl satışa sunduğu belli olmayan bir sürü sanal mı gerçek mi belli olmayan, bugün var yarın yok bir sürü sözde işletme türüyor. İşletmeyi açıyorlar, üç beş ay idare edip ruhsata bile başvurmadan devredip ya da kapatıp yenisini başka bir yerde açıyorlar.

İşini doğru düzgün yapmak için uğraşanların günahı ne?

  Bütün bunlar olurken de işini doğru düzgün yapmaya çalışan, gerekli izinleri alabilmek için yükümlülüklerini yerine getiren, bunlar için ciddi kaynak ve emek harcayan insanların pazarına ortak olup, onların işini bozuyor ve zarar etmelerine neden oluyorlar.

  Başta Maliye, sonrasında Belediye ve Tarım İl Müdürlüğü öncelikle kayıt dışı veya yasal olmayan işletmelerin peşine düşmeli, öncelikle onlarla mücadele etmeliler. Sonrasında kalite standartları belirlenmeli ve uygulanmalıdır. Şehrimizdeki Gerçek Gastronomi İşletmelerinin ticari faaliyetlerine sağlıklı devam edebilmesi ve şehrimizde belli bir kalite anlayışının korunması adına bu gereklidir.

Gerçekçi Yaklaşım Kitabı Yazıldı

   Gerçekçilik ve onunla entegre olarak çalışan Mantık bileşenini kaynak kod olarak beraber kullanan; işlemcisi Strateji olan, sosyal işletim sistemi benzeri bir ideoloji – felsefe – yaşam tarzı tasarlamak üzerine yoğunlaştım.

   Farklı coğrafyalarda, her uygarlıkta ve kültürde, her dilde ve dinde, uyumlu çalışan, gelecekte de güncel kalabilecek bir sosyal işletim sistemi olsun istedim. Bunu Kendi çocuklarım için yapıyorum. Onları Realist, Rasyonalist ve Stratejist olarak donatırsam yaşamlarında daha etkili olurlar diye düşünüyorum. Ortaya koyduğum, açık kaynak kodlu, geliştirilmeye müsait düşüncelerimin, başkalarına da faydası olursa ne ala…

   Siyasi ve ideolojik dayatmalardan, samimiyetsiz sosyal davranışlardan, mütemadiyen zırvalayan insanlardan ve onların uydurmalarından çok sıkıldım ve bunaldım. Bütün bu külliyen yanlış ve rahatsızlık verici şeylerden uzaklaşmak isterken gerçeklerde bir ışık gördüm ve onu izledim. Kendimi bir yolun başında buldum. İşte o yolun başına astığım tabela GERÇEKÇİ YAKLAŞIM

   Gerçekçi bakış açısı, mantığı da içine katarak verimli sonuçlar üretiyor. Eğer kişinin de elde ettiği verileri belirlenen amaçlar doğrultusunda işleyecek, onları değerlendirecek bir işletim sistemi varsa anlamlı sonuçlar çıkartıp, değerli yerlere varılabiliyor.

   Bu sosyal işletim sistemini anlamlandıracak olanı da içerisinde sayısız bileşeni ve değişkeni barındıran, kişinin belirleyeceği Strateji olarak tanımlıyorum.

   Strateji nereye varmak istediğinle alakalı…

   Kaptan Jack Sparrow’un “seni en çok istediğin yere götüren” sihirli pusulası gibi…

   Tabi bu işletim sistemi, amacı ve niyeti olanların işine yarar. Hayatta gidecek yolu olan, gayret gösterebilecek insanlar içindir.

   “Dövlet bize bohmir” mentalitesindekilere bir fayda sağlamaz. Yok hükmündedir. Çünkü onlar için hiç kafa yormadım. Zaten onları destekleyen, kollayan, kayıran bir sürü tezgah var. Bizim sosyal işletim sistemimizin o tarafı da kusur kalsın.

   Tembel, beleşçi ve yağmacılara da tavsiye edilmez.

   Tarih çoğunlukla gerçekleri doğru düzgün yazmaz, yazamaz. Çünkü tarihi yazanlar pek te objektif değillerdir. İşlerine geldiği gibi çarpıtarak, eğip bükerek yazarlar. Ama Gerçekçi Yaklaşım Kitabı olduğu gibi yazıyor, daha doğrusu öyle yazıldı.

    Kendi çocuklarımı niye yanlış yönlendireyim?

Yazımı tamamlandı. Baskıya gidiyor. Yakında Amazon.com da satışa sunulacak…

Entellektüel nedir?

Dün katılmış olduğum bir toplantıda aklımdan çıkmayacak, tam yerine oturmuş bir tanımlamayla karşılaştım. Konuşmacı öğretim görevlisi şöyle diyordu;

Üzerine vazife olan konularda; araştırma yapan, öğrenen, bilen kişilere UZMAN denir.

Üzerine vazife olmayan konularda; araştırma yapan, öğrenen, bilen kimselere ise ENTELLEKTÜEL denir.

