Yazar Şerif Balcı'nın ikinci kitabı tam sürümü pdf oku ISBN: 978-605-5014-79-7 YAYINCI SERTİFİKA NO: 11585 MATBAA SERTİFİKA NO: 12641 BİRİNCİ BASKI: Ağustos 2016 İçindekiler: - Kadınları Anlamak - Peki, Kadınları Anlamak Ne Kazandırır? - Anlanır Bir Tarafı Olmadığı Anlaşılan Kadınlar - Kadınlar Medya Gibidir - Kadınlar Her Şeyi Bilirler - Kadınların Yanlış Bildikleri - Kendi Uydurduğu Yalanı Yaşayan Kadınlar - Kadınlara Göre Taciz ve Düzeyli Asılma Arasındaki Fark - Kadınlar İçin Makbul Erkek - Yeni Nesil Yurdum Kadınına Göre “Adam Gibi Adam” - Convertible Kadınlar - Güdümlü Yetiştirilen Kadınlar - Hayatından Memnun Hayat Kadınları - Erkeklere Askıntı Olmayı Meslek Edinen Kadınlar - Loser Kadınlar - Kadın Davranışlarındaki Bazı Samimiyetsizlikler - Necmiye Sendromu - Yok Artık Dedirten Kadınlar - Bu Kadarını Gavur Yapmaz Dedirten Kadınlar - Bir Hikâye: Nasıl Bir İnsan Evladı? - Yeni Nesil Yurdum Kadını ile Slav Kadını Arasındaki Fark - Bir Başka Hikâye: Yeni Nesil Yurdum Kadınının Marka Değeri - Karı Dırdırı Nedir? - İş Hayatında Kadın - Evlenirken Kadın - Boşanırken Kadın - Kadının İyisi
Aslında kadından, erkeğe ya da erkekten kadına çok fark yoktur. Ama insandan insana çok fark vardır. Karakterinin portresini çizecek kadar iyi tanıdığınız bir kadının, biraz aramayla, üç aşağı beş yukarı tıpkısının aynısını, erkek formunda da bulabilirsiniz. Ya da tam tersi, şahsiyet olarak çok iyi tanıdığınız bir erkeğin, hemen hemen klonu kadar benzeri olan, kadın versiyonuna rastlayabilirsiniz…
Şerif BALCI
Kitabın Satış Linki:
KADIN CİĞERİNİN ANATOMİSİ, ŞERİF BALCI – Kitap – kitantik | #31842510000002
Önsöz
Erkekler, hayatın gerçeklerini kadınlardan öğrenir dersek hiç de abartılı olmayacak şekilde çok gerçekçi bir tanımlama yapmış oluruz.
Peki, kadınlar erkeklere hayatın gerçeklerini nasıl öğretir konusunu biraz açmak istersek, karşımızda engin bir okyanus buluruz. Olabileceklerin sınırsızlığını tam olarak tarif etmek çok zordur. Erkekleri güle oynaya yetiştirdikleri gibi büyük acılar yaşatarak, sürüm sürüm süründürerek, verdikleri hayat dersleri de vardır. Erkeği, hiçbir şey bir kadın kadar mutlu edemeyeceği gibi, hiçbir şey de bir kadın kadar mahvedemez. Bundan dolayıdır ki kadın, erkek için bir hayat-memat meselesidir.
Hayatın zorluklarıyla pek çok farklı platformda ve zamanda mücadele etmiş, gerçekleriyle yüzleşmiş, kazanmayı da, yenilmeyi de iyi bellemiş biri olarak; son 20 yıl içerisinde pek çok farklı kültür ve yaş grubundan kadınla yüz göz oldum. Buradaki çokluk ölçüsünü rakamsal olarak telaffuz etmek her ne kadar abes ise de, bu kadar çıkarımda bulunmak ve ahkâm kesmek için, gerekenden fazla bir bakiyeye ulaşıldığını da belirtmek gerekir. Üstelik bütün bunları kendi çapımda sosyal ve bilimsel bir araştırma için yaptığımı da ifade edersem, zannederim çok da abartmış olmam. Ne kadar görmüş geçirmiş, kendini yetiştirmiş olursa olsun, kişinin kendini olgun görmesi ve öyle tabir etmesi zannımca doğru değildir. Zaten ben de bu kitabı kadınların öğrettikleriyle olgunlaşmış bir erkekten ziyade; gönlünün sultanını bulmuş ve kadın dünyasına artık eyvallahı kalmamış bir adamın pişkinliğiyle yazdım.
Kadınları Anlamak
Kadınları anlamanın ne denli zor olduğu yönünde hurafeler vardır. Hatta zorluğunu bırakın, sürekli kadınların anlaşılamaz olduğu empoze edilir. İstenir ki kadınları anlamaya, çözmeye, kimse kalkışmasın… Fazla kurcalamasın… “Kadınları sadece sevin ve istediklerini verin, sorun çıkmasın.” diye belirsiz bir dayatma da vardır. Kadınlar, kadınsal kodlarının çözülmesini pek istemezler. Özellikle iktidar ve menfaat sahibi kadınlar bunun her zaman önünü kesmeye çalışmıştır.
Bu konuda çok şiddetli bir şekilde defans yapmalarının yanında, ofansif oynayarak savunmayı erkeklerin sahasına yıktıkları da olur. Sürekli baskı gördükleri ve ezildikleri yönünde kara propaganda yapan kadın diasporası; pek çok alanda çaktırmadan erkeklere karşı muazzam üstünlük sağlamıştır.
Kadınların tarih boyunca, erkekleri sürüm sürüm süründürdükleri, birbirlerine kırdırdıkları, ezim ezim ezdikleri, zor durumda bıraktıkları, acı çektirdikleri, zarara ziyana uğrattıkları, felakete sürükledikleri, bu kadarını gâvur yapmaz dedirtecek denli şeyler yaptıkları sayısız durum söz konusudur. Ve çoğunlukla da yaptıkları yanlarına kar kalmıştır.
Kimi zaman zeytinyağı gibi üste çıkmışlardır, kimi zaman bir balık gibi ellerden kayıp gitmişlerdir, bazen de yanan bir ormanı arkalarında bırakarak, kuş olup uçmuşlardır.
Onlar giderlerken arkalarına dönüp bakmadılar bile… Ama arkalarında bıraktıkları yangın yerinde, öylece kalakalan, erkekler oldu…
Kadınları Anlamak Ne Kazandırır
“Ya da kazandırır mı?” şeklinde sorarsak…
Evet, bazı konular da kazandırabilir. Ama her zaman değil. Neyi gösterip de neyi yapmanın peşinde olduklarını bilinmesi, neyi açıklayıp da neyi saklamaya çalıştıklarının görülmesi, neyi söylerken neyi gizlediklerinin anlaşılması, aklından geçenlerin okunması, geçebileceklerin kestirilebilmesi kadınların pek de hoş karşılayacakları durumlar değildir.
Tamam, karşılarındakinin aklından ve aklını kullanma yetisinden etkilenirler ama o aklın kendilerini çözmek için uğraşmasından pek hoşlanmazlar.
“Aklın varsa git para kazanmak için, varlığını artırmak için uğraş beni çözmekle ne uğraşıyorsun sana bilmen gerektiği kadarını ben söylerim zaten” şeklinde bir iç geçirmeleri vardır.
O yüzden bu manada, “Seni çok iyi tanımak istiyorum, seni çözmek istiyorum” gibi yaklaşımlar kadında memnuniyet değil bilakis rahatsızlık yaratır.
“Ya neyimi çözmeye uğraşıyorsun, gülüşümü sev, saçlarıma bayıl, gözlerime aşık ol, bu çözme hevesi nedir arkadaş… Çözeceksin de ne olacak. Sana gerekenleri ben söylüyorum zaten. Maziyi karıştıracaksın da, şunun veya bunun ismine ulaşacaksın da ne olacak? Ne karıştırıyorsun bırak, gömüp geçmişiz işte… Hem kazacaksın da ne olacak? Definemi bulacaksın. Anca kazayla kazmayı yanlış yere vurur foseptik künkünü patlatırsın o olur. Sonra da ne sana ne bana yarar. Yazık yani uğraşma…” der gibidirler… “Bak elin yüzün düzgün, işin gücünde yerinde, yaşayıp gidelim işte, ne kurcalıyorsun!” demek isteyip de diyemezler…
Anlanır Bir Tarafı Olmadığı Anlaşılan Kadınlar

Zannımca anlamanın imkânsız olduğu kadın yoktur. Anlanır bir tarafı olmadığı anlaşılan kadınlar vardır. Ne düşündüklerinde, ne söylediklerinde, ne de yaptıklarında zerre kadar tutarlılık olmayan kadınlardır bunlar…
İncelersin, gözlemlersin, dinlersin, anlamaya çalışırsın, kafa yorarsın, söylediklerinde ya da davranışlarında belli bir amaç, mantık, gizli bir kod veya bir akıl ürünü ararsın ama maalesef bulamazsın. Çünkü yoktur. Muhtemelen durum ve şartlara göre dile gelmiş ya da zırvalanmış şeyler, anlamsız tepkiler ya da davranışlar vardır.
Dolayısıyla bir anlamı ve hikmeti olmayan verileri inceler durursun. Tabii ki de hiç bir netice çıkmaz.
Denklemlerdeki değişkenlerin bile orada olmalarının bir sebebi, bir duruşu, dolayısıyla bir şuuru vardır. Şuuru dahi olmayan bir kadını anlamak için gayret göstermek anlamsızdır, israftır.
Şuursuz diye etiketleyip, bir daha ele gelmeyecek şekilde bir kenara kaldırmak ya da arkana bakmadan hızlıca yanından uzaklaşmak en hayırlısıdır.
Kadınlar Medya Gibidir
Olayları istedikleri gibi görür, işlerine geldiği gibi yorumlarlar. Her hangi bir sosyal kurala ya da etik değere bağlı kalmaksızın, tamamen canlarının istediği gibi algılayıp, işlerine geldiği gibi yorumlayıp, o istikamette davranırlar.
Gerçek ya da yalan söz konusu değildir. Konu fırsatı değerlendirme üzerine kuruludur. Ortada bir olay vardır. Bu olay bir fırsata çevrilebilir ya da malzeme yapılabilir. Dolayısıyla bu olaydan ne çıkarılacağı önemlidir. Ne olduğunun önemi yoktur. Gerçekler yeri geldiğinde eğilip, bükülebilir, başka bir şekle sokulabilir ya da boyanıp farklı bir şekilde sunulabilir. Maksat gönüller (menfaatler) olsun gerisi “çok da tınn” düşüncesi hâkimdir.
Yine medya gibi zerre kadar analitik düşünmezler. “Bunu böyle yaparsak, etkisi ne olur, etkiye tepki nasıl oluşur, olaylar ne yönde gider…” asla umursamazlar. “Denizdir alır götürür.” Vurdumduymazlığın da kanalizasyonlarını akıtırlar. Bir şeyler kirlenir, bir daha temizlenemez, her şey mahvolur diye akıllarının köşesinden bile geçmez. Ve yine medya gibi bugün manşetten verdiklerini, yarın yayınlamaya bile gerek görmedikleri, bugün muhalefet ettiklerini yarın destekledikleri, bugün ak dediklerine yarın kara dedikleri, bugün övdüklerine yarın sövdükleri, dün göklere çıkardıklarını bugün yerin dibine batırdıkları, olağandır. Ne değişti de netice bu derece döndü şeklindeki mantık sorusu bu durumda anlamsızdır. Bu değişime neden olan şeylerin menfaat kaynaklı olduğunu idrak edemeyen bir akıl için ancak “yorma kendini” denilebilir.
Kadınlar Her Şeyi Bilirler
Doğru bilirler ama pek çok şeyi yanlış bilirler. Her konu üzerinde muhakkak görüşleri ve fikirleri vardır. Hiç bir konuya uzak değildirler. Ama hiç de objektif değildirler. Her konuyu işlerine geldiği gibi yorumlarlar ve sonucu işlerine geldiği gibi çıkartırlar. Dolayısıyla tespitlerini dikkate almak ve kararlarını referans kabul etmek biraz fazla risklidir. Hakemliklerine pek itimat edilemez. Sırf kaşı gözü güzel diye bir katili affedebilecekleri gibi, tipsiz diye bir masumu ipe gönderebilirler.
Her hangi bir konuda uzman olduklarını göstermek için bir delile ya da ispata ihtiyaçları yoktur. Direk en üst seviyeden yorumlarını yapar, direktiflerini verirler. Söylediklerine başkaları tarafından itiraz ve eleştiri hakkı bulunmadığı gibi, kararlarının temyize götürülme imkânı da yoktur.
Mesela futboldan çok anladığı her halinden belli olan bir kadın; “Salak bu teknik direktör 14 numaralı yakışıklıyı yedek kulübesinde oturtuyorken, 8 numaraları tipsizi oynatıyor. Tabii ki bu takım kazanamaz. Ben başkanın yerinde olsam ikisini de hemen kovarım.” şeklinde, idari ve teknik açıdan olayı iki dakikada çözüme kavuşturur.
Kadınların Yanlış Bildikleri

Erkeklerin kendilerine gösterdiği her türlü ilgi ve yaklaşımı “aşk konu” başlığı altında değerlendirirler ki bu külliyen yanlıştır. Sıra aşka gelene kadar irdelenmesi gereken daha pek çok konu başlığı vardır. Aşkın daha sonraki bir ihtimal olarak düşünülmesi daha yerinde olur.
Bununla bağlantılı olarak güzelliklerine ve kişisel bakımlarına yaptıkları yatırım ve gösterdikleri özenle erkeklerin kendilerine aşık olma potansiyelini artırdıklarına inanırlar ki bu daha beter yanlıştır. Şişme dudaklarla, takma kirpiklerle, postişlerle, boyalı saçlarla, takviyeli sutyenlerle, aşırı makyaj yapmayla bir erkeği kendinize aşık edemezsiniz. Kendinize bağlayamazsınız da, onu bırak, bunlarla bir erkeğin gözündeki değerinizi de artıramazsınız. Erkekler genelde bu tür sunumları bir pazarlama faaliyeti olarak algılar. “Malın değerini artırmaya uğraşmış.” şeklinde de yorumlar. “Bu dudaklarını şişirttirmiş, burnunu yaptırmış en iyisi ben buna aşık olayım.” diye kendini koşullandırmaz. Daha basit, daha yüzeysel, daha az komplike planlar yapar. Mesela “Şunu hayırlısıyla bir götüreyim bir daha semtine uğrarsam şerefsizim.” der gibi…
Yine benzer şekilde belirli bir süredir beraber olduğu kadına, evlenme teklifi etmeye yanaşmayan adam, kadının görüntüsünde çeşitli modifiyeler yapması sonucunda, durumdan etkilenerek o kadının özlemle beklediği evlenme teklifini yapmaz, gene yapmaz… Evlenecek adam, evlenir zaten, evlenmeyecek adam da yolu yokuşa sürer, çamur yapar. Öylesini de zorlamanın anlamı yoktur. Hayretmez çünkü…
Bir de yaygın olarak kadınlarda kaçan kovalanır inanışı vardır. Bu da çok gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kadınların olmasını istediği durumdur. Ben kaçayım, o kovalasın bu sayede hem ondan daha fazla taviz kopartayım, daha fazla sömüreyim, kendimi daha yüksek bir bedelle vereyim derdindedirler. Beni zor elde ederse daha kıymetli olurum diye inanırlar ama mesele inandıkları gibi olmamasıdır. Netice çoğunlukla istedikleri gibi sonuçlanmaz. Kovalayan erkek, avcı moduna girer, avını yakaladığı anda da av partisi biter. Parti bitince de bir süre sonra yakalayıp oynadığı avdan sıkılır ve başkalarını aramaya koyulur. Hiç bir erkek “Ben bu kadını büyük zorluklarla, çok uğraşarak elde ettim, elimde tutayım.” diye düşünmez. Bunu yakaladım, başkasını da yakalarım diye daha büyük bir av için hedef büyütür.
Kendi Uydurduğu Yalanı Yaşayan Kadınlar

