Aşkta Strateji Öyküleri Yazar Şerif Balcı

AŞKTA STRATEJİ ÖYKÜLERİ

ISBN: 978-605-5014-64-3
YAYINCI SERTİFİKA NO: 11585
MATBAA SERTİFİKA NO: 12641
BİRİNCİ BASKI: Kasım 2015

ÖNSÖZ:
Daha aşkın ne olduğunu bilmiyorken, üstelik bir de stratejisinin
olduğu ile yüzleşen bir acemiden; biraz biraz durumu
kavrayan bir oyuncuya geçiş ve en nihayetinde aşkta stratejiyi
çözmüş, hatta uygulamada suyunu çıkartmış bir adama varışın
öyküleri...

Yazar Şerif Balcı'nın ilk kitabı tam sürümü pdf oku

İçindekiler:

- Kuyruklu Yıldızın Kokusu .................(1996 Bodrum)

- Kurtuluş Savaşı ..........................(2002 İstanbul)

- Sevilmediğin Yer .........................(2009 Moskova)

Kitabın Satış Linki:

AŞKTA STRATEJİ ÖYKÜLERİ, ŞERİF BALCI – Kitap – kitantik | #31842510000001

Kuyruklu Yıldızın Kokusu

1996 Bodrum

96’nın ilk aylarıydı. Kışı Eskişehir’de canımız sıkılarak ve zor sabrederek geçirmiştik. İki sezon Bodrum bir sezon Marmaris’te geçirdikten sonra yeni sezonun başlamasını beklediğimiz Eskişehir’de sıkıcı ve zor geçen kış günlerine dayanmak pek kolay olmuyordu. O zaman kendimize Turizm Komandoları dediğimiz bir arkadaş grubumuz vardı. Hepimiz liseden sonra kendi şehrimizde kalmak yerine güneye inip turizm beldelerinde çalışarak, hem para hem deneyim kazanma yolunu seçmiştik. On dokuz, yirmi yaşlarındaki gençliğin ateşi ve heyecanı ile yerinde duramayan bu coşkulu gençler için güne- ye inip turizm sektöründe çalışmak, tek kelime ile fantastikti. Eskişehir’de kalan yaşıtlarımız, üç kuruş paraya uyduruk işlerde çalışıp, bizim bakmaya tenezzül etmediğimiz kızlar için birbirini yiyorken; biz hem keyifli para kazanmanın yollarını bulmuş, hem de Avrupa futbolu ile tanışmıştık. Artık doğup büyüdüğümüz şehir bize yavan gelir olmuştu. Kış uykusuna razı olmayan, ama tabiatı gereği kışı geçirmek için uyumak zorunda olan canlılar gibiydik. Durduğumuz yerde duramıyor, sabredemiyorduk.

Artık turizmi de tam olarak çözmüştük. Yaptığımız işler- de de deneyim kazanmıştık. Yabancı dil kullanımımızdaki tutuklukta ortadan kalkmıştı. Artık seri şekilde kelimeleri ateş edebiliyorduk. Başlarda kendimizi kuzeyden gelen insanlara ifade etmekte zorlanıyorken, artık ikna edici olmuştuk. Artık onları istediğimiz şeye ikna edebiliyorduk. Zaten artık çocuklukta tamamen geride kalmıştı. Cayır cayır gençler olmuştuk. Bastığımız yeri titretiyor, baktığımız yeri yakıyorduk.

Barlarda sabahlara kadar dans etmek, en sadeleştirilmiş tanımıyla her haltı yemek, ertesi güne de sanki hiçbir şey olmamış gibi başlamak ve de devamını getirmek bir tutkuydu. Ve aynı şeyleri yine yapmak ama yine de hiç yorulmamak kendini hiç yıpranmış hissetmemek çok başkaydı. Hayatın coşkusunu yakalamıştık, bırakmak istemiyorduk. Yeni motoru açılmış arabalar gibiydik. Gittikçe gitmek istiyor, kontak kapatmak istemiyorduk. Hiç bitmeyen bir devam etme arzusu vardı. Bunlar bugün nedense insana çok acayip geliyor. İnsan yazarken bile yoruluyor o zaman bunları yapıyorduk… Çalıştığımız işlerde de ustalaşmıştık. Bir otelin hemen hemen her önemli departmanında çalışmıştık. Oteller, turizm acenteleri, barlar, restoranlar girip çıkmadığımız yer, öğrenmediğimiz iş kalmamıştı. Yani turizmin özünü çok iyi kavramıştık. Düzgün görünüşümüz, konuşmamız, hal, hareketlerimiz ve geldiğimiz şehir ile de gözde elemanlardık. Gittiğimiz her yerde kolay seçiliyor ve imkân buluyorduk. Çalışmamız da beğeniliyordu. Yaptığımız işin hakkını veriyorduk. Gerçekten aramızda yamuk adam da yoktu. Turisti de, işvereni de bizden herkes memnundu.

Bizim tercih ettiğimiz genelde 3 yıldızlı oteller olurdu. Olmadı 4 yıldızlı otellere bakardık. Ama üç yıldız oteller bize daha iyi imkânlar sağlıyordu. Birincisi daha rahat ve samimi oluyordu, o yüzden turistlerle daha rahat kaynaşabiliyorduk. Fazla yıldızlı otellerde resmiyet ve ciddiyet vardır, turiste fazla yaklaşmanı hoş karşılamazlar. Bizim orada bulunma sebeplerimizin en başında da kaynaşmak olduğundan, fazla yıldızlı oteller her ne kadar fazla para verse de bize uymuyordu. Biz orada fazla para, sosyal hak, gelecek garantisi, kariyer, vırt, zırt için değil. Tamamen Türk turizmine canı gönülden hizmet etmek için bulunuyorduk. Buna kendini adamış neferlerdik.