Tam o esnada, dizimin üzerinde duran, o kurumun kütüphanesinden ödünç aldığım kitaba bakınca ister istemez gülümsedim:) Entellektüel nedir sorusunun cevabı dizimin üstünde duruyordu.

Karşılaşılan öğrenilebilir, kullanılabilir her şeyi öğrenmek lazım. Henüz karşılaşmadığımız ama işimize yarayabilecek şeyleri, arayıp bulup yine öğrenmek lazım. Bilginin izini sürüp, bulduğun yerde kaçırmadan öğrenmek gerek. Doğru analizler yapmak, doğru sonuçlar çıkarmak, doğru hesaplar planlar yapabilmek için, uygulamada başarılı olmak için bilgi gereklidir. En güçlü bilgisayarın bile belleği boşsa, bilgiye erişimi yoksa hiçbir şey üretip ortaya koyamaz.

Ama bunu yaparken dikkatli ve seçici olmakta gerekir. Çağımız bilgi kirliliği çağı, gerçekten işe yarayacak, insan hayatına tesir edecek bilgiler bir karmaşanın arasında bulunuyor. Onları dikkatle bulup, süzüp belleğine almakta zaman içerisinde kazanılan bir ustalık. Kaliteli bilgiyi temin etmek bazen çöplerin arasından bulup çıkartmak kadar zor. İnsani belleğimizin sınırları var. Ayrıca belleğimizin bilgileri saklama koşullarının da sınırları var. O yüzden belleğimizi optimize ederek, sınırlarını ve koşullarını bilerek kullanmalıyız.

Ayrıca her türlü bilgiyi belleğimize alıp yerleştirmek bir emek işi olduğu kadar elimizdeki en kıymetli değer olan zamanında harcanmasıdır. O yüzden edindiğimiz bilgiler, harcadığımız zamana, verdiğimiz emeğe, belleğimizde ayırdığımız yere değecek nitelikte olmalıdır. Küçücük çocuğu ilerde lazım olur diye İspanyolca öğrenmeye zorlamak ülkemizde trend olsa da aslında sersemce bir yaklaşımdır.

Bilgi kirliliğinde boğulmuş bir bellekten ziyade, duru bir zihin ve dinlenmiş zinde bir beyin çok daha etkili ve işlevseldir. 

https://gercekciyaklasim.com/gercekci-yaklasim-kitabi-cikiyor/

https://gercekciyaklasim.com/mantik-nedir/

Bir Dizi: The Spy

Bu diziyi belki seyretmişsinizdir. Dış mihraklar nedir diye bir merakınız varsa gidermenize yardımcı olabilir. Seyretmediyseniz tavsiye ederim.
İsrailin 60′ larda Suriyeye gizli olarak soktuğu bir ajanının yıllar içerisinde oradaki yönetimin güvenini kazanarak yükselişini konu alıyor.
Ajanlarının savunma bakan yardımcısı olduğu haberini aldıklarında, İsrail gizli servisindeki sevinci bir görün…
Sonra da dönüp bir de bizim meclise bir bakın…

#DışMihraklar

https://gercekciyaklasim.com/stratejik-secim/

https://gercekciyaklasim.com/kitle-guduculer/

Ülke futbolunun içine ettiler.

   Türk futbolu mahvedildi. Yönetiliyormuş gibi yapıldı ama yönetilemedi. Hoyratça idare edildi. Geldiğimiz noktada batmış, her yerine sıvanmış bir klozet durumuna geldi. Sektörde çok büyük paralar dönmesine, kulüplerin de çok büyük paralar kaldırmalarına rağmen, nasıl oluyorsa hemen hemen hepsi batak durumda inanılır gibi değil. Peki bu kulüplerin başında bulunan, her biri kendini üst düzey yönetici, patron, CEO falan filan olarak niteleyen bu seçkin kişiler; bu kadar düzenli geliri olan kulüpleri batırmayı ya da bir başka deyişle içine edip bırakmayı nasıl başarıyorlar?

   Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunması ümit edilen meşhur kulüpleri maalesef uluslararası arenada hiç bir varlık gösteremiyor. Alacakları sportif başarılarla Türkiye’ye ekonomik katkıda bulunması arzu edilen yine aynı meşhur kulüpler, tam tersine çok fazla dövizin yurt dışına kaçmasına neden olarak Türkiye ekonomisine çok ciddi zararlar veriyorlar. Hiç birisi tek kuruş vergi vermediği, oyuncularının ve çalışanlarının sigortasını bile yatırmadığı gibi, bir de batık ekonomik yapılarını düzeltmek için devletten yardım alıyorlar. Arkasında milyonlarca taraftarı olduğu için kamuoyu üzerinde baskı kurarak zorla devlet kasasından çıkan yardımlarla bu kulüpler ayakta tutuluyor ya da ayakta kalması sağlanıyor. Peki ülke vatandaşlarının bu konuda görüşüne başvuruluyor mu? Rızası alınıyor mu? Berbat yönetildiği için ekonomik olarak belini doğrultamayan kulüplerin zararının devlet kasasından karşılanması vatandaşlar açısından ne kadar adil ve kabul edilebilir bir yöntem bunun dile getirilmesi gerekir.