Kadınların gerçeklerle arası pek hoş değildir. Hatta gerçeklere karşı bayağı bir mesafelidirler. Gerçeklerle yüzleşmek şöyle dursun, yakınından bile geçerken irkilirler. Onun yerine kendi uydurdukları yalanı yaşamayı yeğlerler. Ya da başka birinin uydurduğu yalanı devam ettirmek işlerine gelir.
Mitomani sendromu, kadınların severek yaşadığı bir hastalıktır. Hatta içine girdikleri bu sendromun dışına çıkmak, yani bundan kurtulmak istemezler. “Çık şu kendi uydurduğun yalan dünyadan, hayatın gerçeklerine dön!” diye kendilerine telkinde bulunulduğunda; çoğunlukla şiddetle ve hiddetle “İyi böyle… Karışma benim hayatıma…” şeklinde tepki verirler. Uyumuyorken gördükleri rüyadan, uyanmayı istemezler.
Kadınların yalanı en yaygın yaşadığı yer iş hayatıdır. Bir giyim mağazasında çalışan tezgâhtar kızın, oradan alışveriş yapan bir ünlüyle kanka olduğunu zannetmesi ile beraber hikâyeyi yaşama süreci başlar. Bu büyük olayı akşam telefondaki arkadaşına şöyle nakleder…
– Bugün işyerine kim geldi biliyor musun? Falan Fişmangil. Ay canım benim ya bir özlemişim sorma nasıl tatlı nasıl tatlı bir görsen.
Öyle bir anlatırlar ki, sanki dışarıdan dinleyen biri Falan Fişmangil onun kankasıymış da onu ziyarete gelmiş zanneder. Hâlbuki zatı muhterem sadece o dükkâna tesadüfî olarak gelmiş belki sadece bir giysi alacak belki de sadece bakıp çıkacak biridir. Ama söz konusu kadın Falan Fişmangilin kendisine karşı olan bir bakışından ya da sözünden öyle bir anlam çıkartır ki dış dünyaya kırk yıllık dostuymuş gibi aksettirir. Kaldı ki Falan Fişmangil gibi ne olduğu belirsiz bir ünlünün kankası olsan ne olur, onu bırak öz kardeşi olsan da ne olur? Bu mudur yani gurur verici övünülesi şey? (Ne büyük bir sosyal mertebe aman yarabbi!)
Ya da bir pizzacıda garson olarak çalışan bir kadın oraya yemek yemeye gelen ünlü dizi oyuncusu Hede Hödöoğlu’nun onun özel müşterisi olduğunu, sanki sırf onun için oraya geldiğini, gelmişken de sanki ayıp olmasın diye pizza yediğini etrafına anlatır durur. Lakin o pizza sever ünlü ile şehrin başka bir noktasında karşılaşılsa ikili arasında en küçük bir aşinalık bile yaşanmayacaktır.
Bunun altında yatan kadının kendinden üst seviye gördüğü birine, kancalı halat atarak, yalandan da olsa kendini onun seviyesine çekip çıkarma ya da o seviyede gösterme gayretidir. Zaten sosyal medya denen sosyal çöplüğün yüzde sekseni bu tür kadın saçmalıkları ve uydurmaları ile doludur.
Meslekleriyle ilgili bu türlü ve benzeri yalanları yaşayanlar çoktur. Kendini halkla ilişkiler yöneticisi, sosyal medya uzmanı, sanat danışmanı, kreatif direktör, organizatör, tasarımcı, stilist, vırt zırt olarak tanıtan kadınların neredeyse tamamına yakını, kendileri de dahil kimseye hiç bir hayrı olmayan boş beleş tiplerdir. Çoğunlukla kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bile para kazanamadıkları halde bir de kendilerini çok başarılı görürler. Kendi gördükleri bu olmayan başarıyı da etraflarına dayatarak gördürmeye zorlarlar. Görmemekte ısrar edenlere karşı da hırçınlaşır, düşman olurlar.
İlişkilerinde yalanı yaşayan kadınlar da çoktur. Aslında bal gibide farkında oldukları gerçekleri yok sayıp, yerlerine kendi uydurdukları yalanı monte ederek yaşadıkları ve etraflarına bu yalan haliyle göstermeye çalıştıkları da çoktur.
Mesela;
O, bana aşık dediği adam daha aşkın yakınından geçmemiştir.
O, beni prenses peri sanıyor dediği adam; bir öncekine de “İstanbul kadar güzelsin, kraliçem.” diyordu.
O, beni unutamaz dediği adam ilk bulduğu kadında değil onu, kendi adını, kim olduğunu bile unutur.
O, beni terk edemez dediği adam yeni alternatifler üzerinde yoğun bir çalışma yürütüyordur.
O, aslında beni seviyor da sadece evlenmekten korkuyor, dediği adam muhtemelen ilk fırsatta sıvışmak için bir sapak arıyordur.
Benden çok etkilendi dediği adam; muhtemelen her önüne gelene öyle yılışıyordur.
Benden başkasını gözü görmez onun dediği adam; muhtemelen burnunun dibindeki biriyle işi pişiriyordur.
Özetle kadınların yaşadıkları ilişkinin boyutu ve gidişatı pek de anlattıkları gibi veya aksettirdikleri gibi değildir.
Kadınlara Göre Taciz ve Düzeyli Asılma Arasındaki Fark
Aslında pek değil hiç bir fark yoktur. Hangi perspektiften bakılırsa bakılsın durum aynıdır. Sadece kadınların yorum farkı vardır. Kadınlar erkeğin yaklaşımlarından memnunsa bunu düzeyli bir asılma yani flört, söz konusu durumdan herhangi bir menfaatleri olmadığı hallerde bunu taciz olarak yorumlarlar.
Hatta karşılarındakini suçlamakta bir menfaat görüyorlarsa durumu bir tecavüz girişimi olarak bile niteleyebilirler. Bu kapsamda tanışmak için adlarını soran bir erkeği, tecavüze yeltenen bir ırz düşmanı olarak görmeleri de mümkündür.
İşlerine gelen bir durum söz konusuysa, açık açık erkek çiftleşme beklentisini dile getirse dahi, gülerek bunu şakaya yorabilirler.
Misal “Hafta sonu haydi Kıbrıs’a gidelim.” diyen bir erkek, “ama hafta sonunu sen belirle ki keyfimiz kaçmasın.” imasında bulunursa bunu gülümseyerek karşılayabilirler.
Ama işlerine gelmediği durumda aynı durum için çok şiddetli bir, tacize uğrayan kadın tepkisi de verebilirler.
Kadınlar İçin Makbul Erkek
Kadınları anlayabilen, çözebilen, erkekler dolayısıyla pek de makbul değildirler. Kadınların için makbul erkek güdülebilen erkektir.
Sırf bu teorinin gerçekliğinden yola çıkarak pek çok “tırt” arkadaşımı başka kadınlara önermiş ve kabul ettirmişimdir. Sadece şu sunum bile kadınların kabul etmesinde etkili olmaktadır.
“Bak normal eli yüzü düzgün bir adam, işini gücünü yürütecek kadar aklı var. Ama seni yoracak kadar yok. Biraz yakınlık gösterirsen zaten sana aşık olur, hakimiyetin altına girer, onu istediğin gibi güdersin.”
Bu sunum neler pazarladı neler… Neredeyse hiç fire vermedi. Kadınlar bu sunumun pazarladığı erkeklere hiç hayır demedi. Hatta “gönder gelsin o zaman” diye hiç bakmadan, denemeden alıp gidenler oldu.
Beğenilmek için şekilden şekle giren erkekler de kendini dağlara taşlara vursun. Hiç birinin kadınlara yakın olmak için sarf ettikleri efor, harcadıkları para, yaptıkları yatırımın bir etkisi yok.
Güdülebilir, bir kadının hâkimiyeti altına girmeye dünden razı, faydalanılabilir bir erkek karşısında şansları yok resmen…
Yeni Nesil Yerli Kadınlara Göre “Adam Gibi Adam”
Önemli ölçüde yozlaşmış ve dejenere olmuş yeni nesil yerli kadınların, kendilerine göre iyi erkeği tanımlamada kullandıkları bir tabir var. İşlerine gelen ya da işlerine geldiği gibi olan erkeklere; “Adam gibi adam” diyorlar. Neymiş? Nasılmış bu “Adam gibi adam” teknik ve detay özelliklerini incelemeye koyulalım.
Öncelikle beraber olduğu kadını ya da kızı her neyse işte onu prenses-peri sanacak. Onun bir selfie’sini görüp aşık olacak, sonrasında kendini beğendirmek için enik gibi peşinde gezecek, onun gözüne girebilmek, onu eğlendirebilmek için de türlü maymunluklar yapacak.
Tercihen varlıklı olacak, varlıklı değilse de elindekini avucundakini yemeyip yedirecek, giymeyip giydirecek. Kredi kartı borçlarını ödeyecek, telefon ve internet faturalarını üstelenecek, cebine harçlık koyacak, hediyeye, jeste boğacak.
Arkadaşlarına “Bak şuradaydık” diye hava atabileceği mekânlara götürecek, şoförlüğünü yapacak, kuaför, güzellik salonu kapılarında saatlerce bekleyecek. Onu 15 dakikalık bir yere götürüp bırakmak için iki saat trafikle boğuşacak. Bir de üstüne üstlük bütün bu hıyarlıkları yaparken de halinden ve hayatından memnun olacak. Bolca “Rica ederim, ne demek, sen emret, bir tanem, aşkım, vırt zırt.” diyecek.
Ayrıca hiç bir beklentisi de olmayacak. Elini tutmak için 3 ay, öpmek için 1 yıl bekleyecek, cinselliği aklının köşesinden bile geçirmeyecek.
Tanıştığı ortamlarda, onun eski sevgililerine karşıda saygı ve hürmet gösterecek, asla bu durumdan kendini godoş gibi hissetmeyecek, bilakis sevgilisini eskiden ellemişlerle kanka olacak. Normal arkadaş olduğunu iddia ettiği diğer erkeklere karşıda son derece olgun ve kibar davranacak. Onların her birinin, kendinden sonraki potansiyel bir sevgili olduğunu görmezden gelecek veya anlasa da salağa yatacak.
Onun yaptıklarını anlamaya ve yorumlamaya kalkarken sekiz yaşındaki çocuğun zekâ seviyesini geçmemeye özen gösterecek. Ama işinde başarı, kariyerinde yükselme ve para kazanma söz konusu olduğunda insanüstü performans göstererek, sınırları zorlayacak.
Onu, annesiyle ya da bir kız arkadaşıyla tatile gönderecek, üstelik yemesi için bir de cebine para koyacak ama tatile onunla beraber gitmeyi, aynı odada kalma polemiği yaratmamak adına teklif dahi etmeyecek.
Bütün oyun planı ve sistemi ölesiye cinsel açlık çeken yurdum erkeğini; onun bu açlığını ve görmemişliğini istismar ederek, sözle söylemeden çiftleşme vaadiyle kandırarak, sonrasında peşinden koşturup, sürüm sürüm süründürme üstüne kurulu olan yeni nesil yurdum kadını ya da kızı, işte, her neyse, bu süründürme esnasında bir güzel yolmayı, inek gibi sağmayı ve de eşşek yerine koyup sırtına binmeyi de ihmal etmez.
Bütün bu uygulamalar eski pavyon konsomatrislerinin (şimdiki sohbet pub’larındaki barmaid’ler) çok başarılı şekilde uyguladığı bilimsel metodlarlardan sentezlenmiştir.
Şöyle ki;
Oturup ilk tanışma faslından sonraki yarım saatte iki içki ısmarlasan “gece buradan beraber çıkılıp gidilecek” gibidir.
Bir saat sonra şişe açtırırsan “bu iş kesin olur” şeklindedir.
İki saat sonra biraz daha fedakârlık gerektiği belli olur.
Üç saat sonra “bugün kısmet değilmiş ama yarın için büyük avantaj sağlandı” tesellisi vardır.
Gecenin sonunda süklüm püklüm kapıdan çıkılıp gidildiğinde; kapının önünde postu sıyrılmış, eti, budu, kemiği ayrılmış bir mal ve de kapının arkasında ise “Ne o kız, gene katliam yapmışsın.” diye arkadaşları tarafından coşkuyla kutlanan bir kasap vardır. İşte kasaplara göre “adam gibi adam” olan; aslında “tam bir mal” olarak karşımıza durmaktadır.
Convertible Kadınlar
En az üç defa tesettüre girip çıkan kadınlar tanıyorum. Sürekli gel git yaşayan, bir o tarafta bir bu tarafta duran, nereye ait olduğunu kendi de çözemeyen kadınlar vardır.
Gece alemlerinde zengin erkeklerle tanışıp kafalayabileceğini kurup da, yok böyle olmadı ben en iyisi zengin ama mütedeyyin birini bulayım, her şeyden elimi eteğimi çekeyim diye deneyenler, sonra tutturamayınca tekrar açılıp gecelere akanlar, sonra tutunamayıp bir daha tövbe edip tesettüre girenler oluyor.
Zengin bir erkek finansörlüğünde Umre’ye giden, sonra başka bir zengin erkeğin yanında Kıbrıs’a Casino turuna gidenlere de rastlanıyor.
Yahu bir karar ver artık diye dışarıdan bakanların bile canını sıkıyor böyleleri!.. Sosyal hayatında dört mevsimi yaşarken, hangi mevsimde olduğunu bilemeyecek kadar kendilerinden geçiyorlar.
Gecelerde mini eteğiyle boy gösterirken “Nee zina mı? Aslaaa!” diyenle, tesettüre girdiğinde nemfoman olan da aynı kadın mesela… Buyur böylesini çöz çözebilirsen.
Lakin böylelerini de çözme imkânım oldu. Çözüm şu; böyleleriyle fazla uğraşmayacaksın. Ortada daha iyi bir alternatif yoksa böylelerine bir alternatiften daha fazla önem vermeyeceksin.
Daha abartılı şekilde yalama olanlar da mevcut. Hem evli, hem menfaatleri uğrunda başka erkeklerle fingirdeşiyor, zaman zaman çiftleşiyor da ama kendisine sorsan namuslu bir kadın, üstelik bir de dini inancı olduğundan bahsediyor.
Yahu bu kadar her haltı umarsızca yiyebilen bir kadın, nasıl hâlâ kendini namuslu biri olarak görüyor orası hayret edilesi bir şey! Bu namus kavramı ne kadar sündürülebilir bir şeydir ki, çektikçe uzuyor ama Maraş Dondurma’sı gibi asla kopmuyor. Prensiplerinden, etik değerlerinden dem vuruyor da bahsettiği kişi kendisimi, orası inanılır gibi değil!
Karşılaştığı olaylara ve beklentilerine göre; sınırlarını, şahsiyetini, bakış açısını, yaklaşımını prensiplerini, kurallarını değiştiren, esneten, kaldıran, indiren, yok sayan, abartan ve yükseltenler var.
Bu durumda kadının iç dünyasını büyük ölçüde ortaya koyuyor zaten. Duruma, şartlara göre değişen, dönüşen tepkiler veriyorlar.
Güdümlü Yetiştirilen Kadınlar