Kaldı ki üç yıldızlı otellerde müşteriyle daha samimi olma ortamı bulduğumuzdan, kendimizi sevdirip, bahşişti, jestti, komisyondu, hediyeydi biz gene yolumuzu buluyorduk. Ayrıca çok yıldızlı otellerde çok fazla amir, müdür olur, onlarda rahat huzur vermezdi. Ama küçük bir otelde ya patron ya da etkili bir müdüre kendini sevdirip, kabul ettirdin mi koca bir sezon rahat ederdin. Ayrıca küçük bir otele ekip olarak yerleştik mi, farklı departmanları ele geçirerek otelin sisteminde güçlenerek, bir birimizi kollardık. Mesela biri resepsiyonist olurdu, biri barmen, biri de garson, bu sayede otelin her yerine hâkim olurduk. Hem sorun çıkartmadığımız için, hem de işimizi iyi yaptığımız için kısa zamanda yerimizi sağlamlardık. Ufak te- fek bazı aşırılıklarımız olsa da bunları genelde sezon sonuna saklardık. Artık sezon sonu yaklaşırken de otel sahipleri ya da yöneticiler küçük şeylerimize göz yumarlardı. Mesela gece otel müşterileri ile denize gidip, gece yarısı herkesin belinde sarılı havlularla otel lobisinde içip şamata yapmayı sezon ortasında hiçbir otel kaldırmaz. Ama eylülde böyle bir şey olursa, şurada sezonun kapanmasına bir ay kalmış, şimdi uğraşamayız personelle deyip es geçebilirler. Kaldı ki müşteriden gelen bir şikayette yoksa, turist halinden memnunsa, nasıl biliyorsanız öyle yapın diyen yöneticiler de çıkabiliyordu. Otel yöneticilerinin en çok hırsızlıktan ödü kopardı. Eğer otelde turistin bir şeyi çalınır da, tur firmasına şikâyet giderse yandığımızın resmidir diye çok çekinirlerdi. Biz o konuda da çok güvenilir elemanlardık. Çalıştığımız yerin her şeyini gönülden sahiplenir, gönüllü güvenlik elemanları gibi yeri geldi mi nöbet bile tutardık. Birkaç günlüğüne bir yere gitmek zorunda kalan patron ya da yöneticilerimizden “İyi ki varsınız Eskişehirliler.” sözünü defalarca duymamız tesadüf değildi.

Normal şartlarda nisanın başı gibi Bodrum’da olur, sezonun açılışına en başından başlardık. Nisan ayı içerisinde turistik tesisler personelini ayarlar, son hazırlıklarını tamamlar ve nisanın ortalarına doğru turist kabul etmeye başlardı. İyi bir iş ayarlamak için Bodrum’a erken gitmek önemliydi. Civar oteller ve tesislerde kışın da çalışan birkaç öncü arkadaşımız bulunurdu. Güçlü bir iş-arkadaş ağımız vardı. Hemen hemen her yer ile ilgili detaylı bilgi sahibi olurduk. Hangi otel hangi personeli arıyor, iş iyi mi değil mi, idarecileri ile çalışılır mı çalışılmaz mı, otel hangi turlarla çalışıyor, gelen turistler nereli istihbaratımız genişti.

Kışı Eskişehir’de çalışmadan geçirdiğimizden, yazın kazandığımız paraları harcayarak idare ederdik. Ne kadar iktisatlı da davransak bahar geldiğinde biz de sıfırı tüketmiş olurduk. Ancak Bodrum’a gidip de birkaç gün kalacak kadar paramız kalmış olurdu. Gitmesine giderdik te, ya dönmemiz gerekirse diye düşünmezdik. Bodrum’a hep gemilerimiz yanmış olarak ayak basardık. Ben ve arkadaşım Hasan; ikimiz öncü kuvvetlerdik. Önce ikimiz gider, yeri ve ortamı ayarlar sonra geride kalan arkadaşlarımızı çağırır, onları da sisteme dahil ederdik. İş bulana kadar genelde orada kışın da çalışan arkadaşlarımızın yanında, personel odalarında kalır her gün iş arardık. Ya da Muğla’da Hasan’ın üniversiteden arkadaşları vardı. Onların öğrenci evi olurdu. Onlarda kalırdık. Sabah erkenden Marmaris ya da Bodrum’a iş aramaya gider, bulduk bulduk, bulamadık son midibüsle geri dönerdik. Ertesi gün bir daha şansımızı denerdik. Kaldığımız yerler çoğunlukla perişan personel koğuşları olurdu. Genelde kalma yerleri hiç iyi şartlarda olmazdı. Ama bu da bizim pek umurumuzda olmazdı. Bodruma sezon başın- da ilk ayak bastığımızda; bizim umurumuzda olan bir tek şey olurdu. O da parasızlık… O dönemde hiçbir aşırı harcamamız olmamasına rağmen sadece günlük üç öğün yemeğimiz bile elimizde olanı hızla eritirdi. O yüzden mutlaka bir yere kapağı atıp öncelikle yemek parasından kendimizi kurtarmaya çalışırdık. İyi kötü bir otelde işbaşı yaptıktan sonra, üç öğün yemek ve kalma yeri çözülünce, cebimizde para kalmamış olsa dahi en azından dayanabilecek şartları sağlamış olurduk. Sezon başında oteller de bizim gibi züğürt olurdu. Zaten bu para denen şey hiç kimsede olmazdı. Öyle aybaşında maaş veren bir yere hiç rastlamadık zaten. Çoğunlukla personele öldürmeyecek kadar para verirlerdi. Ani ve tam doz bir maaş ödemesinin personelin kimyasını bozabileceğine inanmış olan düşünceli yöneticilerimiz! Yine bizim iyiliğimiz için alacaklarımızı gıdım gıdım öderlerdi. Çoğunlukla sezon sonunda hesabımız görülürdü. Bu ve benzeri hallerde personelin iyiliğini aşırı şekilde gözeten epey bir yönetici ve idareci ile karşılaşmıştık. Mesela personelin kolesterolü yükselmesin, kalp krizi geçirme riski artmasın diye bize kırmızı et yedirmezlerdi. Hatta bizi otel müşterisiyle bir tutan, müşteriden artan yemekleri ertesi gün bize sunan yöneticilerimiz de olurdu. “Çöpe gideceğine bari personel yesin.” diyen yöneticilerimizi Allah her zaman nur içinde yatırsın! Yiyerek öğütmek dururken, çöpe döküp de israf etmek hem büyük günah hem de milli servetin göz göre göre zayi edilmesi, dolayısıyla vatana ihanet sayılırdı. Tabi bizler o zaman gençtik, cahildik, bunları idrak edemiyorduk. Ama bizim yerimize idrak etmiş olan idarecilerimiz gereğini yapıyordu! Allah onlarında taksiratlarını affetsin.