   Meselenin nedeni çok basit aslında, lütfedip sorsalar bir ortaokul çocuğu da sorunun kaynağını söyler elbette… Bunun için iktisatçı olmaya gerek yok. Ama kibirlerinden soramazlar, gerçekleri görmekte işlerine gelmez. Bütün mesele harcadıklarının gelirlerinden çok daha fazla olması…

   Gelmesi muhtemel paraları varsayarak (bakın dikkatinizi çekeyim hesap ederek demiyorum) umarsızca harcıyorlar. Sonrada umulan başarılar gerçekleşmeyince ve beklenen paralar gelmeyince zor durumda kalıp bocalıyorlar. Bunun başlıca nedenlerinden biri de sorumsuzluk. Harcadıkları kendi paraları değil ve batırdıkları ticari işletmelerden de sorumlu değiller. İşin içine edip çıkıp gidebiliyorlar. Üç beş kişinin kınaması dışında da başka bir yaptırımla da karşılaşmıyorlar. Haliyle yüz de olmadığından gayet pişkin bir şekilde hayatlarına devam edebiliyorlar…

   Kurallar gereği sahaya sadece 11 oyuncu sürülebiliyorken, abuk subuk bahaneler öne sürerek 30’dan fazla oyuncu transfer ederek geniş kadro kuruyorlar. Sanki karşı mahalleyi dövmeye gideceklerde adam topluyorlar. Neymiş üç beş kulvarda mücadele ediliyormuş ta, her mevki için bir kaç oyuncu olursa rekabet yükselirmiş de, sakatlık ve formsuzluk durumunda çok alternatifli kadro avantajlıymış ta… Hepsi palavra… Hiç birinin gerçeğe yansıması anlatılanlarda olduğu gibi değil. Madde madde açıklayacağım.

1- Geniş kadroda futbolcular arası rekabet olurmuş da, formayı en başarılı olan, hak eden giyermiş. Geç onu anam babam, memleketin neresinde liyakate bakılarak görev veriliyor ki futbol kulüplerinde çalışana, hak edene forma verilsin. Mesela aynı mevki için rekabet eden üç oyuncu düşünün. Bu üç oyuncu ilk 11 de yer almak için diğer arkadaşlarıyla rekabete girmez, daha çok çalışmaz, takım için en iyisi ne ise o olsun diye düşünmez. Formayı kapmak için biri teknik direktörü kafalamaya çalışır, öteki başkandan ya da yöneticilerden torpil yaptırmaya kalkar, diğeri de takım kaptanı ya da takımın dominant grubuna yanaşarak arkasını sağlamlamaya çalışır. Gelinen bu durumda hani rekabet, nerede kalite, nerede kaldı liyakat? Hadi buyrun…

2- Yöneticiler futbolcuyu transfer edene kadar ona sünnet çocuğu gibi davranırlar. İmzayı attırdıktan sonra da adam yerine koymazlar. O futbolcu kalabalığının ödemelerini yetiştiremediklerinden, bu seferde altına imza attıkları sözleşmelerde yazanları ödememek için çamur yapmaya başlarlar. Daha dün geldiğinde sünnet çocuğu gibi karşılanan oğlan, günü geldiğinde alacağını istedi diye şerefsizin teki olur. Sonra da o oyuncudan da randıman bekle…

3- Çok oyuncu çok dert demektir. Çok dert te kaos demektir. Bizim yöneticiler meseleleri çözmek konusunda pek kabiliyetli olmadığından, daha ziyade el aleme hava atmak için, ya da gösteriş için orada bulunduklarından bol keseden söz verir ama yerine getirmezler.  Oyuncularının dertlerini sıkıntılarını gidermedikleri gibi, sorunsuz oyuncuları da dert sahibi yaparlar. Sonrada milyon dolarlık kendisinden çok şey beklenen oyuncuları amacından çok uzaklaşmış olarak medyada görürüz ama sahalarda göremeyiz.

4- Geniş kadro kuran takımlar genelde sistem oturtmakta zorlanırlar. Çok fazla oyuncuya bir sürü paralar verdiklerinden, şundan da faydalanalım bundan da faydalanalım diye sürekli takım kurgularını değiştirmek zorunda kalırlar. Ya da forma şansı bulamayan oyuncular huysuzlanmasın diye gereksiz yere sahaya sürülürler. Bu nedenle takımların ideal kadroları bir türlü oluşmaz ve oyuncular sürekli rotasyona tabi tutulur. Mevkilerde oyuncular sürekli değiştiğinden oyuncular birbirlerine alışamaz. Uyum sağlayamaz. Sürekli bir kargaşa, sürekli bir arayış vardır. Hiç bitmez… Sonra da çok para alan teknik idareciler taktik maktik tutturamaz bambambam ya da bombilibom tarzı yönlendirmelerle takımlarını sahaya çıkartırlar. Kazanmak ya da kaybetmek umurlarında olmadığından, her hangi bir sorumlulukları da yoktur. Onlar her türlü paralarını alır, milyonlarca Euroluk yatırımlarına ve servetlerine servet katmaya devam ederler…

5- Sorumluluk alma konusuna gelince basınını önüne çıkıp “hee ben yaptım ne var” deyip geçerler. Ama mesuliyet benim deyip te alacağından vazgeçen ya da aldıkları parayı iade eden bir teknik düdüktöre henüz memleketimizde rastlanmamıştır.