Daha küçüklükten itibaren motive edilerek yetiştirilen kız çocukları vardır.
“Benim kızım artist olacak, erkekleri peşinden koşturacak. Bütün erkekler evin önünde sıraya dizilecek.” şeklinde koşullu yönlendirme ile yetiştirilen, ilerleyen zamanda erkeklerin zengin ve faydalanılabilir olanlarıyla yakınlık kurmak münasebetiyle avantaj ve fayda elde etmesi beklenen kızlar vardır.
Bu beklentileri karşılayamadıkları durumda yani parasız ya da faydalanılacak bir tarafı olmayan bir erkekle beraber olmaları halinde başarısızlıkla suçlanma veya aşağılanma korkusuyla büyütülen kız çocukları; ileride yaşamak için avlanmak zorunda olan ya da avlanmak isterken av olan kadınlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çocuklarını erdemli yetiştirmesi beklenen annelerin, tecrübelileriyle doğru yolu göstermesi beklenen teyzelerin; göz göre göre kız çocuklarına, erkekleri potansiyel faydalanma unsuru olarak gösterdiklerine, “erkekleri kullan” şeklinde yönlendirdiklerine sıkça rastlanır. Okuyup da ne yapacaksın, çalışacaksın da ne olacak telkinleri ile kendi öz çocuklarının iyiye ve doğruya yönelmesini engellerler. Onun yerine; evli ya da bekar fark etmez, zengin bir adamı baştan çıkar, onu elde et, ondan faydalan ve elinde tut; bu sayede hem iyi yaşarsın hem bize de bakarsın, şeklinde çocuklarını güdümlü olarak yetiştirmeyi seçen anneler az değildir. Menfaat temin etme ümidiyle, kızlarını sahaya, piyasaya süren anneler, ileride yaşanması kuvvetle muhtemel büyük felaketlere ve trajedilere zemin hazırlamaktadır. Bu yaklaşımla, kendi menfaatleri uğrunda başkalarının hayatlarına zarar vermekten zerre kadar imtina etmeyen, hiç bir etik değere ve insani erdeme sahip olmayan kız çocukları yetiştirilmektedir.
Maalesef bu şekilde yönlendirilen kız çocukları; ileride “en iyi ihtimalle birine metres, ama büyük ihtimalle orospu olur” gerçeğine doğru hızla itilen kadınlar olarak topluma katılmaktadır.
Yaptığım sosyal araştırma çerçevesinde, hayat kadınlarıyla yapmış olduğum bazı mülakatlarda pek çok kez “teyzem” lafını duymuşumdur. Ama başrolde, ama yardımcı kadın oyuncu olarak hep bir teyze adı geçer durur…
Buradan da çıkarılan şudur ki; ağaç yaşken eğilir misali teyzelerde kız çocuklarına, bir fayans döşeme ustası becerisiyle; bir akar, bir meyil verebilmektedir.
Hayatından Memnun Hayat Kadınları

Hayatını, erkeklere iyi vakit geçirterek (teoride öyledir pratikte pek değil, netice genellikle erkeklerin kendi parasıyla rezil olmasıyla sonuçlanır), karşılığında para kazandığı, sosyal aktivite ve eğlence temalı işlerde çalışan kadınlarla (Halk arasında hayat kadını, escort, fahişe, konsomatris/barmaid, gibi isimlerle adlandırılıyorlar, biz geneline “hayat kadını” diyelim.) ilgili de büyük bir hurafe vardır. Genellikle onların kader kurbanı oldukları, bu yola da hiç istemeden ve mecbur oldukları için girdiklerine dair yaygın bir inanış vardır. Lakin bu pek, hatta hiç gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Hayat kadınları, belli bir samimiyet seviyesi sağlanmadan kendi hikâyelerini anlatmaya pek de hevesli değillerdir. Ama olurda ikna edilirlerse; “Hayatımı yazsam roman olur.” klişesi altında hiç de istemeden, şevkle anlatmaya başlarlar…
Olurda enteresan bir şey yakalar mıyım? diye hevesle dinlersin ama duydukların seni yanıltmaz. Neticede “Ne romanı bu bildiğin yerli dizi senaryosu…” diye düşündürten rutine bağlanır. Genelde hikayenin gizli anafikride; “Neyin kader kurbanı? Bu yola girmek için elinden geleni yapmışsın hatta fazlası var eksiği yok” şeklinde ortaya çıkar.
Hayat kadınları geneli itibariyle yaptıkları işten de, hayat standartlarından da memnundur. Mevcut işlerini bırakıp da başka bir işte çalışmaya pek de sıcak bakmazlar.
Hatta mesleklerini sevip benimsediklerinden, her ne kadar toplumda hoş karşılanmasa da aslında iyi bir işleri olduğundan ve bazı avantajları da yok değil hani şeklinde bahsederler. Ayıp olmasın diye başta sanki memnun değillermiş gibi ilk söylemlerinde reddetseler de, biraz samimiyetin ilerlemesiyle, “Yok iyi böyle ben gayet memnunum” demeye başlarlar.
Samimiyetin biraz daha ilerlemesi ve muhabbet köprülerinin kurulmasıyla çok enteresan şeyler anlatırlar. Başlarda erkekler hayatı kadınlardan öğrenir diyorduk. Tabii buradaki hayat kadınları her konuda daha bir prof ve daha bir doçenttirler. Öğretici tarafları çok daha üst seviyededir. İnanılmaz şeyler anlatırlar…
Meslek erbaplarıyla sohbetler çok keyiflidir. Hele ki bu iş kolundaki meslek erbaplarıyla ve onların yaşça ve tecrübece daha ilerlemiş seviyede olan menajerleriyle (halk arasında onlara mama, çaça gibi şeyler diyorlar) edilen muhabbetler eşsiz derecede keyiflidir. Mesela mesleğinde doruğa çıkmış bir menajerin başarı hikâyesi insana yok artık dedirtecek cinstendi. (Vasat bir hayat kadınının kudretinin nerelere erişebileceğine, kimleri tanıyor olabileceğine hayret edersiniz.)
Gerçek insan sarrafı onlardır. Çünkü insanlarla iç içedirler. Hem dinlerler, hem anlatırlar. Başlarına her şey gelir. Hem aldatırlar hem aldatılırlar. Kandırırlar, kandırılırlar, erkekleri eğlendirirler, aynı zamanda başını derde belaya sokarlar, çekerler, çektirirler.
Kendilerine yapılanların karşılığını bir şekilde birilerine ödetirler. İnsanları anlamakta üstlerine yoktur. Aslında kolay kolay kandırılamazlar. Onları inandırması güçtür. Çünkü o zamana kadar o kadar çok kişi şansını denemiştir ki, artık her türlü lafa karınları toktur. Bir de müthiş yalancıdırlar. Sanat eseri gibi kusursuz yalanları, dakikalar içinde yazar ve şiir gibi okurlar.
Üstüne üstlük her biri değme tiyatro ve sinema sanatçısına oyunculukta taş çıkartır. Oyunculuk eğitimi almış, ustaların yetiştirdiği nice öğrenciler, bu kendi başına öğrenmişler kadar usta değildir.
Kaldı ki bir tanesi bu konuda kendisiyle gerçekleştirdiğimiz düzeyli sohbette bu konuya değinmişti.
“Oyunculuk eğitimi alanlar da ilerleyebilmek, bir yerlere gelebilmek için birçok hoca, üstat, yapımcı, yönetmen ve benzeri kimseyle kaynaşmak durumunda kalıyor. Aynı kimselerle mesleğimiz gereği biz de kaynaşıyoruz. Dolayısıyla aynı eğitim bizlere de sirayet etmiş oluyor.” diyerek gülüyordu…
Tabii onun yanında pek çok değişik meslek gruplarından insanla da kaynaştıklarından, gözlem repertuarları çok geniş, perspektifleri de çok noktalı olabiliyordu.
Bu arada tabii çok özel eğitimler almış, konservatuarlar bitirmiş ve çıkışta kendini çok özel olarak konumlandırmış oyuncular bozulabilir. Ama maalesef ortada bir gerçek var. Bir hayat kadınının hayat tecrübesi ve genel kültürüyle değme oyuncununki zor yarışır.
“Bu kadar kolaysa biz de öyle yapsaydık madem.” diyebilirler. İşte onu demesi kolay yapması zordur.
Hayat kadınları erkekleri kolaylıkla manipüle ederler. Hiç unutmam mesleğinde üst seviye bir menajer ablamız. “Orospunun gözü yaşlı olur.” derdi. Bunu onların gözyaşlarına, demagojilerine inanma muhtemelen yalandır anlamında söylerdi.
Mesela mesleklerini icra ettiği anlarda değil de, normal bir sosyal ortamda karşılaştıkları erkekleri, kolaylıkla elde edip, hamur gibi yoğurup istedikleri kıvama getirtebilirler. Kolay kolay açık vermezler dolayısıyla anlaşılmalarına pek imkân yoktur. Ustaca bir çırpıda yazdıkları senaryolarını oynayıp, rahatlıkla belirledikleri finali yapabilirler. Annelerinin ameliyatı için gereken parayı ya da evine icra gelmemesi için gereken meblağı veyahut iki aydır ödeyemediği ev kirasını kolaylıkla bir erkeğe ödetebilirler.
Hesapta iyilik yapıyormuş maskesi altında asıl niyetini açık etmediğini düşünen erkekleri, pek güzel suya götürüp, susuz getirebilirler.
Zaman zaman karşılaştıkları bazı müşterilerin, onlara bu işi bırakmaları karşılığında alternatif önerilerle geldikleri de sıkça rastlanan durumdur. Ancak hayat kadınları bu tür önerilere de pek sıcak bakmazlar.
Bu durumda “Yok benim işim iyi böyle, kendim ne istersem yapıyorum, bu saatten sonra birinin boyunduruğu altına giremem. Bana şöyle yap, böyle yap diyecek birine katlanamam.” diye düşünerek, gelen bu normal yaşantıya dönüş tekliflerini geri çevirirler.
Yine yaygın olan bir kanaat hayat kadınlarının menajer baskısı altında, zorla ve tehditle çalıştırıldıkları yönündedir. Bu da tamamen yanlış ve yanıltıcı bir algıdır. Yerli olsun yabancı olsun hayat kadınları, menajerlerin velinimetidir ve onlar da genelde başkalarına kaptırmamak ve ellerinde tutmak için sermayelerine gözü gibi bakarlar.
Zannedildiğinin aksine bu sektörde inisiyatif parayı veren müşteride değil, aranan ve istenen hayat kadınındadır. Dolayısıyla müşterinin istediği değil, genelde kadının istediği olur.
Müşterilerin beklentilerinin karşılanamadığı durumlarda ya da memnuniyetsizlikleri halinde hak arayabilecekleri bir merci olmadığı gibi, en ufak bir yanlışlarında minnacık metropolde hiç olmadık insanlarla karşılaşıp, başlarının belaya girme ve rezil olma ihtimalleri ciddi oranda yüksektir. Hayat kadınları çok fazla gelecek kaygısı taşımaz. Onlar için bugün daha çok önemlidir. Bugün için hayat standartları güzel mi, piyasaları iyi mi, o daha önemlidir. Sabah geç kalkıp, bütün güm tembellik etmek, sonrada giyinip, süslenip dışarı çıkmak, gezip tozmak, gününü gün etmek, erkeklerle dalga geçip, eğlenmek onlar için bir iş değil daha ziyade yaşam biçimidir. O yüzden çoğu onlara sağladığı bu yaşam biçimi için işinden memnundur ve değiştirmek istemez. Gün gelir de yaşlanır, bu işi yapamaz hale gelirsek ne olur diye de çok düşünmezler. Geleceği gelecekte düşünmek üzere zihinlerinde ötelerler.
Erkeklere Askıntı Olmayı Meslek Edinen Kadınlar