Bir önceki sezon Marmaris’te çalışıyorken, sezon başlayalı iki ay olmuştu ama biz personel yemeğinde kıyısından ya da köşesinden düşmüş hiç et görmemiştik. Bütün personel bu kadar da olmaz el insaf diyordu. Ama ben hem sabrımı koruyor, hem de etrafımdakileri gülerek telkin ediyordum. Merak etmeyin iki hafta sonra Kurban Bayramı illaki otel için kurban keserler, personele de iyi ya da kötü bir yemeği çıkar, sabredin diyordum. Neyse Kurban Bayramı geldi. Birinci, ikinci gün geçti. Ama ne bir kurban geldi, ne de izi… Bütün personel benimle eğlenmeye başladı. Hani kurban, nerde eti diye envayi çeşit dalgası geçiliyordu. Bu duruma gerçekten çok içerlemiştim. İyice de kızmıştım. Artık günah benden gitti dedim. Bütün personelden para toplamaya başladım. Biz personel olarak kurban keseceğiz, otel sahibi Mahmut Bey’e de yedireceğiz diye personele söylüyordum. Bu fikri herkes benimsedi. Bizim küçük teneke tip kutusunu kime uzattımsa boş geçmedi. Herkes az ya da çok bir şeyler veriyordu. İki saat içinde kurbanın üç bacağını alacak kadar parayı denkleştirmiştim. Geriye bir bacağıyla kafası kalmıştı ki kendimi patronun odasında içtimaya çekilmiş olarak buldum. Meğer müzevir meydancı beni ve girişimimi yıldırım hızıyla patrona jurnallemiş. Tabi anlattıklarının içerisine biraz da kendinden katıp hikâyeyi de zenginleştirmeyi ihmal etmemiş. Personel adına kurban kesme eylemiyle; benim tüm personeli kışkırtarak isyan tertiplediğimi, sonra da herkese toplu işi bıraktıracağımı anlatmış. Oysaki böyle bir şey ne konuşulmuş ne de kimsenin aklından geçmişti. Benim tek düşüncem patrona kurban eti ikram edip adamı mahcup etmekti. Ama gel gör ki o esnada patronun karşısında bir isyan lideri olarak bulunuyordum. Çok tehlikeli bir durumdu. İçim ürpermedi desem yalan olur. Çok akıllı ve dikkatli davranmam gerekiyordu. Aksi bir durumda beni oldukça kötü etkileyecek sorunlar doğabilirdi. O odadan sağ salim çıkıp, bundan sonrasına normal bir şekilde devam etmek için şanstan fazlası lazımdı. Aklım teyakkuz durumuna geçmiş, çareler üretmek için en yüksek devirde çalışıyordu. Ama patron da benden az uyanık değildi. O da son derece temkinli davranıyor, ölçülü hareket ediyordu. İsyanın liderinin başını ezeyim derken, daha kötü bir isyana neden olur da yaz ortasında personel arızası ile karşılaşırsam ne yaparım diye düşünüyor temkinli hareket ediyordu. Belli ki bu Eskişehirli genç personeli etkilemişti. Onları peşine takmış sürüklüyordu. Olası bir zıtlaşma durumunda personeli daha kötü yöne de çekebilirdi. Temkinli davranan patron yarı babacan, yarı kızgın bir şekilde beni azarlıyordu. “Evladım ayıp değil mi bu yaptığınız, ben dururken kurban kesmek size düşer mi? Ben zaten kurbanı ısmarlamıştım, köyden gelecekti ama gelmesi biraz uzun sür- dü. Siz canınızı sıkmayın kurban gelecek de, kesilecek de… Böyle bir şey için hiç isyan çıkartılır mı? Bir de senin yerin başkaydı. Benim en güvendiğim adamların başında geliyor- dun. Nasıl böyle bir şey yaparsın. Yazıklar olsun. Şimdi çabuk arkadaşlarından topladığın paraları geri dağıt ve işinin başına dön.” O bu sözleri sarf ederken, benim aklım da boş durmuyordu. Olan biteni kavrayıp, durumu düzeltecek çözümü ve konuşmayı da bir yandan tasarlamıştı. Onun sözünü tamamen bitirip, hırsının geçmesini susarak bekledikten sonra, ben de döner ayak “Peki efendim ama kurban kesmek için para topladığımız dışında geri kalanın hepsi yalan. Ortada ne isyan var ne de bir şeye tepki… Kurbanda memleketinde olamamanın özlemini duyan ve kurban eti yiyemedik diye hüzünlenen arkadaşlarımız vardı. Onlar için böyle bir şey yapalım istedik. Size kim nasıl anlattıysa çok hain fesat biriymiş asıl ona yazıklar olsun.” dedim. Verdiğim cevapla ve duruşumla adamı etkilemiştim. Adam kurnaz adamdı. Başlarını karşıma alacağıma, yanıma çeksem daha çok işime gelir diye bana yumuşak davranıyordu. Oysa oldukça agresif ve ters biriydi. Personel onunla göz göze gelmekten bile korkardı. Herkes ondan çok çekinirdi. Hele odasına çağrılmak idama gitmek gibi bir şeydi.

Ama bu olayda adam bana sadece otoritesini gösterecek kadar sert yapmıştı. Niyeti işi tatlıya bağlamaktı. O yüzden fazla ileri gitmedi. Sonrasında meseleyi dertsiz çözmenin memnuniyetiyle, “Hadi hadi işinin başına. Sevildiğini bildiğinden arsızlık ediyorsun. Kerata seni!” diye gülerek beni gönderdi. İki saat sonra kurban gelmiş, kesilmiş ve personelin akşam yemeğine sofraya konmuştu. Ben de personelin kahramanı olmuştum. Herkes “vay be” diyordu. “O kadar müdürü şefi çiğnedi, geçti. Dediğini de yaptırdı. Başına da hiçbir şey gelmedi. Yaman delikanlıymış bu Eskişehirli.”