6- Futbolcudan anlamayan ama futboldan anladığını herkese kabul ettirmiş, sürekli onu al bunu sat işleriyle uğraşan, senede 25 oyuncu gönderip 30 oyuncu getirten, beş dakika oynatmadığı oyunculara dünyanın tazminatını ödeten,  kulübün üzerine kabus gibi çöken, iktisadi buhran yaratma uzmanı pek çok teknik düdüktör de vardır. Gittiği kulübün belini kıran, bir daha ayağa kalkamaz hale getiren, bu konuda çok başarılı olmuş teknik adamlardır bunlar… İnsanda; “Bu herifi bizi batırması için rakipler mi parayla tutup başımıza sardı.” şüphesi uyandırırlar.

7- Sınırsız yabancı kuralını dikte ettirerek, Türkiye liglerini yabancı cennetine çevirirler. Dünyanın komisyoncusu, menajeri eline geçirdiği kör topal, yamuk yumuk ne ki yabancı topçu varsa, bizim kulüplerimize iteleyerek, ihya olur. Kazandıkları paralarla ne yapacaklarını şaşırırlar.

   Bizim Türk gencimiz, Türk futbolcumuz da kendi memleketinde garip, kendi memleketinde parya olmanın ezikliğiyle yaşamaya mahkum olur. Kulüplerde yer bulamaz, yer bulsa takıma giremez, elin gavuru parasını çatır çatır alır, o alamaz. Her yoldan önü kesilir, umudu elinden alınır.

   Haliyle neredeyse sahaya sürdüğü 11’in neredeyse tamamı yabancılardan oluşan takımlarda da ne bir milli ruh ne de bir heyecan olmaz. Dolayısıyla takımlarımızın uluslararası müsabakalarda hiç bir varlık gösterememesinin nedeni de bundandır. Takım içerisinde arkadaşlığın ve takım ruhunun oluşamamasının nedeni de bu çok uluslu kaotik karışıklıktır.    Daha çok fazla şey ilave edilebilir ama uzatmaya gerek yok. Uzunca bir süre bizzat bir futbol kulübünün içerisinde bulundum, meselenin özünü gayet iyi kavrama fırsatım oldu. Lakin durumun vahameti çok ileri boyutlarda olduğundan maalesef “Bu içine edilmiş hali nasıl temizlenir?” sorusuna cevap üretmekte zorlanıyorum.

Ancak, Birinci Ligde oynayan her futbol kulübünün içerisine, devlet tarafından bir adet Maliye bir de SGK müfettişi atansa; Türk Futbolunu bilmem ama Ülke Ekonomisi düzelir onu garanti ederim.

Medya öyle diyorsa…

Öyle değildir.

Medya genelde,

  • Haysiyetsizdir
  • Samimiyetsizdir
  • Sorumsuzdur
  • Yalancıdır
  • Uydurukçudur
  • Satın alınmıştır
  • Ya da kiralanmıştır
  • Fesattır
  • Güdücüdür
  • Provakatördür
  • Fiştekleyicidir
  • Bencildir
  • Analitik düşünmez

Nadiren;

  • Doğrudur
  • Gerçekçidir
  • Dürüsttür
  • Objektiftir
  • İyi niyetlidir

   Yanıl da bir kere de iyi haber ver. İyi ki bellemişsin, insanların haber alma özgürlüğü için çalışıyoruz, uğraşıyoruz diye…     Elbette ki bu gerçeği saklamak için uydurulmuş bir kılıf.

   Gerçek şu; ne yapıyorsak, kendi menfaatlerimiz için yapıyoruz. Yerseniz yaptıklarımız halkın iyiliği için, yemezseniz her yaptığımız bizim için… 

   Sürekli İnsanların gözüne kötü şeyleri sokmanın nesi halkın iyiliği için oluyor? Halk bunları görünce başı göğe mi eriyor? Aydınlanıp, hidayete mi eriyor? Mutlu mu oluyor? Bunun sonucunda bir tek şey oluyor. Halk manyak oluyor. Dünyaya lanet ediyor, yaşadığı hayattan nefret ediyor, iyilikten soğuyor, insanlıktan uzaklaşıyor. Çoğu yalan yanlış, zırva haberlerle, halk içten içe delirtiliyor. Haber yapanlarda bu duruma karşı büyük bir sorumsuzluk ve kayıtsızlık var. Ben ittireyim de kimin de neresine girerse girsin düşüncesi hakim.