Bir de hayatlarını devam ettirmek için gereken kaynakları erkeklere askıntı olarak edinen kadınlar vardır. Özellikle memleketimizde cinselliğini yaşayabilme konusundaki imkânsızlıklardan dolayı erkek dünyası acınacak haldedir. Cinsellik mevzu-bahis olduğunda; ülkemizde kadın atlı, erkek yayadır. Bu yüzden çok rahat tempoda kaçan kadınlar, çok büyük efor sarf eden erkekler tarafından kovalanmaktadır.
Kadınların bu durum ve pozisyon üstünlüğü onlara erkeklerin bu acınası halinden faydalanma imkânı sağlamaktadır. Erkekleri nehir kenarına gelerek su içmek zorunda olan zebralar, kadınları ise suyun içerisinde bekleyen timsahlar olarak düşünün… Benzeri bir şekilde çiftleşmek için kadınlara yaklaşan erkeklerden bazıları emellerine ulaşabilmekte, bazıları da kadınlara yem olmaktadır. Erkeklerin bu zorunluluğunun farkında olan kadınlar, kamuflaj ve pusu konusunda iyice ustalaşmışlardır. Erkekleri neresinden yakalayacaklarını, nasıl karanlık sulara çekeceklerini ve neresinden nefesini keseceklerini iyi bilirler. Ve bunu bir kere değil pek çok defa başarıyla tekrarlayarak sürekli avlanırlar.
Sırf erkekleri tavlama ve avlama kabiliyetleri gelişmiş olan kadınlar yıllarca bu sürek avlarını devam ettirebilir, ekmek elden su gölden yaşayabilir, mal mülk edinebilirler. Artık bu bereketli mesleği bırakma günlerinin geldiğini sezmelerine müteakip de, son bir vurgunla final yapabilmektedirler.
Bazı durumlarda bu kadınların erkeklere askıntı olma durumu son derece bayağılaşır ve hatta mide bulandırıcı bir hal alabilir. Emrivaki ile yemek ısmarlatmalar, kendini evine ya da gideceği yere zorla arabayla bıraktırtmalar, gece dışarı çıkıldığında mekâna girilmeden önce illa bir büfede durup kendilerine sigara aldırtma adetleri, çoğu zaman erkeğin içini baymaktadır.
Aslında bu tür yaklaşımlarla nelere tenezzül edebileceklerine dair, kendileriyle alakalı erkeklere fikir vermektedirler. O yüzden baştan böyle küçük bedelleri ödemek, ileride çıkması muhtemel asıl faturanın yekûnu hakkında fikir vermektedir. Kadının ne kadar aç, ne kadar görmemiş olduğunu doğru tespit edebilmek için benzeri işaretleri gözlemlemek, doğru kanaat sahibi olmak adına önemlidir. Toplumda erkeklere askıntı olarak geçinmeyi meslek edinen kadın bakiyesi de maalesef istisnai seviyede değil, aksine hayli fazladır.
Loser Kadınlar
Bir de erkeklere askıntı olarak yaşama mesleğinin icrasında başarısız olup da, başarısızlıklarından dolayı sürekli erkekleri suçlayan loser kadınlar vardır.
Erkeklere türlü çeşitli tuzaklar, kapanlar kuran kendileridir. Ama nedense kapanlarına düşmeden peyniri yiyip giden fare gibi düşündükleri erkeklere karşı büyük öfke duyarlar. Onlara göre; “Yemi yediysen, hayatını teslim etmelisin. Öyle kapana düşmeden kurtulup gitmek var mı?” diye serzenişte bulunurlar…
Ama olaya erkek tarafından bakılırsa erkekler de haklıdır. “Tamam peynir tatlı ama hayatta tatlı, peyniri yedim diye hayatımı teslim edemem kusura bakma.” Onlarda olaya böyle bakar…
Ama kadınlar bu durumu kabullenemez işte… Olaya sadece kendi menfaat perspektiflerinden baktıklarından, kendi menfaatleri olsunda, erkekler isterse ölsün zihniyetindedirler.
Hâlbuki kendi emellerine erişmek için erkekleri sıraya dizen, bir asil iki yedek sistemiyle oynayan ya da iki erkeği tandem olarak kullanıp sonraki iki ya da üç potansiyel sevgili adayı ile gün olur onlarında sırası gelir diye ilişkilerini sıcak tutan, dolayısıyla çok ihtimalli oynamayı seven kadınlar çoktur. Buna kredi kartlarını borçlarımı, şuna ev kiramı ödetsem, öbürüde geçimimi sağlasa şeklinde tedarik ardelini oluşturmaya çalışan, bunu yaparken de yüzüne gözüne bulaştıran, hem kendisinin hem de başkalarının başına dert olan, bela açan kadınlar da az değildir.
Ya da kendileriyle beraber olacak erkeğin; geçim masraflarını, karşılamasını şart koşarken, bu geçim masraflarının kapsamına, giyim kuşam, yeme içme, gezme tozma, barınma, güzellik ve kişisel bakım harcamalarını dâhil eden; dolayısıyla aylık işletme maliyeti ayda 2000 doları bulan kadınlar vardır. Böyle bir maliyeti üstelenecek “adam gibi adam” olmadığından yakınıp durmalarına da bu yüzden sıkça rastlanır. Ya da beraber oldukları adamı; bu rakamın yarısını bile karşılamıyor, işe yaramaz, şerefsiz diye nitelendirebilirler.
Zerre kadar özeleştiri de yapmazlar, kusuru asla kendilerinde görmezler. Kendi yaptıklarını görmezden, söylediklerini duymazdan gelmeyi yeğlerler. Kullanmak, faydalanmak, gütmek adına yakınlaştıkları ya da yanlarına yaklaştırdıkları erkeklere, neler yapmışlar, ne şartlar, koşullar dayatmışlar, neler yaşatmışlar, onlar hiç zihinlerinde yer etmemiştir.
Kendileriyle beraber olma şerefine erişebilmeleri için erkeğe dayatılan, ihalenin keşif bedeli ve bu ihalenin şartnamesinde belirtilen karşılanması gerekenlerin ağırlığı onların hiç de umurunda değildir. Yine zerre kadar empati kurmadıkları gibi “nasıl karşılarsa karşılasın bana ne” yaklaşımında bulunurlar. Tabii burada, “Ben bu sıraladığım isteklerin toplam değeri kadar eder miyim?” diye de asla kendilerine sorma gereği duymazlar.
Tabii bazı durumlarda erkeklerin de uyanıklık ettiği, bu türlü maddi külfetlere katlanmaktan kaçındığı ya da daha bariz tanımıyla yalan beyan ve vaatlerde bulunduğu, emeline eriştikten sonra da kaçıp gittiği, verdiği sözleri de yerine getirmediği durumlara sıkça rastlanır.
Bu durumda erkeklerin arkasından “Vay efendim, taahhütlerini yerine getirmedi de, düdükleyip kaçtı da şöyle de böyle de” diye veryansın eden kadınlara hak vermek doğru mudur?
Ya da erkeklerin bu yaptığı etik olarak yanlış mıdır?
Yoksa buna etik olarak “yanlıştır” demek mi yanlıştır? Orası içinden çıkılamaz bir konu…
Kadının kaynaşmak için hiç de az buz olmayan şeyler istemesi etik mi ki? Erkeğin işine gelmediği ya da hoşuna gitmediği noktada söz ya da taahhütlerini karşılamadan çekip gitmesi, çamura yatması etik açıdan yanlış olsun?
Bu konudaki anlaşmazlıkları çözebilecek bir medeni kanun olmadığı gibi, başvurulabilecek, adaleti sağlayacak bir mercide bulunmuyor.
Sonrasında da bu tür kadınları, genelde sosyal medya aracılığıyla erkeklere veryansın ederken, yalancı sahtekâr, şerefsiz diye nitelerken görür ve ibretle izleriz. Kadınların bu tür dert yanma, sitem ve hakaretlerinden insanlar ne derece etkileniyorlar ya da ne sonuç çıkartıyorlar, buradaki söz konusu haltı yiyen erkeği kınıyorlar mı onu bilemem ama böyle davranan kadın hakkında ben genelde şöyle düşünüyorum… “Ahanda biri daha düdükleyip kaçtı, son bir senede bu dört oldu. Doymadın kaybetmeye… Beceremiyorsan oynama şu oyunu…”
Kadın Davranışlarındaki Bazı Samimiyetsizlikler
Kadınların pek çok davranışında samimiyetsizlik söz konusudur. Gösterdikleri ile sakladıkları arasında, aklından geçenlerle dile getirdikleri arasında, peşinde olduğu şeylerle niyetleri arasında bazen büyük farklar ve hatta zıtlıklar olabilmektedir.
Mesela beraber olduğu erkeğe; “Senin için güzelliğime ve kişisel bakımıma özen gösteriyorum.” diyerek bunu bahane eden kadın, aslında hemcinsleriyle rekabet etmek, onlara hava atmak veya onlarla sidik yarıştırmak dolayısıyla da kendi egolarını tatmin etmek, için bunu yapıyordur. Ama tabii bahanesindeki kurgudan da anlaşılabileceği gibi bütün bu olayların faturası erkeğe çıkmakta ve finansı erkek tarafından sağlanmaktadır. Sözde kendisi için süslenen kadının tüm bu gereksiz ve abartılı harcamalarını erkek finanse etmektedir. Muhtemelen bu harcamalarının karşılığını da pek görmeyen, hatta bundan daha elim ve vahim olmak üzere, derme finansını sağladığı gülün başkaları tarafından koklanıyor olması durumu da yaygın bir şekilde söz konusudur.
Daha ilk buluşmada konuyu evirip çevirip ikinci defa ödeyemediği kredi kartı borçlarına getiren kadınlar vardır. Bunu öyle bir sunarlar ki sanki bu borçlar ödense ilişki yaşanmasının üzerindeki temlik kalkacak ve ilişkiye başlanabilecektir. Tabii bunu kuzu kuzu kabullenen erkeklerde olur. “İnsaf daha elini bile tutmadık bu neyin ödemesi diyenler de…”
Kadınlar genelde maddi beklentilerini karşılayamayan biriyle beraberken, arkadaşlarına hep “aramızda bir şeyler eksik” diye anlatır ve şikâyet ederler ki beraber oldukları kişi eli, yüzü, fiziği düzgün, yaşı kendilerine denk biri de olabilir. Gel gelelim aynı kadın altmışlık babası yaşında zengin bir erkekle beraber olduğunda, eğer bir de maddi beklentileri karşılanıyorsa, “aramızda nasıl bir ten uyumu var anlatamam” diyerek, arkadaşlarının da hayretten ağzını açık bırakacak ifadelerde bulunabilirler. (Yahu arkadaş altmış yaşında bir adamın her yeri uyumlu olsa, hatta ahenkle dans etse ne olur?..)
Çiftleşme esnasında sergiledikleri büyük samimiyetsizlikler de vardır. Yalandan sesler çıkartmalar, çeşitli pornografik söylemler, orgazm taklidi gibi suni davranışlarla olaya daha fazla bir anlam katmaya çalışırlar. Bazı acemi erkekler üzerinde bu tür yaklaşımlar iyi etki bırakabilir ama deneyimli bir erkek için bu tür şeylerle karşılaşmak can sıkıcıdır. Hele ki yeni nesil yurdum kadını, bu konuda rol yaparken gerçekten berbattır. Aslında genelde çuval gibi yatmakla itham edilirler ama o denli motivasyonu düşük birine de ben pek rastlamadım. Dolayısıyla bu söylemde bana sanki işgüzar, kifayetsiz erkeklerin bir uydurmasıymış gibi geldi.
Erkeğin totemi saydığı bazı değerlerine ve donanımlarına edilen iltifatların ve “bayıldım” söylemlerinin; erkeklerde sarhoşluk derecesinde keyif yaşattığını ve bu tür iltifatları edenlere, erkeklerin daha bir bonkör davrandığını ve pozitif yaklaşımda bulunduğunu keşfetmiş olan kadınlar vardır. Erkeğin “Öyleyim değil mi?..” şeklinde “Şaban” triplerine girmesine neden olan bu tür söylemlerden sonra, pek güzel güdülebildiği aslında büyük bir sır değildir. Bu tür metotları genelde profesyonel erkek güdücü kadınlar ve hayat kadınları kullanır.
Bir de sözüm ona yaptıkları şeylerin ve davranışlarının, beraber oldukları erkeğin iyiliği için olduğunu iddia eden ya da öyle tanımlayan kadınlar vardır. Değer verdikleri için ya da önemsedikleri için ilgi gösterdiklerini ve merak ettiklerini beyan ederler. Elbette bu beyanlar ve iddialar çoğunlukla gerçeği yansıtmamaktadır.
Merak etme bahanesi ile yapılan aramalar çoğunlukla kontrol amaçlıdır.
İlgileniyor kılıflı aramalar ise “sen benim malımsın, bunu unutma” mesajını taşımaktadır.
Sudan sebeplerle yapılan ve pek çok kez yinelenen aramalar ise erkeğin üzerinde baskı kurma amaçlıdır.
Kadınlar her türlü bahaneyi, ziyan etmeksizin, böylesine bir kapsama alanı oluşturmak için kullanırlar. Sağlık, yeme-içme, bir yere varma, yatma-kalkma, ebeveynlik, asayiş ve her türlü doğa olayı bu tür aramalar için itinayla bahane edilebilir.
Kadınların, erkeklerin üzerindeki baskı kurma uygulamalarında, çocuklarını propaganda malzemesi yaptıklarına da sıklıkla rastlanır. Sırf erkeğin üzerinde baskı kurma ve hâkimiyet sağlama konusunda bir araç olarak kullanmak üzere çocuk yapan kadınlar vardır. Hatta evladı bile olsa, bir insanı sevmeyecek kadar bencil ve sevgisiz olan kadınların, dışarıdan bakıldığında hayretle izlenen, inanılması güç, evladına düşkün anne rolleri vardır.
Bir de bunun tam tersi, çocuk doğurmaktan ve anne olmaktan kaçınmak için türlü çeşitli yalanlar ve bahaneler uyduran kadınlar da vardır. Bazı kadınların içinde gerçekten de zerre kadar bir annelik hissiyatı ve duygusu bulunmaz. Annelik ve çocuk doğurmanın konusu bile açıldığında, böyle kadınlara bir irkilme, bir titreme gelir. Çocuk doğurmaktan ve yetiştirmekten kaçma yeltenmelerine, genelde kariyer yapmaya odaklanmalarını sebep gösterirler. Bazen de çocuk yapmaktansa kedi, köpek beslerim daha iyi diye, hayvan sever olan kadınlarda çoktur.
Benzer bir şekilde sorumluluk üstlenmemek için, aile kurmaktan kaçınan, ya da çoktan seçmeli hayatından ve yahut her şey dâhil yaşantısından memnun olduğu için evlenmek istemeyen, bunun içinde gene erkekleri suçlayıp, töhmet altında bırakan kadınlarda vardır.
“Evlenecek adam mı var?” derler ki bahsi geçen adamın nitelikleri saymakla bitmez. Öyle adam da bulunamaz haliyle…
Kadınlar Seviyormuş Gibi Yapar

Ama pek sevmezler. Sevmediklerini de çok belli etmezler. Seviyormuş gibi yaparken daha ziyade sahiplenirler. Kendilerine ait bir malı sevdikleri gibi severler. En fazla içinde yaşadıkları, kendilerine ait olan bir gayrimenkule bağlandıkları gibi düşkün olurlar. Yani bir malı sevdikleri gibi ya da bir mülkü sevdikleri gibi…
Erkekleri bir araç ya da vasıta gibi görenlerde çoktur. Bu gözle bakan kadınların gözüne; erkekler, sırtına binilecek bir eşek gibi ya da arabaya koşulacak bir at gibi ya da sabana koşulup tarla sürdürülen bir öküz gibi görünürler.
Kendileriyle çiftleşme lütfunu bahşettikleri erkekler üzerinde, tapılası bir konumda olduklarını düşünürler. Onlarla çiftleşme ganimetiyle ödüllendirilen erkeklerden de kadınlardan gelecek her türlü cefaya katlanmaları ve hayatlarından memnun olmaları beklenir.
Çoğu kadın beraber olduğu erkeği kendi saçları kadar sevmez. Dolayısıyla saçını süpürge etmez. Hiçbir fedakârlıkta bulunmak da istemez. Ama incir çekirdeğini doldurmayacak kadar olan fedakârlıklarını biraz abartıp petrol tankeri doldurabilirler.
Seviyormuş, değer veriyormuş, önemsiyormuş, ilgileniyormuş gibi yaparak tam tersine erkeğin üzerinde baskı kurup, hâkimiyet sağlamaya çalışırlar.
Necmiye Sendromu

Bir de değerinin çok altında gittiğini düşünen kadınlar vardır. Çok daha zengin ve güçlü biriyle evli ya da beraber olabilecekken, hayatın yaptığı çok büyük yanlışlardan dolayı ya da yalan dünyanın halt yemesi sonucu, çapı ve etki alanı daha kısıtlı, zenginliği ve kudreti daha mütevazı seviyede biriyle beraber olup da başa gelen bu durumla, gönüllerde olması istenen durum arasındaki farkın, negatif etki olarak erkeğe yansıtıldığı vakalar vardır ki; ahanda buna “Necmiye sendromu” denir.
Necmiye sendromuna girmiş bir kadın, gündüz saatlerinde arkadaşlarıyla beraber oyunlar oynayıp dedikodu yapıyorken, alışveriş yaparak paraları saçıyorken, çevredeki diğer erkeklerin iltifatlarına ve düzeyli asılmalarına gülücükler dağıtıyorken, son derece mutlu ve keyiflidir.
Ancak akşam olup da kocası ya da sırtına bindiği adam eve geldiğinde; sanki ışığı sönmüş gibi dünyaları kararır. Beş dakika önceki neşelerinden ve mutluluklarından eser kalmaz. Çoğunlukla aniden nükseden bir baş ağrısıyla hasta olur, ayakta duramaz hale gelir ve bir çay bile koyamayacak kadar güçleri kalmaz. Resmen bütün yaşam enerjileri vücutlarından çekilir.
Tabii onlar da bu enerji çekilmesinin neden olduğu adama bunu aksettirirler. Akşama kadar dışarıda eşek gibi çalışarak para kazanmak için uğraşıp da, akşam eve geldiğinde it kadar itibarı olmayan adama karşı bütün kusurlu hareketleri sergilerler. Kötü davranırlar, terslerler, laf sokarlar, daha da ileri gidip hakaret ederler.
Erkeğin bütün barışçıl ve alttan almacı çabalarına gaddarca karşılık verirler. En küçük bir yakınlık, sevgi ve ilgi göstermedikleri gibi, erkeğin yaklaşımlarını itici bulurlar ve hatta olayı beraber oldukları erkek tarafından taciz edildikleri boyutuna bile taşırlar.
Tabii ki erkeğe karşı cinselliği de karneye bağlar, senede
belki bir kaç defa olmak üzere, özel günlerde veyahut çok önemli bir hediye ya da başarı karşılığında ödül niyetine sunarlar.
Aslında ortada sunulan bir şey yoktur. Ama Necmiye sendromuna yakalanan kadınlar kendileriyle yaşanacak olan cinselliğin, erkeğe bahşedilen çok büyük bir lütuf olduğuna inandıklarından, böyle inanılmaz bir tanrıça moduna giriş ve oradan çıkamayışları vardır. Dışardan bakıldığında tuhaf gözüken bu durumu kabullenen, severek yiyen ve hazmeden erkekler de az değildir.
Yok Artık Dedirten Kadınlar