O sene kış bir türlü geçip gitmemişti. Baharın gelmesini dört gözle bekliyor ama getiremiyorduk. Sonunda ben ve arkadaşım Hasan, Eskişehir’de kalmaya daha fazla dayanamadık. Nisanın gelmesine sabredemeden, martın 27 ya da 28iydi; atladık otobüse, soluğu Bodrum’da aldık. Paramız azdı, birkaç gün içinde bir yere kapağı atmalıydık. Yoksa vaziyet tehlikeydi. Hemen iş bulmanın da bir garantisi yoktu. Risk fazlaydı. Yaptığımız doğru değildi. Biliyorduk ama yine de duramıyorduk. Yeni sezonu biz kendimiz için başlatmıştık. Artık sezonun kendisi bizim arkamızdan gelecekti.

Bodrum’a ayak basar basmaz, hemen nerde kim var araştır- maya koyulduk. İlk Myndos Oteli ziyaret edelim dedik. Hasan’ın orda önbüro şefi bir arkadaşı vardı. Gencin adı Serkan’dı ve kışın da orada çalışıyordu. Etrafı tanıyan, işinde usta, piyasayı bilen biriydi. Hasan bize iş ayarlaması konusunda ona çok güveniyordu. Bunda da yanılmadı. Yanına gittiğimizde bizi çok güzel karşıladı. Yeni sezon ve genel durumla ilgili bilgiler verdi. Nereden ne çıkabilir onları anlattı. Kendi çalıştığı otelden de bahsetti. Onun çalıştığı otel kışında açık olduğundan kadrosu tamdı. Ancak bir açık pozisyon vardı. Muhasebe için yardımcı personel arıyorlardı. Bu iş Hasan’a göreydi. Muhasebeden de anlardı. Fırsat bu fırsat deyip hemen görüşelim dedi. En azından birimiz bir işe başlasa, diğerine de iş bulana kadar destek olurdu. O yüzden ayrı düşme ihtimalimize rağmen Hasan’ı oraya yerleştirmeye karar verdik. Hasan da Serkan’ın ayarlamasıyla otel müdürü ile mülakata girdi ve fazla zorlanmadan işi aldı. Bu durumda en azından ekibin yarısını kurtarmış, gelecek günler için iyi kötü bir avantaj sağlamıştık. Hasan’ın işi almasından sonra üçümüz benim işim için yoğunlaşmıştık. Serkan sağa sola telefon açıyor, benim için iş araştırıyor ve not bırakıyordu. Hasan’la ben de diğer tanıdıkları ve otelleri kolaçan ediyorduk. İlk gün benim için pek bir netice elde edemedik ama yine de epey bilgi toplamıştık. Ertesi gün Hasan iş başı yapıyordu, bense aramaya devam edecektim. Nisanın gelmesini beklemeden geldiğimiz için birçok otel kapalıydı. Ya da yetkilileri ortada yoktu. Birçoğu da henüz personel alımına başlamamıştı. Arayıp taramakla iki üç gün kadar geçti. Ama ortada netice olmadığı gibi, durum da kötüye gidiyordu. Hem paranın tükenmesi hem de birilerinin yanında sığıntı gibi kalmak benim için ciddi sıkıntı yaratıyordu. Neyse ki sonunda Bodrum merkezindeki Delfi Otel’de bazı tanıdıklar olduğu ve yakında otelin açılacağı bilgisi geldi. Hemen gidip onlarla görüştüm. Otel henüz tadilat halindeydi. Her yerde boya badana sıva işleri vardı. Tadilatın ve temizliğin bitip de sezon açmasına neredeyse on gün vardı. Oradaki tanıdık otel sahibiyle görüşme ayarladı. Adam olumlu karşıladı. Resepsiyon için düzgün birine ihtiyacı olduğunu ama henüz otel açılmadığından şu an için personel almayı düşünmediğini söyledi. Geçen senenin personelinden bazı çalışanların olduğunu, onların da otelin temizlik ve tamiri için çalıştığını, istersem benim de onlara katılabileceğimi söyledi. Sezon açılana kadar yarım maaş veririm bu zaman zarfında da temizlikse temizlik, tadilatsa tadilat ne iş yapılacaksa yardım edersin dedi. Hem boşa vakit geçirmeye tahammülüm olmadığından hem de ben işten kaçmam diye kendimi gösterip güven sağlamak adına öneriyi kabul ettim. En kötü ihtimalle üç öğün yemek parasından ve başkalarının yanında sığıntı gibi kalmaktan kurtulurum diye düşündüm. Ben buraya çalışmaya geldim diyerek işi kabul ettim. Adam da memnun kaldı. Peki o zaman eşyalarını al gel, sana yer ayarlasınlar, yarın da işbaşı yaparsın dedi. Yüzümde memnuniyetle elini sıktım. Sonra koşarak değil uçarak Hasan’ın oteline doğru eşyalarımı almak üzere yola koyuldum. Sırtımdan ağır bir yük kalkmış, içime sevinç dolmuştu. Yolda giderken dünyanın en büyük mutluluklarından biri işe girmek herhalde diye aklıma gelmişti. Hayatta başka böyle ne doyurucu mutluluklar var acaba diye düşünüyordum. Daha yirmi yaşındaydım. Gerçek dünyaya daha yeni gelmiştim. Neyin ne olduğunu daha yeni yeni idrak ediyordum. Hayatta olan birçok şeyin henüz farkında değildim. Şimdi düşünüyorum da bir Bodrum iki İstanbul hızlandırılmış ve etkin hayat dersleri almak için ideal yerlermiş…

Öğle üzeri Hasan’ın çalıştığı otele varmıştım. Beni merakla bekliyordu. Ona iyi haberi, benden önce gülen yüzüm vermişti. Beni karşısında görür görmez yüzünde sevinç belirdi. Gülerek “Hadi Türk Turizmine hayırlı uğurlu olsun.” dedi. Bir yarım saat kadar orada kalıp, anladığım kadarıyla işin detaylarını ona aktardıktan sonra, eşyalarımı topladım. İşin ne olduğu ve bundan sonra ne olacağı ile ilgili pek bir fikrim yoktu. Resepsiyonda çalışacaktım. Ama otel açıldığı zaman… O zamana kadar ne yapacaktım, orası hiç belli değildi. Otelin genel durumu bizim sevdiğimiz kriterlere uygundu. Üç yıldızlı, altmış odalı, sevimli bir oteldi. Sahibi oranın yerlisiydi ve kendi işletiyordu. Otelin ağırlıklı müşterisi İngilizlerdi sezon başında da bir miktar Türk geliyordu. İş görüşmesinde onu da patrona sorup öğrenmiştim.