  Haksızca yüksek kazanç elde etmek için tavuk artıklarından, salam sosis üreten işletmeyi haber yapan, Medya; haksızca yüksek kazanç elde etmek için olan şeyleri çarpıtarak ya da olmayan şeyleri uydurarak haber üretiyor ve bunları satarak para kazanıyor. Birinin ötekinden ne farkı var?

   Medya hiçbir zaman analitik düşünmez. Sorumlu davranmaz. Bu kitlenin arasında, anlayışı kıt olanı var, safı var, salağı var diye hiç düşünmez. Vermek istedikleri mesajı yanlış anlayacak, ya da bütünüyle yanlış sonuçlar çıkartacak çok fazla insan vardır. Ve bunların verecekleri tepki bir toplumsal felakete dönüşebilir. Ya da bu haberlerden toplumda bir illet, bir hastalık türeyebilir. Bu illet veya bu hastalık toplumu günden güne çürütebilir, Her gün zarar verebilir diye düşünmez. Ama medya, “deniz bu alır götürür” mantığıyla düşünür, halkın içine kanalizasyonunu akıtmaya devam eder.

  Medya; zor durumda kaldı mı iyice çirkefleşir. Astığı astık, kestiği kestik olur. Önüne gelene posta koyar, pislik yapar, ceza verir, zarara uğratır. Lakin saldırıya uğrayanlara, doğru düzgün bir sahip çıkan, koruyan ya da uğradığı zararı karşılayan bir merci yoktur.

   Zarara uğrayanlar, adalet sistemine başvursa da bir netice almaları çok zordur. Ya da alınan netice zararın karşılığı değildir. Medyaya karşı, alternatif medyayla karşı müdahaleye kalkarsan; yine giden senden gider, bir şey elde edemezsin. Bilakis hepten sistemin içine çekilirsin, onlara malzeme vermiş olursun, onların ekmeğine yağ sürersin.

   Tahriklerinden çok etkilenip kendi başına ve kendi imkanlarınla karşı müdahalede bulunursan; işte o zaman seni hakikaten mahvederler. Bu sefer adalet sistemi de, güvenlik güçleri de onların yanında yer alır, adamı oyarlar. Eğer ki birine ya da bir şeye kafayı taktılar mı ellerinden kaçış kurtuluş yoktur.

   Medyanın zorbalığına boyun eğmek, bazen hayatta kalmak için tek çaredir.

Millet İttifakını anlayan beri gelsin.

Millet ittifakı olarak adlandırılan şeyin milletle ne alakası var?

Ya da bahsi geçen millet hangi millet? O milletin bir adı var mı? Yoksa öylesine ortaya atılmış, “artık kim üstüne alınırsa” türünden bir kelime mi?

Rahatsız kesimi temsil eden uzak ara muhalefet partisinin,

Terör ve anarşi yanlılarının siyasi şeysinin,

 Yersen milliyetçi ama aslen ne idüğü belirsiz yancı partinin,

Üç beş oy kırarlar mı acaba diye ortaya atılan fasülyeden dindar particiklerin, 

Osmanlıyı bitiren kapitülasyonlara doyamadık her gece rüyamızda görüyoruz diyen dış mihrakların da arkasında durduğu (doggy style);

“Acaba bu sefer iktidarı ele geçirebilirmiyiz” temalı danaya ortak giren bu konsorsiyuma; Millet İttifakı adı verilmesi münasip görülmüş.

İyi de kim? Neye dayanarak böyle bir adlandırmayı münasip görmüş anlayan beri gelsin.

Uzak ara muhalefet partisinin; Milliyetle, Türk Milletiyle arasının olmadığını biliyoruz. Hatta partinin başına tutturulan yönetimin en önemli icraatinin,  ilkelerinin arasında Milliyetçilik bulunmasından dolayı fazla milliyetçi bulduğu, partinin kurucusunun hatırasını, partiden tasfiye etmeye uğraştığını ibretle izliyoruz. (yakında logoyu da güncellemek isterlerse şaşırmayın) Bu adlandırma onlardan çıkmış olamaz.

Terör ve anarşi yanlılarının siyasi şeysinin de söz konusu Millet kelimesi olunca “ne kadar foşik bir tanımlama” diyeceğini tahmin etmek güç değil. Onlar da olamaz.

Diğer taraftan milliyetçiymiş gibi yapan ya da milliyetçi olduğu iddia edilen yancı partinin ki milliyetçileri topaklama ve topakladığı yığını gütme hevesinde oldukları belli oluyor. Ama yine de asıl maksatlarının ne olduğu henüz tam olarak anlaşılmış değil. Onlarında, “iktidarı bir ele geçirelim sonrasına bakarız” mottosunda hareket ettiklerini var sayıyoruz. Belki bu adlandırma bunlardan çıkmış olabilir. Ama dananın öteki hissedarları bunu nasıl kabul etmiş onu anlamakta güçlük çekiyoruz.

Fasülyeden dindar particiklerin; bu konuda  adam yerine konup ta fikrinin alındığını pek zannetmiyorum. Onları kimse sallamaz.