Hayatını ve tarzını iyi bildiğiniz bir kadınla sosyal ya da bir iş ortamında gayet güzel dünyevi şeylerden sohbet ediyorken, tam kahvenizden bir yudum aldığınızda, “Ben aslında dindar biriyim.” diyerek, o sırada tam boğazınızdan geçmekte olan kahvenin yön değiştirerek ciğerinize kaçmasına neden olup da canınıza kast eden kadınlar vardır.
Sosyal ve iş yaşantılarında gayet güzel işlerine geldiği gibi hareket ediyorken, geldikleri kör bir noktada dindar olma gereği hisseden kadınlardan bahsediyorum.
Şöyle ki; mesleğinde avantaj sağlamak için kocası dışında başka bir erkekle daha düzeyli ilişki yaşayan, bazı müşterileriyle yemekli ve içkili ortamlarda bulunması gereken ve bazı müşterilerinin düzeyli asılmalarını olgunlukla karşılayan, yine işi ve mevsim şartları gerektirdiği için açık ve rahat giyim tarzını benimsemiş biri, akşam evinde yatmadan önce namaz kılmanın onu çok rahatlattığından bahsediyor… (Bir nevi meditasyon gibi yani… Aynı zamanda ibadet yerine geçmesi de olayın bir artısıymış.)
– Peki, namaz kılmak biraz motivasyon ve konsantrasyon gerektirir. O esnada bir gülme gelmiyor mu? diye soruyorum.
– Yoo neden ki? Diyor.
– Kocan dışında başka bir erkekle daha berabersin, bazılarıyla da biraz yakınlaşıyorsun. Açık ve rahat giyiniyorsun, pek çok içki ve eğlence ortamlarında bulunuyorsun, yaşantında başta zina olmak üzere pek çok dini ihlal var. Bu durumda namaz kılmak için motive olmak biraz zor olmuyor mu? diye soruyorum…
– Canım onların yeri başka namazın yeri başka, diyor.
– Sen meseleyi laikiyle çözmüşsün bravo, diyorum ve susuyorum…
Bu Kadarını Gâvur Yapmaz Dedirten Kadınlar
Menfaatleri söz konusu olduğunda bazıları öyle ileri gider ki… Bencilliğin de bir sınırı olduğu düşünülen nokta aşılır ve sınırın daha öteye taşınmasını gerektiren durumlar oluşur.
Bir insan kendi menfaatleri için nasıl böyle vicdanı, aklı, izanı kalmamış, gözü dönmüş birine dönüşür, inanması güçtür. İnsanın aklı ve mantığı böyle bir gerçekle yüzleşmesine rağmen, inanmaya ve durumu kabullenmeye erinir.
Bunu yapan insan için yüzleşen insana, “yani içinde hiç mi bir insani duygu, bir nebze mantık, bir vicdan kırıntısı bile yok?” dedirtir.
Aşağıda anlattığım öyküdeki gibi…
Bir Öykü: Nasıl Bir İnsan Evladı!
Yüzünde bir ağrı hâsıl olmuştu. Burnunun sol yanında, gözünün altında, dişlerinin hemen üstünde kalan bölge, sanki kompresörle içine hava basılıp şişirilmiş gibi içten kanırtarak yüzüne bir baskı uyguluyordu. Dalga dalga gelen bu ağrılar, kimi zaman şiddetleniyor; hareketlerini, düşünmesini, konuşmasını ve en kötüsü uyumasını olumsuz etkiliyordu.
Ağrılar her gün vardı. Neden kaynaklandığı ve ne zaman geleceği belli değildi. Sıklıkla tekrar ederek zaten zor günler geçiren adamın hayatını daha da zorlaştırıyordu.
Kısa zaman önce uzun yıllardır çalıştığı ve çok iyi bir duruma geldiği işinden ayrılmak zorunda kalmış, onun yerine eski çalıştığı iş yerinde aldığı maaşın neredeyse yarısına başka bir işe girip çalışmak zorunda kalmıştı.
Yeni evlenmişti, evini geçindirmek, hayatını devam ettirmek zorundaydı. Evlenirken herkesi karşısına almıştı, dolayısıyla tek bir dostu ve müttefiki de yoktu. Hiçbir yerden destek gelmeyeceğini bile bile sonu karanlık bir mücadelenin içine girmişti.
Bu krize parasız, üstelik bir de borçlu yakalanmıştı. Evinin kirası ve geçimi, ödenmesi gereken borçlar, yaptığı işin zorlukları, para kazanamamak, herkesi karşısına almak… Dünya üstüne kalkmış, sanki dalga dalga ordularını gönderiyordu.
Zorlukları göğüslemekle baş edemiyorken bir de bu dayanılmaz yüz ağrısı nereden çıkmıştı? Onca derdin üzerine bir de bu sıkıntı tuz, biber ekmişti. Zorlandığını ve acı çektiğini kimseye belli etmeden mücadelesini sürdürmeye çalışıyordu. Ancak geceleri uyuyamadığını bir süre sonra karısı fark edince ona açıklamak zorunda kalmıştı:
“Evet, yüzümde bir ağrı var ve beni uyutmuyor!” diye karısına anlattı.
İlaç ya da benzeri bir maddelerin faydasına inancı olmadığından dolayı devayı böyle şeylerde pek aramamıştı. Birkaç kez ağrı kesici almış pek de olumlu bir etkisini görmemişti. O bunun kaynağını bulmaya çalışıyor ve: “Neden kaynaklandığını çözersem belki sıkıntıyı da giderebilirim!” fikrindeydi.
Adamın bütün verileri değerlendirdiğinde üzerinde durduğu şey; zor durumda olmasından kaynaklanan keder, sıkıntı ve gerginliğin böyle bir ağrıya neden olabileceği yönündeydi. Ama ilk konuşmalarından sonra karısı akşam işten eve döndüğünde kesin teşhisini ortaya koydu:
“Senin o bölgenin altındaki dişlerinin kanal tedavisine ihtiyacı var, o yüzden böyle bir ağrı yapıyor. Falanca bir tanıdığımın da benzer şikâyetleri vardı. Tanıdığımız bir dişçi var, ona gitti, kanal tedavisi gerektiği ortaya çıktı. Yaptırınca da geçti.” diyerek teşhisini sağlamlamaya çalıştı ve: “İstersen sana da bir gün randevu alalım, bir baksın.” şeklinde önerisini sundu.
Ama adam pek ikna olmamıştı:
“Yok, zannetmiyorum. Bu güne kadar dişlerimle ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadığım için ondan kaynaklandığını sanmıyorum. Bu bence stres ya da gerginlik kaynaklı bir şey!” diyerek ona mantıklı gelen düşüncesini söyledi.
Ama kadın bu tezi çürütmek üzere başka bir cepheden taarruza geçti:
“Sen dişçiye gitmekten korkuyorsun galiba…” diyerek gülümsedi.
Onunla olan ilişkisinde karşılaştıklarından tutun da hayatının pek çok anında nelere cesaret etmiş olan adamı, ‘Dişçi koltuğundan korkuyor!’ iması gerçekten gerdi. Sanki kasten germek için söylenmiş bir sözdü. Hedefini de gerçekten bulmuştu:
“Dişçinin neyinden korkayım be!” diyerek sinirle cevap verdi ve: “Geçer birkaç güne!” diyerek konuyu kapatıp uzaklaşmak istedi bu can sıkıcı diyalogdan…
İzleyen günlerde kadının:
“Yüzünün ağrısı nasıl?” diye sorgulamaları devam etti. Devam eden ağrıyı gizlemeye çalışan adam bir yandan da lafı evirip çevirip gülerek:
“Sen gerçekten dişçiden korkuyorsun!” diyen karısının alaycı tavırları ile yüzleşmekten iyice yılmıştı. Dünyanın derdi bir yandan, ağrı bir yandan, sözde kocasının iyiliğini istiyor gibi görünen karısının alaycı lafları öbür yandan, adam iyice bunalmıştı.
Bu kadar maddi sıkıntının üzerine: “Çok lazım bir de dişçi masrafı!” diye daha da geriliyor, gerildikçe ağrıyı yüzünde daha fazla hissediyordu.
Bir hafta kadar sonra uykusuzluktan, fiziki yorgunluktan, ağrının sinir sistemi üzerindeki etkisinden ve karısının iğnelemelerinden iyice bunalan adam:
“Peki, yeter artık! Ne olacaksa olsun!” diye dişçiye görünme önerisini kabul etti.
Hemen o akşam randevusu alınarak gidilen dişçide doktor, şöyle bir inceledi ve:
“Evet, kanal tedavisi gerekiyor gibi. Ancak kesin emin olmam için bir de panoramik çene filmi çektirmeniz gerek!” dedi.
Adam ise: “Nedir? Ne değildir? Kaç paradır?” demeye kalmadan karısı hemen devreye girip:
“Nereye gitmemiz lazım?” diyerek dişçiyle müzakerelere başlamıştı bile… Adam o esnada ‘Senin aklın ermez!’ diye görüşü alınmayan, on yaşındaki bir çocuk gibi dişçi koltuğunda kalakalmıştı.
Ertesi gün iş çıkışı için falanca muhitteki röntgen kliniğine gidilerek panoramik çene röntgeni çekilecek ve ondan sonraki günde dişçiye getirilip gösterilecekti. Öyle de yapıldı. Maaşının yaklaşık yüzde on beşi kadar tutan bu panaromik çene röntgeninden sonra adamın ağrısı ve kederi, dişçiye varana kadar daha da artmıştı. Ama adam bitsin artık noktasında hiçbir şeye karşı koyacak hali kalmamış, tükenmişti.
Röntgen filmi alınıp dişçiye gösterildi ve dişçi, röntgen filmi ile göz teması kurduğu saniyenin on da biri kadar bir süre içerisinde teşhisini koydu:
“Evet, kanal tedavisi gerekiyor. Zaman kaybetmeyelim. Hemen bugün başlayabiliriz!” diyerek adamı dişçi koltuğuna oturttu ve hemen kesme, oyma işlemine başlandı.
Sanki Sevr Anlaşması’nı imzalamış gibi davranan adam, hiçbir şeye itiraz etmiyordu. Çenesi oyuldu, içine bade koyuldu ama adam hiç ses etmedi.
Karısı bu zaman zarfında: “Merak etme, dişçi bizim tanıdığımız; bize hesaplı yapar!” şeklinde adamı telkin ediyordu. İşlemin tamamlandığı son gün, dişçi ne kadar tuttuğunu da söylemiş oldu. Adamın bir aylık maaşının yaklaşık yüzde sekseni kadar bir bedel ortaya çıkmıştı. Neyse ki dişçi tanıdıktı ve yarısını o gün, diğer yarısını da aybaşında maaş aldıktan sonra ödemeyi kabul etmişti.
Ağrı ilk birkaç gün aynı şekilde azalmadan devam ediyordu. Ama artık karısı sormaz olmuştu. Herhalde “Nasılsa geçmiştir!” diye düşünüyordu. Ancak enteresan bir şekilde aynı ağrı sağ tarafta da nüksetmeye başladı. Ama adam bunu karısına söylemek yerine, bir sabah kahvaltıda tam tersine ağrı geçti şeklinde aktardı. Durumdan pek memnun kalan kadın: “Bak haklı çıktım!” edalarında kendince bir gurur yaşıyordu.
Ağrıları ve sıkıntıları günden güne katlanarak devam eden adam, iradesini kendine siper etmiş, hayatın zorluklarına dayanmaya çalışıyordu. Ta ki maaşını aldıktan sonra önce dişçiye uğrayıp kalan ödemesini yaptığı ve oraya yakın mesafede bulunan kaynanasının evine gittikleri güne kadar…
Beraber eve girdikten beş dakika kadar sonra adamın karısı: “Annemle yarım saat kadar market alışverişimiz var. Sonra dönünce yemek yeriz, sen televizyonla falan oyalan!” diyerek annesiyle dışarı çıktı.
Adam evde yalnız kalmıştı. On dakika kadar sonra adam elinde kumanda televizyon kanallarını karıştırıyorken, dairenin kapısında anahtar tıkırtısı duyuldu.
Eve gelen karısından birkaç yaş küçük olan baldızıydı. İşten gelen baldız, salonda eniştesini yalnız başına görünce önce şaşırdı, sonra da neşeli ve en sempatik halliyle:
“Aaa selam, ne haber? Bizimkiler nerede?” diye sordu.
Adam:
“İyidir, markete alışverişe gittiler. Birazdan gelirler, senden ne haber?” diye cevapladı.
Baldızı da bunun üzerine:
“İyidir canım, ben arkadaşlarımla buluşmak için hemen çıkacağım, onlara selam söylersin!” dedi ve aceleyle odasına geçti. Birkaç dakika odasında kaldıktan sonra tam kapıdan çıkıyorken bir şey hatırlamış gibi adama dönerek:
“Canım yaa, sana geçmiş olsun diyemedim, dişlerini yaptırmışsın, çok geçmiş olsun. Dişçiye annemin takma dişlerinden kalan borcunu da ödemişsin, gerçekten çok sağ ol, çok iyisin yaa, sana çok teşekkür ederiz!” diyerek kapıdan çıkıp gitti.
Sözünü söyledikten sonra arkasına bile bakmadığı için o esnada şoka girmiş adamın sapsarı olan yüzünü görmemişti. O an adam, bir hayli derinden sarsılmıştı.
Sürekli; ‘Bu nasıl olur?’ diye beyninde yankılanan sorunun etkisinden kurtulamıyordu.
Sözde iyiliğini isteyen karısı; göz göre göre kocasına tezgâh kurmuş, kocasının zor durumundan faydalanarak onunla alay edip iğnelemiş, sağlam dişini oydurmuş, acı üstüne acı çektirmiş, maddi olarak sıkıntıdan kıvrandığı dönemde onu bir maaş zarara sokmuş ve bütün bunları kaynanasının dişçiye olan borcunu sinsice ödetmek için yapmıştı.
“Nasıl bir insan evladı bunları yapar?” diye kendine soruyor ama cevap bulamıyordu. Bu kadının; kendi çirkin emellerine ulaşmak için her şeyi yapmaya muktedir, gözü dönmüş bir teröristten ne farkı vardı?
Yeni Nesil Yerli Kadınlar ile Slav Kadınları Arasındaki Fark