Otelin müşteri portföyü de gönlüme göreydi. İngilizlerle kaynaşmayı oldum olası pek severdim. Normal yaşantıların- da nasıl olurlar pek bilmem ama tatillerinde neşeli olurlardı. Onlarla hem sosyalleşir hem çok eğlenirdik. Adımdan dolayı da bana sempati duyarlardı. Genel çalışma tarzım da hep yardımcı ve iyi niyetli olduğundan beni çok tutarlardı. Öğrenmek istedikleri bilgileri benden alır, çözülmesini istedikleri şeyler için benden yardım isterlerdi. Daha o zamanlardan beri netice odaklı biri olduğumdan, yarım bıraktığım ya da çözemediğim sorun olmazdı. Benim için her çözdüğüm sorunda, her ettiğim yardımda bana bir şekilde fayda demekti. Yaptıklarımın karşılığı bana öyle ya da böyle mutlaka dönerdi. Hiç söyleyerek istememişimdir. Ama karşılığının bir şekilde geleceğini hep bilirdim. Aldığım çok çeşitli karşılıklardan biri de, onların arasına karışıp, onlarla dışarı çıkmak olurdu. İngilizler grup halinde dışarı çıkıp, bar bar gezip şamata yapmayı pek severler. Buna da “pub crawl” derler. Anlamı da bir bara gidip kös kös oturmak yerine her barda yarım saat kadar takılarak bir gecede bütün barları gezmek demektir. Bu dinamik bar gezme eylemi ile hem daha çok eğlenir, hem de sabaha kadar içerler. Coşup dağıtmaya bayılırlar. Onların bu coşkun eylemine karışmakta pek eğlenceli bir şeydir. Birincisi içkiye para vermezsin. Pek severler içki ısmarlamayı, elini cebine attırmazlar. İkincisi de kendi memleketinde seni bardan içeriye koymayan kapı önün- deki yarmalara “Nooldu kocaoğlan, zoruna mı gitti?” gibilerinden inceden nispet yaparak, bütün barlara elini kolunu sallayarak girersin. Gerçi bu duruma içerleyen kapıkulu askerleriyle gündüz saatlerinde çarşıda denk gelmezsen iyi olur. Sonra kalbini filan kırabilirler. Üçüncüsü de hareketin olduğu yerde her zaman bereket vardır. Öyle dinamik bir grupla dışarı çıktığın zaman eğleneceğin ve güzel vakit geçireceğin hemen hemen garanti gibiydi. Gerçi o kadar taşkınlıkların ve dağıtmaların sonunda bazen irili ufaklı hadiseler de çıkabiliyordu. Ama o zamanlar o tür hadiseleri de “Gülü seven dikenine katlanır.” başlığı altında değerlendirdiğimizden durumdan pek şikâyetçi olmuyorduk.

Hasan’ın yanından eşyalarımı alarak akşama doğru ayrılmıştım. Otele geldiğimde nerede kalacağımı sorduğum bizim o arkadaştan kulaklarıma inanamadığım karşılığı duydum. “Bana personel odalarında tamirat var onlar yapılana ve otel açılana kadar müşteri odalarında kalıyoruz.” dedi. İnanamadım, dalga geçiyor sandım. “Sen İstanbullu garson Semih’le kalacaksın. Odalar yapılınca duruma göre bir ayarlama yaparız belki beraber kalırız.” deyince dalga geçmediğini anladım.

Delfi Otel, Bodrum’un merkezinde barlar sokağından iki yüz metre içeride, eğlenceye yakınlığıyla oldukça stratejik bir oteldi. Zaten tur firması da otelin bu özelliğini ön plana çıkar- tarak müşterilerine satıyordu. Yani otele gelen müşteri huzur bulmak ya da dinlenmek için gelmiyordu. Kare şeklinde büyük bir arsa üzerine kurulmuş olan otelin; sokağa cepheli olan kenarında lobisi ve restoran barı vardı. Asıl otel diğer üç cephesinin kenarlarına dikdörtgen kutu gibi yerleştirilmiş, iki katlı üç tane bloktan oluşuyordu. Her blokta altta ve üstte on olmak üzere yirmi odası; otelin orta boşluğunda büyükçe dikdörtgen bir havuz; bahçesinde Akdeniz iklimine has büyük ağaçlar ve çeşit çeşit çiçekler vardı. Özel bir düzenlemesi yoktu ama eskiliğinden kaynaklanan bir oturmuşluk göze çarpıyordu.

Elimde çantam, önce kalacağım yeri görmeye gittik. İki bloğun kesiştiği köşede otelin kapalı restoranı vardı. Restorana yakın olan bloğun alt katındaki köşe odanın önünde durduk. Şaşkınlığım git gide artıyordu. Kapıyı çaldık, az sonra kapı açıldı. İçeriden yarı uykulu, ama neşeli yüzlü biri çıktı. İstanbullu garson Semih oymuş. Bizim tanıdık bizi tanıştırdı. “Bu arkadaş da resepsiyonda çalışacak. Sezon açılana kadar beraber kalırsınız.” dedi ve gitti. Semih de buyur birader deyip beni içeri aldı. Müsait olan dolabı ve yatağı gösterdikten sonra, kusura bakma ben biraz uyuyacağım, sen kafana göre yerleşir- sin dedi ve yattı. Gerçekten oda o zamanki kaldığım yerlere göre çok güzeldi. İçinde iki tane tekli yatak ve büyükçe bir dolap vardı. İçerisi ferah ve genişti. Patron boşuna otel açılana kadar yarım maaş veririm demiyor, odanın parasını kesiyor diye içimden geçirip güldüm. Sonra da güzel başladık inşallah böyle de güzel gider diye içimden dua ettim. Günlerdir ne olacağına dair merak ve endişenin yarattığı stres beni germişti. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra akşam yemeğine kadar uzanayım diye düşünmüştüm, ama resmen içim geçmiş. Bizim arkadaş kalacağım odayı göstermeden önce akşam yemeği saat yedide bu kapalı restoranda, geç kalma aç kalırsın demişti.