Başta Amerika olmak üzere, onun baldızı, görümcesi, eltisi konumundaki, tamamen Türkiye’ye sahip çıkma iyi niyeti ile bezenmiş Dış Mihraklarında; Millet fikrine bir kıvılcıma neden olabileceği ihtimaliyle, riskli görüp pek yaklaşmayacağını tahmin ediyorum. Onlarda değildir.

La o zaman bu ADI kim koydu?

Hepsi Birbirinden Mikrop

   İktidardakilerin bazı politikalarına çok ta bayılmıyorum. Lakin iktidarı ele geçirme saplantılıların hepsi birbirinden mikrop olduğundan, mevcut iktidara tahammül etmek durumunda kalıyorum. Devletin bereketli kaynaklarını yağmalamak için bir araya gelmiş; tamamı boş beleş  insanlardan oluşan bu zararlıların, ülkeyi ele geçirmesine gönlüm razı değil.

   İktidarı devirme saplantılı insanların, “Peki yerine kimi geçireceksiniz?” sorusuna verebildikleri makul ve mantıklı bir cevap yok.

   Laf olsun diye söyleyenlerin, “En kötüsü bile bunlardan iyidir.” cevabını da ben cevaptan saymıyorum. Çünkü benim çıplak gözle gördüğüm; iktidarı ele geçirmek isteyenlerin, kesinlikle ve kesinlikle iktidardakilerden daha berbat olduğu…   

Ülkenin başına gelmedik kalsın!

   Ülkenin başına, dış gotlerin pohunu koklayıp peşinden gidecek bir hıyarın getirilmesi fikrine de, planına da şiddetle karşıyım. Hele ki Güneydoğu Anadolu yöremizi “Özerk Kaçak Elektrik Kullananlar Federasyonu” yapan kararnameyi bir gecede imzalayıp, ertesi sabaha Bodrum’a uçma ihtimali olan birinin başa getirilmesine hiç sıcak bakmıyorum.

Herkesi kucaklayan biri ayağına, aslında terör ve anarşi yanlılarını, ibneleri ve ülke düşmanlarını destekleyen yaklaşım, mümkünse bize hiç yaklaşmasın. Öte dursun…

   Bir de ülkemizin güzide oligarklarında ve onların fişteklediği #rahatsızkesim de, memleketimizin başına getirdiklerinde onlar ne isterse peki diyecek, höt dediler mi esas duruşa geçecek; şahsiyeti, ideolojisi ve liyakati olmayan bir etkisiz elemanı geçirme arzusu var. Dolayısıyla ülkenin başında daşşaklı birini görmeye bile tahammülleri yok. Nerde şapşal var ülkenin başına geçirmek için onu bulup getiriyorlar. Çok merak ediyorum. Mesela boynuzlu oligarkımız; ülkenin başına getirmeye reva gördüğü şapşallardan birine kendi holdinginde iş verir mi? Belli bir kısmın başına getirip yönetici yapar mı?

Gotlük Yanlısı Muhalefet

Ülkedeki muhalefetin GOTLÜK YANLISI siyasetine gıcık oluyorum. Ki onlara muhalefet demek ne kadar doğru olur orası ayrı bir konu çünkü muhalefetten çok birileri için iktidarı ele geçirmeye çalışan, onun bunun çocukları profili çiziyorlar. Kendi ülkelerinin iktidarını vekaleten başkaları için ele geçirip aradan komisyon kapmaya çalışan haysiyetsiz simsarlar gibiler. Eylemlerine ve söylemlerine bakıldığında hiç te bu ülkenin insanı olmadıkları ve bu ülkenin iyiliğini istemedikleri anlaşılıyor. Yüzlerinden samimiyetsizlik, paçalarından fesatlık akıyor…

İzledikleri siyaset için, daha kolay akılda kalması adına, kısaca:

Bizim iktidarda olmadığımız ülke yansın anna koyim siyaseti.” denebilir.

Sersemize solcu kafasından türetilmiş olan; ekonomiyi çökertip, halkı galeyana getirirsek, isyan ve anarşiyle karambolden iktidarı ele geçiririz. İktidarı da bir ele geçirdik mi, devletin kaynakları komple bizim, çatlayana, tıksırana kadar yiriz. Zihniyetinde topaklanarak bir araya gelmiş olan bu iç sömürgeci ve yağmacılar; saplantılı planlarından bir an bile vazgeçmiyorlar.

Sürekli kendi ülkelerinin ekonomisini çökertmeye, vatandaşını çıldırtmaya çalışıyorlar.