En çok merak edilen konuda bu sanırım. Bizdeki kadınların gıptadan ziyade nefretle baktığı, “Hepsini tek tek gebertmek lazım” derecesinde foşik duygular beslediği hemcinsleriyle aralarında nasıl farklar var?
İşte bu farkları pek çok açıdan ele almak lazım. Başta görsel olmak üzere, yaşayışları, mantaliteleri, alışkanlıkları ve şahsiyetleri açısından aralarında çok belirgin bazı farklar bulunuyor.
Fiziki görünüş ve özelliklerine açısından bakmak için, her iki taraftan da rastgele seçilmiş yüzer adet örnek üzerinden mukayeseye başlayalım. Fiziki bakışta Slav kadınlarının, boy ve endam açısından oldukça farklı göründüğü söylenebilir. Hatta estetik ve fiziki denge bakımından Slav kadınlarının, sanki mühendisler tarafından tasarlanmış oldukları gibi bir his duyulabilir.
Yüz güzelliği, gülüş, bakış ve mimiklerde tabii yine Slav kadınları lehine kapanması zor bir fark var. Ten rengi, yumuşaklığı ve tüysüzlüğü açısından da Slav kadınları yarışı çok rahat tempoda önde götürüyorlar.
Bu konuda bizdekilerin yürüttüğü “Slav kadını erken çöküyor.” şeklinde gülünç bir kara propaganda varsa da, aslı astarı yoktur. Bunlar tamamen fesatlıklarla ve komplekslerle türetilmiş bir söylemlerdir. (Lise yıllarındayken hoşlandığım kızların, şimdiki Facebook profillerine bakıyorum da; “Eyvah eyvah, zaman bu kadarmı acımasız olur!” diyorum…)
Giyim ve tarz açısından baktığında da, fiziklerinin elbise ve aksesuar taşıma kabiliyeti daha üst seviyede olduğundan Slav kadınları yine öndeler.
Konu dişiliklerini sergilemek ve erkekleri etkilemek olduğunda da, Slav kadınlarının büyük bir rahatlık ve özgüvenle hareket ettikleri söylenebilir.
Ayrıca beraber oldukları erkekleri sahiplenmek adına da Slav kadınlarının yaklaşımı çok başkadır. Slav kadını saçlarına gösterdiği özeni ve ilgiyi beraber olduğu erkeğe de gösterir. Yemesine, içmesine, temizliğine, bakımına gerçekten en az çocuğu kadar özenir. Bunu hiç küçümsemeyin, eşek kadar adam da olsa bir erkek için ikinci bir kadın tarafından anne ilgisi ve şefkati görmek önemlidir. Slav kadınları bu işi gayet iyi çözmüşler ve durumu gayet iyi götürüyorlar.
Bizim yeni nesil yerli kadın da “ne kadar tepesine binersem o kadar kıymetli olurum.” şeklinde gerzekçe bir fikre sahiptir. (Kim sokuyor kafalarına bu tür fikirleri onun izini hâlâ bulabilmiş değilim!)
Konu cinselliğe geldiğinde ise tamamen ayrı dünyaların insanları oldukları ortaya çıkar. Bir taraf cinselliği yaşamak istiyorken ve hatta iyisini yaşamak için can atıyorken, diğer taraf bir verme-alma muhasebesi içindedir.
Bir Slav kadını ile yaşadığınız güzel bir buluşma sonrası, yakınlık göstermezseniz ya da baş başa kalacağınız bir yere davet etmezseniz bu kadının gerilmesine ve sinirlenmesine yol açabilir. “Bu adamın sorunu ne?” diye düşünmesine neden olabilirsiniz. Ama benzeri durumda bir yeni nesil yerli kadına, daha ilk buluşmadan sonra baş başa kalmak istediğinizi bir şekilde belli ederseniz. “Irz düşmanı, sapık, rahatsız, manyak” olarak fişlenebilirsiniz. Hatta “Şerefsize bak ya daha bir cep telefonu bile hediye etmedi, kredi kartı borcun var mı? Yok mu? diye sormadı daha ilk buluşmada evine davet ediyor oha yani!” şeklinde tepki de görebilirsiniz.
Benzer durumda bir Slav kadınını davet etmezseniz, hakkınızda, “Adam tırt mıdır nedir? Özgüvenimi yok, donanımımı yetersiz. Normal bir adam olsa davet ederdi var bunun bir arızası” diye düşünür. Çünkü Slav kadınları erkeklerle ilgili ağırlıklı değerlendirme notlarını baş başa geçirilen yakın mülakat sonucunda verirler.
Yalnız onlarında bir kötü tarafı yaşanan her şeyi en ince detaylarına kadar eş, dost arkadaş gibi yedi düvel çevresiyle paylaşıp, her şeyi anlatmasıdır. Bütün yaşananların dedikodusunu ve geyiğini yapmaya bayılırlar. Dolayısıyla ortada saklı kalması istenen bir sır, bir zaaf, bir eksiklik varsa Slav kadını bunu açık etmek için en yanlış kişidir. Bir Slav kadınının hakkınızda bildiği şeyin, çok geniş bir coğrafyada konuşuluyor olması kuvvetle muhtemeldir.
Oysa yeni nesil yerli kadın o konuda daha ketumdur. Zaten yakınlaşma konusuna mesafeli durduğundan, geyiğini yapmaya da hiç hevesli değildir. Genelde olanları anlatma değil, inkâr etme eğilimindedir.
O yüzden iç dünyasındaki durumu içler acısıyken, dış dünyaya “çapkın, Kazanova” pozlarında hava atma arzusundaki yeni nesil yurdum erkekleri için, yeni nesil yurdum kadınları ideal partner olabilir. “Körler sağırlar, birbirini ağırlar” şeklinde beraber çok güzel senkronize olabilirler.
Bu durumda Slav kadınları konudaki iddiasını, icraata taşıyabilen erkekler için daha iyi bir seçimdir. İddiasını kanıtlayamayacak durumdaki yeni nesil yerli erkek için, yeni nesil yerli kadını, elinden tutup gezdirmek, etrafa göstermek, “bakın ben çok güzel kaynaşıyorum.” şeklinde hava atarak egolarını tatmin etme yollarını aramak, daha mantıklı bir çözüm olacaktır.
Sistemi, kendisiyle yakınlaşmak isteyen erkekleri, önem ve fayda kriterlerince sıraya dizerek (ya da organize ederek diyelim) toplu ya da ferdi olarak peşlerinden koşturmak usulüyle, maksimum faydalanma prensibi üzerine kurulmuş, yeni nesil yerli kadın için, cinsellik göz ardı edilmiş bir konudur. Konu cinselliğe geldiğinde, ya da olayların akışı gelip cinselliğe dayandığında yeni nesil yurdum kadınında genelde sistem çöker. Ne yapılacağını kestiremedikleri gibi bu konuyu atlamış olduklarını da genelde o esnada fark ederler.
Slav kadınlarının “İşte asıl ilişki şimdi başlıyor.” diye heyecanla bekledikleri an; yeni nesil yerli kadınlar için içinden çıkılamaz bir durumu işaret etmektedir.
Hal böyle olunca; yeni nesil yerli kadının, Slav kadını karşısında biraz “aseksüel” kaldığını itiraf etmek yerinde olur.
Bu konuda olayın özünün gayet iyi kavranmasını sağlayacak bir başka öyküyü nakletmek istiyorum…
Bir Başka Öykü: Yeni Nesil Yurdum Kadınının Marka Değeri
Vaktin zamanında gösteri ve eğlence sektöründe, dijital sistemlerin operatörü olarak bir işte çalışıyordum. Yeni hazırlanan bir gösteri için şehir dışından başka bir organizatör firmanın ekibi gelmişti. Gelen ekibin içinde iki tanede oldukça hoş hatun vardı. Hatunlardan daha bir hoş olanıyla gösteriye hazırlık için için yapılması gereken işlerle ilgili, bir kaç gün boyunca aynı ortamda, baş başa, uzunca zaman geçirdik. Haliyle aynı ortamda ve aynı iş üzerinde beraber çalışan her sıcakkanlı iki insanın olabileceği gibi biz de biraz samimi olduk.
Samimiyetin devamında, artık iki taraf içinde yakınlaşmanın kaçınılmaz gibi göründüğü bir ortamda; işgüzar, kıskanç, mendebur ve hatta şerefsiz bir mesai arkadaşımın uluorta üstüne vazifeymiş gibi:
“Abi yenge ne zaman geliyor, iki aydır ortalarda yok?” demesiyle, o güzelim sıcacık ortam birden buz kesmişti. Tabii hoş hatun da o esnada bu da nerden çıktı dercesine, hafiften dumura uğramış, gözlerini bana dikmiş, bir açıklama beklermiş gibi görünse de, olayın yeterince açık olduğunu idrak ederek, su götürür bir tarafı olmadığını da kinayeli bir şekilde şu sözlerle aktardı:
“Sanırım şu üç günlük muhabbetimiz süresince anlattığın epeyce bir şey arasında atladığın küçük bir detay var. İki aydır ortalarda olmayan bir yenge… Acaba nerde ola ki bu yenge?” dedi ki…
Bizim işgüzar, fesat iş arkadaşımız gene cevabı gelişine yapıştırma gereği duydu.
“Yenge Rus, Moskova’da genelde iki ayda bir gelir.”
Ben hâlâ şaşkınlığı üzerimden atamamış bir şekilde bir şeyler söylemeye çalışıyorken, ilk elden benimle ilgili olan konuda söz alıp giriş yapamıyordum. Sağ olsun işgüzar mesai arkadaşım her lafa atlıyor, benden önce müdahale edip, toparlamama meydan vermiyordu.
Anlarım, insan insana haset edebilir, işine taş koymaya çalışabilir, lakin bunun bile bir adab-ı muaşereti vardır. Dünyanın hiç bir yerinde böylesine öküzce davranılamaz…
Tabii hoş hatun, durumun verdiği sıkıntıdan iyice bunalmış bir halde son bir şey daha mırıldandı.
“Ne kadar zamandır beraberler acaba bu yengeyle?”
Der demez, bizim işgüzar yok artık dedirtmek istercesine ona da cevabı yapıştırdı:
“Üç yılı vardır dimi abi”
Ben bir tek “Di” diyebildim. Bütün bu geçen diyalog esnasında çıkartabildiğim tek ses bu olmuştu. Sonra hoş hatun tadı kaçmış bir şekilde döndü arkasını gitti. İşgüzar da sanki son dakika golüyle beraberliği kurtaran deplasman takımı coşkusundaydı, içi içine sığmıyordu.
Ben de aynı şekilde son dakika golüyle üç puanı kaçırmış, beraberliğe razı olmuş ev sahibi takım siniri ve gerginliği içerisinde, “Üç puanı yedinde başın göğemi erdi şerefsiz.” der gibi nefret ve öfkeyle ona bakarak yanından geçip gidiyordum.
Tabii bu konuşmaya uzaktan başka şahit olanlar da vardı. Yine aynı işyerinde beraber çalıştığımız Ağır Abi de kenardan izleyerek konuşmaya şahit olmuş ve onunda canı çok sıkılmıştı. Yüzünü ekşitmiş, işgüzara “aferin büyük iş başardın şerefsiz” der gibi bakıyordu.
Neyse ertesi gün oldu. Malum işimizi yürütmemiz lazım, hoş hatunla yine beraberiz, yine baş başayız. Ama tabii ki kendisinden beklendiği gibi olayı pek hazmedememiş görünüyor. Aradaki samimiyet tamamen kaybolmuş ve yerine can sıkıcı bir resmiyet gelmiş, beyli meyli hitap ediyor. Durumu belki biraz düzeltebilir miyim düşüncesiyle bir kaç sözlü girişimim olduysa da, bu girişimler çok kesin ve net bir tavırla, temyizi mümkün olmayacak şekilde reddedildi.
Çok üzgün ve çok canı sıkkın bir şekilde, ona ve yaptığımız işe yansıtmadan devam etmeye çalıştım. Çünkü hoş hatun için her şeyin tadı kaçmıştı. Bitse de gitsek modundaydı. Onun canını daha da fazla sıkmak istemedim.
Ertesi gün yine aynı resmi ve ciddi çalışmamızın ardından öğle yemeği arasından sonra ben yerime çıkarken, hoş hatun ve arkadaşı kapının önünde ayaküstü sigara içiyorlardı. Her ne kadar beni görmemezlikten geldilerse de konuştuklarının öznesinin ben olduğunu anlamıştım.
Yanılmamışım da…
O esnada bulundukları yerin arkasındaki ayna camlı bölüm bizim Ağır Abi’nin odasıydı. Odada masası tam da camın dibindeydi. Hava gelsin diye hafif araladığı pencereden, havanın yanında hatunların bütün konuşmaları da içeriye giriyor ve CD kalitesinde dinlenebiliyordu.
Akşam olup da, el ayak çekilince yanıma gelen Ağır Abi’miz, büyük bir neşe ve keyifle…
“Kardeşim sana bir şeyler anlatacağım aklın duracak.” dedi.
Ağır Abi’miz, hem samimi, hem neşeli çok güzel bir insandı. Onu ciddi şekilde sever, sayardım. Neyse söze başladı:
“Öğlen yemekten sonra tam odamda oturuyordum. Biraz da camı açmıştım hava alsın diye, neyse tam bilgisayarda bir şeyler karıştırıyordum, camın ardından konuşma sesleri gelmeye başladı.
Bir de kulak kabarttım ki konu sensin. Mevzu çok enteresandı o yüzden yerim ayıbını dedim dinledim valla” derken çok keyifli bir şekilde gülüyordu.
Ben de heyecanlanmıştım.
“Abi ne ayıbı yaa boş versene sen anlat anlat…” diyerek onu teşvik ettim. O da hemen anlatmaya başladı:
“Kardeşim diğer hatun seninkine hem akıl veriyor, hem de kızıp duruyordu. Bak aynen şöyle dedi.”
“Kızım madem hoşlandın niye geri çekiliyorsun. Sevgilisi varsa var. Hem iyi olup da yalnız olan adam olur mu? Kaldı ki karşındaki senin güzelliğinle, aklınla baş edebilir mi? Kim ki o kadın?”
O öyle der demez de Hoş Hatun damarına basılmış gibi birden hiddetle cevap vermiş:
“Ya bir sus insanı sinir etme, karı Rus’muş, üç yıldır beraberlermiş, her türlü veriyordur o şimdi, ben onunla nasıl baş edeyim.” diye dert yanmış…
İşte, burada geçen tek cümlelik cevap o kadar çok şey anlatıyor ki… Resmen yeni nesil yerli kadının, Slav kadınlarının karşısında yaşadıkları acizliği, yenilgiyi baştan kabullenişlerini ve ezikliklerini ortaya koyuyor. Şimdi bu durumda, her önüne gelene ezik diyen yeni nesil yerli kadına sormak lazım… “Asıl ezik kimmiş?” diye…
Aslında biraz özgüven olsa, cesaret edip yürüse, gerçekten de neticeyi lehine sonuçlandırabilirdi. Çünkü güzelliği ve şahsiyeti ile hakikaten üst seviye biriydi.
Üstelik benim açımdan da şartlar o yönde meyilliydi. Tamam, üç yıldır beraberdim ama ondan ben de pek hoşnut değildim, üstelik ilişkide biraz ekşime yapmıştı. O yüzden tasfiyesi vacib bir durum söz konusuydu.
Kaldı ki ben de destek olmak isterdim, gerekli torpil ve kayırmayı yapardım. Yurdum kadını, bir Rus kadının elinden erkeğini alsın, Rus kadınının da boynu bükülsün, ilk defa yurdum kadını bir Rus kadını karşısında galip gelsin, şanlı bayrağımızı göndere çektirsin, İstiklal Marşımızı çaldırsın diye! Ama nerde… İşte böylelikle yeni nesil yerli kadının, Rus kadını karşısında şeref sayısını kaydetmek ve marka değerini artırmak adına tarihi bir fırsat kaçırılmış oldu.
Karı Dırdırı Nedir?