Gözlerimi açtığımda, sanki dünyanın derdi azalmış gibiydi. Kendimi daha rahat ve mutlu hissediyordum. Diğer yatağa baktım Semih yoktu. Eyvah deyip saate baktım, yediye beş vardı. Hemen yataktan fırlayıp, üzerime bir şeyler geçirdim. Sonra da rüzgâr gibi kapıdan çıktım. O hızla kapıdan çıkıp restorana doğru yöneldim ki, önümden kuyruklu yıldız gibi bir şey geçti. Öyle parlak öyle göz alıcı bir şeydi ki ne olduğunu tam seçemedim. Peşinde bir ışık izi ile tüm görüntümü kaplamıştı. Çokta hızlı olmuştu geçişi… Arkasından baktım ne olduğunu anlamak için ama gözden kaybolmuştu. Öyle kala kaldım, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum. Her halde ben daha tam uyanamadım diye düşünerek güldüm. Uyanıkken rüya görüyorum gibi geldi. Ama orada durup bakınıyorken bir de koku almıştım. Parfüm gibi güzel ama insanın içini bir hoş eden, parfüm olmayan bir kokuydu. Hepten şaşırmıştım. Bu kadar güzel kokan bir rüyayı da hiç görmemiştim diye düşündüm. Zaten bir şey görmemiştim. O her neyse bir çırpıda önümden geçip gitmişti. Işığını alıp götürmüştü ama arkasında kokusunu bırakmıştı.

Az bir zaman sonra bakınmaktan vazgeçip, restoranın yolunu tutmuştum. İçeri girdiğimde birleştirilmiş üç masa ve et- rafına yemek için kümelenmiş personeli gördüm. Bizim tanıdığın sunumuyla; “Yeni resepsiyonist arkadaşımız.” Kısa bir selamlaşma ve hoşgeldinden sonra, personel tabildot tepsisini, aldım. Aşçı usta yemek koyduktan sonra boş bir yere geçip oturdum. Kalacak yerimin ayarlanmasından sonra, ikinci önemli ve güzel gelişme de olmuş; yemeğim de önüme gelmişti. Yemeğin iyi ya da kötü diye bir kriteri yoktu. Varlığı ve yokluğu diye daha önemli kriterleri vardı. “Yemek varsa iyidir; yoksa kötüdür.”

Genellikle yavaş ve sakin yemek yiyen biriyimdir. Yerken etraftaki insanları hem izler hem de dinlerim. İnsanların yemek yerken ki halleri bana onlarla ilgili hep fikir vermiştir. Kendi içimde biri hakkında kanaat oluştururken, yemek esnasında topladığım bilgileri önemli ölçüde kullanmışımdır. Yemekte karşılaştığım personelin genel görüntüsü, hayatların- dan memnun oldukları yönündeydi. Genelde birbiri ile samimi olan, eskiden de birlikte oldukları anlaşılan bir topluluktu. Yaklaşık yarısı yörenin insanlarından oluşuyordu. Diğer yarısı da benim gibi gurbette olanlardı. Ama hiç birisi benim gibi değildi. Gerek görüntüm, gerek konuşmam ve davranışlarımla oradakilerden çok başkaydım. Bariz bir şekilde onların arasından seçiliyordum. “Bu çocuk buraya nerden düşmüş?” dedirten bir durumum vardı. Personelin hemen hemen hepsi göz ucuyla beni inceliyor, süzüyor, çözmeye çalışıyordu. İlk andan itibaren dostça bakışlarla iletişime geçenler olduğu gibi, beni bir tehdit veya tehlike gibi algılayıp hemen o andan itibaren etrafına surlar örenler bile vardı. Erkek personel içerisinde bir tek İstanbullu garson Semih, eli yüzü düzgün ve iletişimi güçlü biri olarak, turistlerle kaynaşmak noktasında benimle aşık atabilir gibi görünüyordu. Ama yine de yaşı benden yedisekiz yaş büyük ve daha deneyimli olmasına rağmen, beni geçebilme şansı yok gibiydi. Ancak ben kötü günümde olursam belki biraz zorlardı. Diğerlerinin zaten yanıma yaklaşabilme ihtimali yoktu. Personelden bana ilk sıcak temas, başka birinden, bir bayandan geldi. Daha sonra amirim olduğunu öğrendiğim, benden on yaş kadar büyük olan Ayşe abla, “Hoş geldin kardeşim, demek seninle beraber çalışacağız. Hayırlı uğurlu olsun bakalım.” diye gülen yüzü ve samimi sözleri ile beni personel topluluğuna kabul etmiş oldu. Ayşe abla birkaç yıldır otelin resepsiyonunda çalışmakta olan, kıdemli ve güvenilir bir personeldi. Patronun müdürsüz olarak idare ettiği otelde, sıfat olarak olmasa da şef klasmanındaydı. Ufak tefek bir hanımdı ama sözü sayılan, dediği yapılan biriydi. Personelle ilk karşılaşmamda ilk sözü alarak, benimle ilgilenmesi ve hoş geldin demesi, personelin gözünde de beni bir yere getirmişti. Tamam Ayşe’nin gözü bu çocuğu tuttu. Onu kabul etti, diye yorumlanmıştı. İkinci olarak da oda arkadaşım Semih’ten iyi niyetli yaklaşımlar gelmeye başladı. O da oda arkadaşını benimsemiş ve dost elini uzatıyordu. Belli ki oda otel personeli içinde yalnız kalmıştı. Otelde denginin olmaması, anlaşılan onu da pek memnun etmiyordu. Turizm de çalışıyorken yalnız olmak pek iyi bir şey değildir. Hem kolay harcanabilirsin, hem de yapmak istediğin şeylerde etkili olamayabilirsin. Bazı şeyler hem dayanışma hem de takım çalışması ister. O yüzden yanında ya da yakınında sağlam bir partnerin olursa iyi olur. Yoksa zorlanırsın. Semih de bunun bilincinde bir adamdı. Beni kafasındaki formülde işleme koymuş, çıkan sonucu tutmuştu. Bu Eskişehirli ile dost olmakta fayda var diye düşünüp yaklaşmıştı. Yemekte samimi davranıyor. Espriler ve şakalar yaparak samimiyeti artırmaya çalışıyordu. Dostça girişimlerinin hepsi, benim tarafımdan misli ile karşılanıyordu. Yalnız daha gelir gelmez yemek esnasında Ayşe’den sonra Semih’in de onayını alan, göz açıp kapayıncaya kadar köprüleri kuran bu uyumlu genç herkes üzerinde aynı olumlu etkiyi bırakmamıştı.