Ulan adiler sizin ekonomisini çökertmeye uğraştığınız ülkede bizde hayat mücadelesi veriyoruz. Delirtmeye uğraştığınız insanlarla aynı yerde yaşıyoruz. Sizler, Devletin, Belediyelerin kaynaklarını sömüreceksiniz diye biz sıkıntı çekiyoruz. Sizin yaptıklarınızdan dolayı hayatı günden güne zorlaşan, yaşanmaz hale gelen biziz. Sizin yüzünüzden bugünkü karamsarlığımız. Sizin yüzünüzden gelecekten endişe duyuyoruz. Sizin “At yalanı zikeyim inananı…” politikalarınızın acısı bizden çıkıyor. Ülkeye yaptığınız her adiliğin bedelini biz ödüyoruz. Sizin çirkeflikleriniz yüzünden her şeyin tadı kaçtı. Sizin yaptıklarınızdan kimseye güvenimiz kalmadı. Namerde fırsat, düşmana cesaret vermekten başka ne yaptınız? Devleti ele geçirip, yağmalamak için uğraşacağınıza, normal insan gibi bir işe girip çalışsanıza…

  Çok istedikleri şey gerçekleşse; iktidarı ele geçirseler ne olur? En kısa cevabı şu:

Her şey daha da bombok olur.

.Muhteviyatında bolca terörist ve yabancı ülke ajanı barındıran bu rahatsız güruhu, ülkenin en büyük sorunu olarak görüyorum.

Terörle İltisaklı Şahıs

Beş, altı milyon terör ve anarşi yanlısının desteğini almış olan bir terör örgütü yöneticisi için;

Her ne kadar gerçek emellerini açık etmediğini sansa da,

kimlere hizmet ettiğini çaktırmadığını zannetse de,

her önüne gelene foşik diyerek, başkalarını karalayıp, kendini seçkinleştirdiğini düşünse de,

dış mihraklar üzerine toz kondurmasa da,

başkalarının medyası süsleyip parlatmaya çalışsa da…

Eylemleri ve söylemleri ülke kanunlarına göre terörle iltisaklı olduğundan, niyetinin ne olduğuna dair hakkında bir kanaate varılarak; kendisi için gayet net bir şekilde terörist denebilir.

Öyle de tanımlanabilir.

Öyle etiketlenebilir.

Ve öyle anılabilir.

Öyle zaten.

Bildiğin terörist işte!

Lafı evirip çevirsen de, ne kadar eğip büksen de; gerçek ortada ben buradayım diye bağırıyor.

Toplumsal Gotleşme %85’lere çıktı.

Herkes kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, her adiliği kendinde hak görüyor. Kimse çirkeflikte sınır tanımıyor. Herkesin her haltı yemek için bir bahanesi var.

Toplumda etik diye bir şey kalmadı. Herkes erdemli davranmayı karşı taraftan bekliyor. Ama hiç kimse kendisini işin içine katmıyor. Haysiyetsizlik artık bir yaşam tarzı oldu çıktı.

Neymiş?

– hırsızlık yolsuzluk varmış,

– ekonomi çökmüşmüş

– ülke iyi yönetilmiyormuş

E yani bunlar mıdır gotlüğü meşru kılan?

İktidarı ele geçirme saplantılılar, iktidarı ele geçirse bu bahaneler ortadan kalkacak mı?

Bu bahaneler ortadan kalksa, gotlükten vazgeçilecek mi?

Hiç zannetmiyorum. Gotluk artık trend oldu. İnsanlar buna alıştı.

Halkın durumu gerçekten vahim, ancak bu vahamet iddia edildiğin aksine maddi yetersizliklerden kaynaklanmıyor. Sorun tamamen halkın manevi denge ve değerlerindeki deformasyon ve mutasyondan ileri geliyor.

Ahlaki çöküntü hat safhada, yüzsüzlük diz boyu, arsızlık almış başını gitmiş… İstediklerini elde etmek için her yola başvurmak, kuralları kanunları çiğnemek mubah olmuş… İyi niyet kalmamış, herkes her şeye haset ve fesat yaklaşır olmuş. Halkın psikolojisi bozulmuş, bitmeyen bir ruhsal bunalımda, sürekli depresif halde… Şahsiyetini kaybetmiş, kime ve neye benzeyeceğini şaşırmış durumda… İçinde sevgiden eser kalmamış, nefret dolu.

Lakin toplum bunu benimsedi artık kimse vazgeçmez.

Neyin nesi bunlar?

Mevcut iktidarı; Türk’ün ve Türkiye’nin düşmanıymış gibi gören ya da göstermeye çalışan pek çok irili ufaklı Türkçü site, sayfa, grup var. Mesele gerçekçiliği ve iyi niyeti şüphe götürür bu oluşumların asıl maksadının ne olduğu?

Dışardan bakınca Vatan, Millet, Sakarya yaygarası koparıp mangalda kül bırakmıyorlar. Olan biteni eğip bükerek her şeyi mevcut iktidara kitlemeye çalışıyorlar.

Lakin ülkenin bariz düşmanları olan PKK, FETÖ gibi terör, anarşi ve götlük yanlısı oluşumların kalesine daha bir şut bile çektiklerini görmedik.

Topaklama

Eylemlerine ve söylemlerine bakıldığında; Türkçüleri topaklayıp, kendi menfaatleri uğrunda eylem, kalkışma gibi şeylerde güdülebilir hale getirmeye çalıştıkları anlaşılıyor.