Karı dırdırı radyasyona benzer. Adamın beynini çürütür. Daha teknik tanımıyla; kadının en bilinen balistik taarruz silahıdır. Vereceği zararı hesap etmeksizin, neden olacağı etkiyi düşünmeksizin acımasızca kullanırlar bu silahı…
İnsan kulağının tahammül edemeyeceği çirkin bir ses tonuna çıkarak, kalp kırıcı, üzücü, aşağılayıcı ve yaralayıcı derin anlamlar taşıyan sözler sarf ederler. Çoğunlukla bu sözler yenir, yutulur, altından kalkılır ve affedilir gibi değildir.
Yüksek dozda kadın dırdırına maruz kalan erkek, bunların ağırlığı altında ezilir, beyni sulanır, çalışamaz hale gelir, yaşama sevincini kaybeder, onun için hayatın anlamı kalmaz. Dırdır, kadınların erkeği dürülmüş öküze çevirmekte kullandığı en etkili yöntemdir. (dürülmüş öküz… Erkekliği elinden alınmış boğa demek)
Nasıl kullanırlar bu silahı? Öncelikle kendilerini köşeye sıkışmış bir kedi gibi çirkinleştirirler. Öyle olur ki daha önceden güzelliğini beğendiğiniz yüzün nasıl böyle iğrenç bir görüntüye büründüğüne hayret edersiniz.
Erkek çirkinlikten korkar, ilişmek istemez, uzaklaşmak ister. Kadın bunun farkındadır. Bu korkunç haliyle erkeğin üzerine gider. Ve bunu en çirkef ses tonuna çıkarak, en yüksek desibelde yaparlar. Bu esnada başka bir amaç da güdülmektedir. Bağırmak suretiyle etrafa ve konu komşuya “bu evin, bu ilişkinin hâkimi benim, burada benim borum öter” mesajı vermeye çalışırlar.
Erkek evinden dışarı bağırtı veya münakaşa sesleri yayılmasını istemediğinden çoğunlukla ortamı yatıştırmaya çalışır, alttan alır. Erkeğin bu olumlu çabasını gören kadın, zaferini katliama dönüştürmek için daha da üstüne gider…
Öncelikle bu radyoaktif silahı neden kullanırlar? Bu çok amaçlı bir silahtır. En çok kullandıkları bazı durumları sıralarsak…
– Erkeği sindirmek,
– Sinir etmek,
– İntikam almak,
– Hadise çıkarmak,
– Kendini savunmak,
– Üstünlük sağlamak,
– Domuzluğundan, (nedensiz)
Kadın dırdırına karşı erkeğin kullanabileceği savunma yöntemleri nelerdir?
Dövmek:
Dırdıra karşı etkin bir silahtır. Ağzının ortasına yapıştırılacak sağlam bir tokat ya da yumruk benzeri bir vuruş, dırdırı şıp diye keser. Ancak dayak da nükleer bir silahtır. Kullandıktan sonra büyük yıkıma neden olur ve birçok şeyi mahveder. Telafisi ve geri dönüşü yoktur. Kötü etkisi yıllar boyu geçmez. Ayrıca gerek boşanma mahkemesinde ve gerekse toplumda kullanımı hoş karşılanmaz.
Erkek için erdemli ve etik bir silah değildir. Hele ki devam edecek bir ilişkide kullanımı ileride çok büyük kayıplara neden olacaktır. Kullanımı kesinlikle tavsiye edilmez.
Sövmek:
Dayaktan daha az etkin ama yan etkileri de daha az olan bir silahtır. Dırdıra başlayan kadının, anasını, babasını, ailesini ya da bazı manevi değerlerini hedef alan ve kadınında pek kolay ağzına alamayacağı kelimelerden imal edilmiş olan küfür sözcükleri etkin şekilde kullanarak; kadın dırdırdan vazgeçirilebilir.
Ancak bu küfürlerin de zaman içerisinde kötü etkisi yaşanacaktır. Lakin yine de bunun bir savunması vardır. Sen dırdır ettin ben de sövdüm diye kötü etki hafifletilebilir. Ama bu da etik olarak doğru silah değildir. Eğer kullanılacaksa da kesinlikle yalnız olunan ortamlarda kullanılmalıdır. Bu silahın kullanıldığına dair etrafta şahit olmamasına dikkat edilmelidir.
Aldatmak:
En saçma silah, hatta böyle bir silah olamaz. Dırdır eden kadını bunu bahane ederek aldatırsanız ve bir de bunu belli ederseniz, çok daha fazlasına maruz kalırsınız. Böyle bir şey yok, unutun.
Ambargo uygulamak:
Bilinçli bir silahtır. İşe yarar. Ancak bu silahı kullanabilmek için güçlü durumda olmak gereklidir. Güç sizin elinizdeyse ambargo uygulayabilirsiniz. Başarılı bir ambargo karşısında kadın geri çekilmek zorunda kalır. Ancak birçok durumda ambargoyu tüm şartlarıyla uygulamak gerekir. Örnek olarak; maddi gücünüzle ambargo uyguluyorken, akşam yatakta seks için yavşansanız, ambargo başarılı olmaz.
Anti-dırdır:
Kadının aynı silahını kendine karşı kullanmaktır. Aynı yüksek ve çirkin ses tonuyla karşılıklı münakaşa etmek de bir savunma olabilir. Ancak malum bu kadınların uzmanlık alanıdır. Bu silahı ancak bu konuda özel yeteneği olan erkekler denemelidir. Herkese tavsiye edilmez. Mesela bir muhalefet partisi lideri klasmanında olan erkek, kadın dırdırına karşı, anti dırdırı çok etkin olarak kullanabilir…
Terk Etmek:
En şık, en etkin savunma yöntemidir Dırdıra mı başladı? Hemen uzaklaşın ortamdan, onu yalnız bırakın, terk edin gidin. Göt gibi kalsın meydanda… Duvarlar dinlesin sesini… Onu sessizliğe mahkûm edin. Hatta bu durumda iyi bir şeyde olacaktır. Sizden alamadığı hırsını etrafındakilerden alacaktır. Kendi dost, arkadaş vs. gibilerini arayarak, onların kafasını ütüleyecek, onların zamanını gâvur edecektir. İşte düşmanın silahıyla, düşmana zarar vermek diye buna denir. Siz de bu esnada boğazı gören, güzel bir mekânda kendinize bir ziyafet çekin, keyfinizi katlayın… Netice olarak; yayılan radyasyonu temizlemenin veya ondan korunmanın bir yolu olmadığından, en iyi çare, arkana bakmadan oradan uzaklaşmaktır. Dünyada tabiatın bütün güzelliklerini sunduğu, harika yerler her zaman vardır. Bulunur ya da bulunmaz ama her zaman aramaya değer… Belki bu yolda giderken insan, gezgin olur, şair olur, evliya olur belki de kaybolur gider ama başına gelebilecek hiç bir şey; yaşarken çürümek kadar kötü olamaz.
İş Hayatında Kadın

Yine iş hayatında çalışmadan kazanmak isteyen ve zahmetsiz kariyer yapmayı hedefleyen kadınlar vardır. Dışarıdan bakıldıklarında çalışırmış gibi görünüp aslında hiç bir iş yapmazlar. İş olarak nitelendirdikleri keyifli ve eğlenceli şeylerle vakit geçirerek para kazanmayı arzularlar. Marka bilibilisi, kurumsal kimlik şıttırması, piar, lansman, sunum, tanıtım, networking ve benzeri boş beleş şeylerle uğraşarak, çevrelerinde iş yapıyormuş algısı oluşturmaya çalışırlar. Sabanla saçıp savurdukları paraları, çatalla toplamaya kalkarak büyük iş yaptıklarını ve başarılı olduklarını düşünürler.
Bir de yine çalışarak kazanmak ve kariyerlerinde çalışarak yükselmek yerine, bazı alternatif, kısa ve zahmetsiz yollara başvurmayı deneyenler olur. Yaptığı işte başarılı olarak; gelirini artırmak, iş yerindeki pozisyonunu sağlamlaştırmak ve kariyerinde yükselmek çok fazla emek ve gayret gerektiren, üstelik çokta uzun süren bir süreçtir. Bazı kadınların o kadar sıkıntıya katlanmaya ve uzun süre beklemeye pek tahammülü yoktur. O yüzden direk iş yerinde ona en elverişli desteği sağlayacak olan, patron ya da üst düzey yönetici erkeklere yakınlaşmakla ve mümkünse kaynaşmakla bu hedeflerini gerçekleştirmeye çalışanlar olur.
Dolayısıyla bir işyerinde, oraya ilk defa gitmiş olan bir yabancının bile kolayca dikkatini çekebilecek kadar, rahat ve kendinden emin hareket eden, havasından ve çalımından yanına yaklaşılmayan bayan personel; muhtemelen bu hedefini gerçekleştirmiş biridir.
Evlenirken Kadın