Özellikle mutfak tarafında çalışan ve kendini dışlanmış görerek maça 1:0 yenik başlamayı peşinen kabul edenlerde başından beri bir rahatsızlık seziliyordu. Kendi kendilerini dışladıkları için başkalarını suçlayan; bu rahatsız grup için otel içerisindeki her türlü uyum, dostluk, birlik ve düzen sıkıntı vericiydi. Mutlaka bir şeyler yapıp hayra alamet olan her şeyi engellemeye çalışıyorlardı. Gergin ve huzursuz ortamlarda istediklerini elde etmek konusunda ehlileşmiş olduklarından, ortamı ve şartları kendi menfaatlerine uygun hale getirmeye çalışıyorlardı. O yüzden iyi ve güzele dair her şeye karşıydılar. Karşı oldukları şeylerde de aşırı tepki vermekten ve ileri gitmekten çekinmiyorlardı. Nefret ve şiddetle örülmüş güçlü bir kolonileri vardı. İstediklerini elde etmek konusunda zorbalığa başvurmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta her fırsatta durumu zorbalık kullanabilecekleri şartlara getirmek için kasıtlı şeyler yapıyorlardı. Onlar için insan darp etmek eğlenceli ve övünülecek bir şeydi. Kendi aralarındaki sohbetlerde keyifle anlattıkları, genelde böyle şeylerdi. Kimi nasıl dövmüşler, bıçakla tehdit etmişler, nasıl gitmeye zorlamışlar, nasıl işten el çektirmişler. Hayatlarına anlam katan şeyler olarak bunları görüyorlardı. Aşk nedir? Sevmek nedir? Sorsan cevap veremiyorlardı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı. Ama güzel bir şey olduğunu zannediyorlardı. Onlara göre bir kadına laf atmak ya da elle taciz etmek gibi…

En fazla yirmi dakika kadar süren akşam yemeği esnasında hemen hemen her şeyi değerlendirme imkânı bulmuş ve çözmüştüm. Kimler dost, kimler tehlikeli, nereden yardım, nereden bela gelir. Bu otelde gelecek ne getirir, ne götürür. Ben bu kişilerin ve olabilecek şeylerin, içerisinde neredeyim. Bunları anlayacak kadar bilgi sahibi olmuştum. Durumu kavramanın verdiği güven duygusu ile artık daha da rahatlamıştım. Kaldığım otel odasına çekildikten sonra temiz ve güzel banyomda duşumu da alıp üstümdeki tüm sıkıntılardan kurtulmuştum. Yarın ne getirirse getirsin. Artık ben hazırdım.
Ertesi gün 7.30’da kalktıktan sonra 8.00 civarında kahvaltıya gittik. Kahvaltıdan sonra acaba ne iş verecekler diye merak içerisindeydim. Peynirli, zeytinli, domatesli mükellef bir kahvaltıdan sonra biraz otelin bahçesinde gezinip patronun gelme- sini bekledik. Yarım saat sonra geldi. Semihle beraber yanına yaklaştık. Semih selam verdi, bugün ne yapalım efendim diye sordu. Patron da “Beyaz yağlı boya almıştım. Ön taraftaki depoda; onları oradan alın, restoranın tüm ahşap sandalyelerini boyayın.” dedi. Semih önceden orada olduğundan zaten alış- kındı. Ben de hiç yadırgamadım. Resepsiyonda çalışacak biri için boya yapmak her ne kadar tuhaf olsa da sezon öncesi ora- da bulunan personel ne iş verilirse onu yapar. Bunun bilincindeydim ve çalışmaya hazırdım. Semihle deponun anahtarını aldık. Boyaları çıkardık; restorandaki sandalyelerin tamamını otelin bahçesine taşıdık. Belki yüzden fazlaydı. Taşıması bile epey sürdü. Semih de aynı fikirdeydi. “Bunları boyaması biter mi yahu?” diyordu. Semih’in bu yönünü de sevmiştim. Sevsin sevmesin, işini yapıyordu. Oflayıp puflayıp, şikâyet etmiyor, işten kaytarmıyordu. Güle oynaya işini yapıyor, neşesinden bir şey kaybetmiyordu. Ben de öyleydim. Oda arkadaşımla bu yönümüzde uymuştu. Biraz acemiliğimizden, birazda boya yapmak konusunda pek kabiliyetli olmadığımızdan başlangıçta biraz kendimizi de boyamıştık. Ellerimiz zaten komple boyaydı. Ama hakikaten üstümüz başımız hatta yüzümüz bile beyaz yağlı boya olmuştu. Mantıklı düşündüğün zaman insana komik geliyor. Altı üstü fırçayla sandalye boyuyorduk ama yüzümüze o kadar boyayı bulaştırmayı nasıl becermiştik insan inanamıyor. Yok yani uğraşsan o kadar boyayı üstüne sıçratamazsın o yüzden… İki üç saat kadar sonra patron bize göz atmak için çıkageldi. O zamana kadar epey bir sandalyenin hakkından gelmiştik. Çıkardığımız işten memnun olduğu yüzünün gülümsemesinden belli oluyordu. Bizim boyalı halimizi de görünce gülmekten kendini alamadı. “İyi de gençler o kadar boyayı kendinize sürerseniz, bu boya sandalyelere yetmez. Azcık idareli olun gözünüzü seveyim.” dedi. Hepimiz güldük, sonra yanımızdan kolay gelsin deyip ayrıldı.