Gütme

Onlara hak vermiyor değilim. Nede olsa onlar sığır çobanları, sığır gibi gütmek onların uzmanlık alanı, dolayısıyla en iyi bildikleri şeyi yapıyorlar. Lakin sığır durumunda olanların bizimkiler olması bu resmi biraz can sıkıcı yapıyor.

Amerikan Şeysi

Son günlerde gündem olan Amerikan şeysinin “onları biz fiştekliyoruz” beyanatlarına bakacak olursak ve bir diğer Amerikan şeysinin  “bak onların ekonomisini çok kötü fena yaparım önceden yapmış olduğum gibi” tehditlerini de göz önünde bulundurursak, bizdeki muhalefetin (daha doğrusu iktidarı ele geçirmek isteyenlerin) satılmış olduğu ya da satın alınmış olduğu kanaatine varabiliriz. Hatta bunu “artık  takke düştü kel  iyice göründü” şeklinde de  yorumlamak mümkün. 

Ülkenin asıl düşmanları; kendi ülkelerinin iktidarını vekaleten başkaları için ele geçirmeye çalışanlardır. FETÖ, PKK, diğer terör ve anarşi yanlısı organizasyonların hepsi aynı kapıya çıkıyor. O kapının da neresi olduğunu anlamamak için salaktan öte, o kapının kulu olmak lazım.

Mütemadiyen zırvalayan ekonomistler ve ne idüğü belirsiz uzmanlar

Geçtiğimiz günlerde kendini ekonomist, uzman, falan filan ilan etmiş bir sürü boş beleş kişinin karı dırdırı gibi kafamızı ütülemesine maruz kalmıştık. Neymiş ülke iyi yönetilmiyormuş ta ekonomi çökmüşmüş te propagandanın biri bin paraydı.

Bizim çıplak gözle bakar bakmaz gördüğümüzü bu kifayetsizler çaktırmamak için şekilden şekile giriyorlardı.

Ta o zaman demedik mi “Bu anasını sattımın döviz kurlarını hükümet değil. Dolara, mikrofon görmüş Kim Kaynaşyan gibi çift elle sarılan, bu ülkenin vurguncusu, fırsatçısı, haysiyetsizi, emeksiz gayretsiz kazanmak isteyen çakal insanları yükseltiyor diye…

Nooldu şimdi? Elin adamı kapattığınız köşeden doksana taktı. Öylece seyrettiniz… Çamaşır ipine iki mandalla tutturulmuş fanila gibi askıda kaldınız. Ne bir şey diyebiliyorsunuz ne bir yana hareket edebiliyorsunuz. Sıfatınız döküldü, toplayamıyorsunuz.

Hani nerde kaldı lan uzmanlığınız, ekonomistliğiniz. Atıp tutuyordunuz. Bir tane dediğiniz çıkmadı. Niye göremediniz? Niye ayamadınız? Şimdi cılız seslerle bıdı bıdısını yapsanız ne olur. Besleyeninden tut, destekleyenine… Koskoca bir kitle sizinle got oldu.

Dolar neden yükseliyor?

Sorunun cevabı aslında bir soru?

  • Akademisyeninden, milletvekiline,
  • dizi oyuncusundan, trafik ışıkları dilencisine,
  • şişme dudaklı sosyal medya fenomeninden, eskortuna,
  • popçusundan, topçusuna,
  • kendini sanatçı olarak lanse edeninden, kendini işadamı olarak niteleyenine,
  • işsiz güçsüz boş beleş insanından, eylemcisine, aktivistine

Niye herkes dolara mikrofon görmüş Kim Kaynaşyan gibi çift elle sarılıyor?

Yükselmesini istemiyorsan alma anasını sattımın şeysini bunu anlamayacak ne var?

Bal gibi de herkes, kendi üç kuruşluk menfaatinin peşinde…

Kimi kandırıyorsun?

Vatandaşın derdiyle dertlenirmişler de, memleketin haline darlanırlarmış…  

Nedir bu yalandan eşşek olmalar?

Herkesin cibiliyeti sıfatından okunuyor boş versene sen!
#dolar

Ya sen doğruysan da onlar yanlışsa?

Bu resmi Fargo dizisinin bir sahnesinde, arka planda görmüştüm. Görür görmez gülümsemiştim.

İşte bu benim.” demiştim.

kitle güdücülere inanmayan,

algıcı takımına kulak asmayan,

kendi gözlemlerine güvenen,

başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı kabul etmeyen,

kendi analizlerine ve değerlendirmelerine inanan,

kendi çıkardığı sonuçlara göre yönünü belirleyen,

kendi yolunda giden,

yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen,

sonuçlarına katlanan,

kendi kaderini kendi çizen,

olmadı bir daha çizen,

o da olmadı bir daha çizen,

yine de devam eden,

gerçeğin peşinde…

Çevremde gördüğüm kadarıyla bir tek ben varım.

Sadece TÜRK