Memleketimizde insanların alışkın olduğu, geçmişten gelen evlilik türlerinin yanında bazı günümüz şartlarınca değişime uğramış ya da türemiş çeşitli evlilik türleri de mevcuttur. Bunlardan bazıları çok bilinen haliyle kanıksanmış durumdadır. Ancak bazı evlilik türleri, toplumsal samimiyetsizlikten ve insanların gerçeği telaffuz etmeye gözü yemediğinden dolayı çarpıtılmıştır.
Sanki üstüme vazifeymiş gibi bu samimiyetsizliği ve çarpıtmaları ortadan kaldırarak, memleketimizdeki çok bilinen evlilik türlerini olduğu gibi aşağıda naklediyorum. El alem ne derse desin; aslı, özü böyledir…
1- Görücü usulü evlilik (ebeveynlerin sponsorluğunda gerçekleşen evlilikler):
En çok bilinen ve rastlanılan evlilik türüdür. Eskiden beri gelen alışkanlık olmasının yanında çoğu zaman evlenen ve evlendiren tarafların her türlü işine gelen durumlar mevcuttur. Öncelikle evlenenlerin çok ciddi şekilde işine gelen evliliklerdir.
Çoğu birey kendi başına birini bulamaz, bulsa da, bulduğu kişiyi kendiyle birlik olmaya ikna edemez. İkna etse bile anlaşamaz, birlikteliği yürütemez. Yürütse bile sonrasındaki maddi, manevi yüklerinin altından kalkamaz. Çoğunlukla eline yüzüne bulaştırır ve hatta sıçar, batırır. Bu yüzden ebeveynlerinin mandası altında bu olaya girmek, bireylerin çok işine gelir.
Keza evlendirenlerin ise bu yöntemde ciddi beklenti ve çıkarları mevcuttur. Çocuklarının kendilerine ters gelecek, sonrasında kendilerine büyük sıkıntı yaratacak biriyle olmasını engellemeye çalışırlar.
Haksız da sayılmazlar, mesela kızları itin, puştun ya da serserinin birinin rüzgârına kapılıp, onunla evlenebilir. Geleceğinde de türlü çirkinliklere, tahammülü zor şeylere katlanmak zorunda kalabilir.
Ya da oğulları kötü kalpli, çirkin birine, salak gibi esir düşüp, bok gibi bir hayat yaşamaya mecbur olabilir.
İşte bu gibi riskleri bertaraf etmek için, ebeveynler inisiyatif kullanarak duruma el koymayı arzularlar.
Gerçi ebeveynlerinde çoğunlukla işin içine ettiği, kaş yapayım derken göz çıkardığı, durumlara da sık rastlanılır. Kendi menfaatleri söz konusu olduğunda pek bir zalim ve dayatmacı olabilirler.
“Hiç bir anne baba, evlatların kötülüğünü istemez.” doktrini altında, kendi ego ve menfaatleri için, göz göre çocuklarını ateşe attıkları durumlar da pek az değildir.
Yine de bu tür evliliklerin toplumsal faydaya katkısı ve başarı oranı göz ardı edilemez. Çünkü kişilere göre uygun çözümde değişmektedir. Bazı kişiler ve ebeveynler için en uygun çözümü bu yöntemin sağladığı da inkâr edilemez bir gerçektir.
2- Anlaşarak evlilik (bildiğin menfaat evliliği):
İki tarafında işine gelen durumlar mevcuttur. “Alan razı, veren razı, üçüncü şahıslara da susup oturmak düşer.” durumu söz konusudur. Bu tür evlilikler de iki tarafında beklentileri asgari seviyede karşılanmakta, hatta beklentilerin ziyadesiyle karşılanması durumuna göre menfaat yelpazesinin yarıçapı da genişleyerek aileleri de içine katabilmektedir.
Çoğunlukla en iyi işleyen ve yürüyen evlilikler bu tür evliliklerdir. Menfaat çarkları bozulmadığı ya da iki taraftan birinin, hıyarlık edip gidişatı çıkmaza sokmadığı sürece bu evliliklerin önü açıktır.
Aslına bakılırsa yapısı itibariyle en sağlam evlilikler de bunlardır. Çünkü iki tarafta anlaşma durumunun farkındadır ve ölçülüdür. Çoğunlukla anlaşma durumunun ve menfaat dengesinin bozulmaması için iki tarafta gereken özeni ve dikkati gösterir.
Dolayısıyla bu tür evlilikler bırak yıkılmayı, kolay kolay sarsılmaz bile…
3- Boka basma türü evlilik (Dayatmalı, zorla, gönülsüz evlilikler bu sınıftadır):
Çoğunlukla bir tarafın diğerine bir şeyler dayatarak, evliliğe zorladığı, dayattığı, köşeye sıkıştırdığı, mecbur bıraktığı evliliklerdir.
Bu türün memleketimizde en yaygın uygulaması “Bana kaydın, almak zorundasın…” şeklindeki kadın dayatmasıdır. Şu veya bu şekilde erkeğin kendisiyle çiftleşmesini sağlayan kadın; evliliğe giden süreçte yolu yarılamıştır. Erkeğin olası bir vazgeçme ihtimaline karşılık dayatma ve çemkirme silahlarının namluları, çoktan erkeğin üzerine doğru çevrilmiştir bile…
“Sana kadınlığımı verdim”,
“Beni kullandın”,
“Benden faydalandın”
gibi çemkirme silahlarının yanında;
“çevrene nasıl biz evlenmeyeceğiz dersin, benim kadınlık gururumla nasıl oynarsın”
şeklinde demagoji silahlarını da kullanırlar.
Bunlarla beklenen neticeyi alamadıkları durumlarda ellerindeki güç kadar tehdit unsurlarını da devreye sokmaktan çekinmezler. (“Bak biz doğuluyuz.” “Ailem öğrenirse fena olur.” gibi…)
Ya da daha çirkefçe feminist tepkiler de gelebilir. “Benden faydalandın” bu konuda kullanılan en beynelmilel çemkirme konu başlığıdır. Ancak buna karşın;
“neyin faydalanması?
Yaptığımız şeyin kime ne faydası oldu?
Hoşa mı gitti?
Çiftleşince başımız göğemi erdi?
Ne oldu yani?
“beni kullandın”
Neye kullandım?
Bir şeye mi yaradı?
Bir eksiğimi mi giderdi?” diye kimse söyleyemez…
Tabii bunların akabinde;
“e peki benimle çiftleşmekten beklentin neydi?
İstediğin ne olmadı da şimdi çemkiriyorsun?”
şeklinde sorarsan genelde cevap veremez ee, üü, der kalırlar.
Çiftleşme sonrası “Bana bahşettiğiniz bu lütuf üzerine size sonsuz müteşekkirim. Bunun karşılığı olarak, kalan ömrü hayatım boyunca köleniz, köpeğiniz olmaya razıyım şeklinde beyanda bulunup, bunu sosyal medya kanallarıyla da geniş kitlelerle paylaşmak mı gerekmektedir?
Yani özet olarak, bu çiftleşme hadisesinin illa ödenmesi gereken bir diyeti vardır. Bu diyette sıklıkla evlenilerek ödenir.
Bu diyet ödenmesini gerektiren durum illa ki kadının bekâretini (şuna bak bununla özdeşleşen yardımcı fiiller bile nasıl yanlı tutum sergiliyor… “vermek”, “sunmak”, “yitirmek”, “kaybetmek” gibi…) meta olarak kullandığı durumlarda geçerli değildir. Kadının “Sen beraber olduğum ikinci erkeksin!” dediği durumlarda da söz konusudur. (Ortalama bir erkeğin elinde; nereye koyacağını bilemediği kadar bu “ikinci erkek” gümüş madalyalarından mevcuttur.)
Bu tür evliliklerin devamında da genelde
“Alnına silah mı dayadık?”
şeklinde kabahati karşı tarafa yıkma ve kendini temize çıkarma gayreti olur.
Böyle evliliklerin mağdurları çoğunlukla kaderine razı olur, boynunu büker, çilesine katlanırlar. Konusu mevzu bahis olduğunda da “Ben karımı seviyorum, evliliğimden memnunum” şeklinde ve de “karakolda bir araba sopa yedikten sonra suçunu itiraf etmiş hırsızlar dinginliğinde” beyanlarda bulunurlar…
Memleketimizde erkeğinde dayatıp direttiği, hatta psikopata bağladığı durumlara da rastlanmaktadır. Basit bir flörtü “ya benimsin, ya toprağın” tarzında bir boyuta taşıdığı; hatta flörtün bile olmadığı, sadece basit bir sözlü iletişimden farklı anlamlar türetildiği; “OHA!” dedirten yaklaşımlara da rastlanmaktadır. Ama yine de oranlarsak; kadın hegemonyasında gerçekleşen evlilikler, erkek dayatmaları ile gerçekleşen evliliklere oranla en az on kat fazladır.
Bir de bu dayatmalı evliliklerde olayın bir namus boyutu vardır ki o tam evlere şenliktir. Her haltı yerken kimsenin aklına gelmez, esamesi okunmaz. Ama olur da bir şeyler ters gider, yollar ayrılmaya doğru giderse… Namus diye bir kavramın olduğu ve ortaya çıkan bu şeyin kirlenebilir yapıda olduğu anlaşılır.
Yine namus kavramının temiz kalabilmesi için bir takım cefaların çekilmesi gerektiğinden bahsedilir. Genelde bu temizleme işlemi evlilik ile yapılır. Nadiren kan dökülerek temizlendiğine de rastlanmaktadır.
“Namusum için adam öldürürüm.” diyen hayat kadınları ve onların menajerleriyle, yine hayatın tesadüfleri sonucu, pek çok kez karşılaşmış olduğumdan; ben bu namus kavramına biraz şüpheyle yaklaşmaktayım. Neye ya da kime göre değiştiğini, ölçüsünün ne olduğunu ben pek kavrayamadım. Bana pek de stabil gelmedi. Bu kavramda bir tuhaflık, bir samimiyetsizlik var sanki…
Gerek bireysel, gerek toplumsal olarak insanların tadını, huzurunu kaçıran, insanların başına dert olan, keşke böyle şeyler hiç yaşanmasa dedirten evlilikler, yoğunlukla bu sınıftadır.
4- Aşk Evliliği (Efsane evlilikte denilebilir):
Ben bu yaşıma kadar rastlamadım. Hatta görene, duyana da rastlamadım. İki insanın en başta birbirini severek başladığı, duyulan sevginin yanında, menfaatlerin esamesinin okunmadığı, yaşanan olumsuz olayların, her zaman sevginin büyüklüğünün gölgesinde kaldığı, yaşanan zorlukların ve kötü şeylerin dağ gibi sevgiye, rüzgâr kadar zararının olmadığı, aşkın her zaman galip geldiği birliktelik ve evliliklerdir.
“İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” Sözüne öz olan bir araya gelme durumudur. Her şeyin güzel gittiği, üst seviyede mutluluk ve refah vaat eden bir yapıdır. Lakin bu özellikleriyle de zaten bir mucizeyi çağrıştırmaktadır. Mucizelerde pek nadir görülür… Bunların dışında da farklı tanımlanabilecek farklı evlilik durumları söz konusu olabilir. Ancak yukarıda belirttiğim ilk üç tip evlilik, şu an memleketimizde tedavülde olan evliliklerin yaklaşık %90’ına tekabül ettiğinden, büyük ölçüde geneli yansıtmaktadır.
Boşanırken Kadın

Bekara karı boşamak kolay. Gerekli şartları yerine getirirse, evliye de kolay. Lakin gerçekten de karı boşamak basit bir hadise değildir. Toprağa kök salmış bir ağacı, elle çekip çıkarmak kadar zor bir durumdur. Neticeye giden yolda erkeğe avantaj sağlayacak olan kriterleri ve daha sonra bu yolda giderken sırtında yük olacak handikapları inceleyelim.
AVANTAJLAR
Finans gücü:
Eğer ciddi bir finans gücüne sahipseniz bütün handikaplara rağmen kazanma şansınız çok yüksek olacaktır. Çünkü boşanma hadisesi başından sonuna kadar çok ciddi finans gerektirir. Her aşamasında para kullanılır. Eksikliğinin hissedildiği noktada duruma hâkimiyette kaybedilmeye başlar. Finans gücünün etkin şekilde kullanımının; karşı tarafın sindirilmesinden tutunda, şartların ve gidişatın istenen şekle sokulmasına kadar birçok konuda büyük etkisi vardır. “Bir pençesi bin pehlivanı yıkar, karşısında durulmayan aslan paradır.” sözünü unutmuyoruz.
Evlilik süresi:
Evlilik süresi ne kadar kısaysa haliyle boşanmak da o kadar kolaydır. Süre uzadıkça tehlike ve riskte artmaya başlar. Süre uzadıkça beraber olduğunuz kişi sizi daha iyi tanır. Tanınmak handikaptır. Hayatınıza daha çok yerleşir. İyi yerleşmiş, savunma düzenini almış birini yerinden etmek haliyle zordur. Ayrıca evlilik süresi mahkemede de handikap olarak karşınıza çıkmaktadır. Bunun, hükmedilecek nafaka ve tazminat üzerinde kesin negatif etkisi vardır. Bir de süre uzadıkça geçen zamanı; “Beni uzun süre kullandın, benden faydalandın, şimdi bunun bedelini öde” şeklinde karşınıza çıkartırlar ki; bu da en iğrenç tarafıdır.
Cesaret:
Karı boşamak mangal gibi yürek ister. Çünkü buna niyetlendiğinizde alakalı, alakasız bir sürü insani karşınıza alırsınız. Herkes sizi yolunuzdan çevirmeye çalışır, kimse hak vermez. Herkes önünüzdeki engelleri artırır, durumu zorlaştırır. Ummadığınız insanlardan baskılar, tehditler görmeye başlarsınız. İşte bu yola çıktığınızdaki cesaretinizi, izleyen günlerde koruyamayacak ve hatta daha da artıramayacaksanız. Hiç boşanmaya niyetlenmeyin.
Sabır:
Çok ciddi sabra ihtiyacınız var. Çünkü hiç bir şey istediğiniz gibi gitmeyebilir, düşündüğünüzden çok daha uzun sürebilir. Tahammül sınırınızı zorlayan davranışlarla ve olaylarla karşılaşabilirsiniz. Boşanmaya niyetlenen adamın kesinlikle çelik gibi sinirlere, kale gibi sabra ihtiyacı vardır. “Cesaret yiğidin ordusuysa; sabır kalesidir.”
İstikbal:
Önemli olan banka soymak değil, kaçış planıdır. Yani yanınıza kar kalmayacaksa karı boşamayın. Boşandıktan sonra hayatınız daha iyi olacak mı? Beraber olduğunuz kişiden kurtulduktan sonra dertleriniz sıkıntılarınız azalacak mı? Bunun muhasebesini iyi yapın. Boşuna cefa çekmeyin. İstikbal vaat ediyorsa karı boşayın. Yoksa oturun oturduğunuz yerde…
HANDİKAPLAR
Çocuk:
En zor handikap. Varlığı boşanırken de boşandıktan sonra da hep sizi zor durumda bırakacaktır. Eğer çocuğunuz varsa, onun boşanmadan sonra ki durumunu iyi planlayamıyorsanız işiniz çok zor. Ayrıca çocuk mahkemede kadın için çok büyük avantajdır. Bütün şartları onun lehine çevirebilir. Bundan dolayı ki evliliğini tehlikede hisseden veya servet avcısı kadınlar, direk olarak çocuk sahibi olmaya oynarlar. Çocuk sahibiyken boşansanız da, karınızdan tam olarak kurtulamayacağınızı bilin. Her işine geldiğinde ya da ona her lazım olduğunuzda size ulaşılabilecek kısa yoldur çocuk.
İş Hayatı:
Karısından ayrılmaya niyetlenen kişinin, iş hayatında başarısını koruyabilmesi pek kolay olmayacaktır. İşiniz hayatınızı idame ettirmek için gerekenleri temin ettiğimiz ana kaynak olduğundan, boşanma hadisesi savaşa dönüştüğünde düşman öncelikli olarak buraya saldıracaktır. İşinizi bozmaya ya da sabote etmeye çalışırlar. Finans olarak çöken bir adam teslim olmaya mahkûmdur, ya da yok olmaya… Her şeye rağmen işinizde ayakta kalmayı başarırsanız. Boşanma mücadelesini kazanabilirsiniz.
Konuşmak:
Ne kadar konuşursanız, o kadar batarsınız. Konuşmak kadının kendi sahası, sizin içinde deplasmandır, bunu unutmayın. Boşanmaya karar verilmişse, zaten üzerinde konuşulacak tartışılacak bir şey yoktur. Bu saatten sonra fazla konuşmak, fazla malzeme vermektir… Duygu sömürüsü, demagoji gibi silahların menziline girersiniz… Merhamet ve vicdan üslerinizi hedef alan düşman çok ciddi zararlar verebilir.
Cinsellik:
Kadının, kadınlık silahının etkili menzilinden çıkamazsanız, işiniz çok zor. Eğer ki bu konuda onu devre dışı bırakamıyorsanız ya da alternatifini yaratamıyorsanız. Yani ikmal yapacak yeni lojistik hatlarınızı oluşturamıyorsanız, çok zorlanırsınız. Boşanma arifesinde onun cinsel çekim alanından çıkamazsanız, dirayetinizi ve boşanma disiplininizi kaybedebilirsiniz. Disiplin ve kararlılık kaybedilirse mücadele de kaybedilir.
Genel Olarak;
İyi düşünün, iyi planlayın, bir şey sezdirmeyin, uyarmayın, çocuk oyunu değildir çok ciddiye alın, istikbalinizi garanti altına alın, yaptıklarınızın yanına kar kalacağından emin olun, sonra harekete geçin, sonra yarı yoldan dönüp te kendinizi rezil etmeyin.
Kadının iyisi

İyi olmayanları ile ilgili o kadar atıp tuttuktan sonra mutlaka “peki, iyisi nasıl madem?” diye soranlar da olacaktır. Bu durumda onlar içinde cevap vermek gerekir.
İlk başta şunu söyleyebilirim. “Sabah uyandığında da güzel olan kadın iyidir.” Bunu biraz açarsak; kadınlar türlü çeşitli makyaj varyasyonları, giyim kuşam ve aksesuar kullanımıyla kendilerini erkeklere olduğundan çok daha farklı gösterebilmektedir. Yüzünde makyajdan bir maske ile erkeğin karşısına çıkan bir kadın için, erkeğin onu sabah uyandığında makyajsız görme hali, maske takan kadının bittiği andır, işte kadının iyisi de orada başlar. Sabah uyandığında da güne güzel bir kadın olarak başlayan bir kadının yanında uyanmak, erkekte cennette bir kuşluk vakti tadındadır. Hele bir de tatlı tatlı gülümsüyorsa, beraber olduğu erkeği gördüğünde gözünde bir ışıltı beliriyorsa… İyi kadın işte odur. (Ona sımsıkı sarılın bir yere kaçmasın…)
Günümüzde herkes gergin, herkes huzursuz, agresif, kızgın ve öfkeli… Dolayısıyla kimse mutlu değil. Kimse de yaşantısından memnun değil. İşte günümüzün şartlarından bu yönde etkilenmemiş, özünde mutlu olan kadın candır. Yaşam enerjisini kendi içinde muhafaza eden, olaylara ve hayata pozitif bakan, olan kötü şeylerden etkilenmeyen mutlu kalabilen kadın bulunmaz bir nimettir. Gerçekten de mutlu olan kadın eşsiz bir değerdir, işte erkek için asıl ödül mutlu bir kadındır.
Sevilmek ne güzel şey… Birisi tarafından sevilmek… Bundan daha tatlı bir his olabilir mi? Erkeğe iç dünyasında sanki dünya onun olmuş gibi tatmin ve memnuniyet yaşatan hissiyat sanırım sevildiğini bilmektir. O yüzden gerçekten seven kadının üzerine “daha da iyisi” diye bir şey aramak anlamsızdır. Ama bakın “gerçekten seven kadın” diyorum…
Peki, güzellik başlığı altında toplanan yüz, endam, saç, göz, falan filan gibi kriterlerin, kadının iyisini tanımlamada hiç önemi yok mu? diye sorulabilir. Bu durumda yukarıda belirttiğim özelliklere sahip kadın, zaten eminim ki böyle güzellik unsurlarından da ziyadesiyle nasiplenmiştir. O yüzden ayrıca belirtmeye ya da saymaya gerek görmedim. Kaldı ki kadını bileşenlerine ayırıp, parça parça değerlendirmeye almak yerine, bütünü üzerinden her şeyiyle görmek ve öyle değerlendirmek daha doğrudur. Çünkü gerçekten seven erkek te o gözle bakar; beraber olduğu kadını severse her şeyiyle sever. Sevdiği kadının özünü sever, teferruatlarına çok takılmaz zaten…