Keyifle yenen öğle yemeğinden sonra herkes dağıldı. Ben de başım önde sallana sallana otelin bahçesinden odama doğru gidiyordum ki yine o insanın içini hoş eden kokuyu duydum. İçim ürpererek bu sefer onu görebilme arzusuyla başımı kaldırdığımda yine o göz kamaştıran ışıltıyla karşılaştım. Bu sefer o kuyruklu yıldız tam karşı çaprazımdaydı. On beş metre kadar ilerimden arkasında ışıktan bir pelerin bırakarak hızla geçiyordu. Sanki küçük bir güneş otelin bahçesine inmişti. Kuvvetli ışığıyla otelin bahçesindeki tüm yaprakların yeşilliğini, tüm çiçeklerin rengârenkliğini gölgede bırakmıştı. Bütün renkleri silmiş, atmıştı. Sadece o vardı. O ve ışığı…

O kuyruklu yıldızın ne olduğunu ancak benden çok uzaklaştığında anlayabilmiştim. Yıldızın kuyruğunun ışığı altındaydım. Otelin bahçesinin sokağa açılan kapısına eriştiğinde aramızdaki mesafe otuz metreye çıkmıştı. Beni içine alan ışığın etkisi de azalıyordu. Uzaktan artık onu seçebiliyordum. Kızıl, uzun, dalgalı saçlı, uzun boylu, otuz metreden çok net anlaşılacak kadar düzgün fizikli, tek başına görsel şölen gibi, bir güzel kızdı. Öyle bakakaldım arkasından gidişine… Kuyruklu yıldızın ışığı etrafımdan geçip gitmişti. Ama kokusu geçmemişti hâlâ içinde yüzüyordum. İnsanın aklını başından alan, mutluluktan sarhoş eden, coşturan, uçuran, bir tuhaf, bir başka kokuydu. Bir kuş tüyünü uçuran rüzgâr gibi ayaklarını yerden kesen, uçurur gibi bütün duygularını coşturan, insan ömründe kaç defa böyle bir şeye şahit olur ki diye düşündürten, içinden çıkılası bir şey değildi bu…

Sarhoşluğum geçtikten sonra odama çekildim. Kendimi yatağıma sırtüstü bıraktım; gözlerimi beyaz tavana dikmiş sanki onun ardındaki gökyüzüne bakıyordum. Gördüğüm yıldızın eşini benzerini görür müyüm diye dikkatle inceliyordum. Galaksilerin arkalarına, yıldız kümelerinin köşelerine, sonsuz boşluğun diplerine baktım. Öylesi yoktu.

Yatağımda yarı uyku, yarı hülya geçirdikten sonra kalkıp Semih’e seslendim. “Hadi gel gidip biraz daha kendimizi boyayalım.” dedim. Güldü, o da doğruldu kalktık gittik sandalye boyamaya… Akşam yemeğine kadar çalıştık. Neredeyse sandalyelerin yarısını bitirmiştik. İlk günün sonunda boyamayı da öğrenmiştik. Artık öyle yüzümüze gözümüze bulaştırmıyorduk. Yemeğe yarım saat kala işi bıraktık, sonrasında tinerle kendimizi temizlemek neredeyse yarım saat aldı, yemeğe zor yetiştik.
Restorandan içeri girer girmez o kokuyu hissederek irkildim. Kafamı kaldırır karmaz onu personelin yemek yediği masada otururken görünce zaten kafamın içerisinde zar zor tuttuğum aklım da uçtu gitti. Neler oluyor böyle, ben nereye geldim, o kim, ben kimim diye kendime sorarken, arkamdan gelen Semih’in sesiyle irkilip kendime geldim. “Hadi ortak davran, tiner koklamaktan yamuldun herhalde, yemek ye de kendine gel.” diye şakayla karışık uyarınca gerçek dünyaya döndüm. Yemeğimi alıp masaya oturdum. Tesadüf bu ya Ayşe abla ile yan yana oturuyorlardı ve tam karşıları boştu. Ayşe abla da beni karşısında görmekten hayli memnun oldu. Yüzü yüzüme tatlı tatlı gülüyordu. Yanındaki daha henüz tanımlayamadığım, adlandıramadığım güzel şeyle belli ki çok samimiydi, iyi arkadaştı. Beni kastederek onunla konuşmaya başladı. “Bak bu Eskişehirli arkadaşımız benim yeni partnerim, bu sezon resepsiyonu onunla beraber götüreceğiz, sizi tanıştırayım.” dedi. Önce benim adımı söyledi. Sonra ona dönüp “Esra” dedi. İsmi aklımın duvarlarında yankılandı. O esnada, demek bu güzel şeye “Esra” diyorlarmış diye içimden geçirdim. Ağzından çıkan iki kelime “memnun oldum” ve bir tatlı tebessüm ile karşılık verdi. Yüzü de çok güzeldi. Konuştuklarına mimikleriye çok daha etkili anlam katabiliyordu. Bakışlarıyla kışkırtıcı, gülüşüyle esir ediciydi. Öyle bir gülüş ki insanı mest ediyordu. O gülüşü bu yüzde bir kez daha görebilmek için insan neler yapmaz diye düşündüm. Sadece o gülüşünü ödül olarak kullansa, etrafına bir ordu toplayabilirdi.

Karşılaştığım bu hazine gibi güzelliğe, en doğru kelime ile “hayran” olmuştum. Her şeyiyle çok güzeldi. “Özene bezene yaratılmış.” sözünün nereden çıktığını tam olarak açıklıyordu. O topluluğun içinde hayranlığımı gizlemek zorundaydım. İyi ki yemek yiyorduk. İlk şoku atlattıktan sonra yemekle meşgul gibi yaparak kendimi unutturmaya çalıştım. Bunda kısmen başarılı olsam da aklım tamamen onunla meşguldü. Bakışlarımın yakalanma ihtimaline karşılık kafamı hiç kaldırmıyordum. Ama kulaklarım karşıya doğru dikkat kesilmişti. Arada sırada fısıldaştıklarını işitiyordum. Benimle ilişkilendirilecek kadar bir şey duymasam da konunun ben olduğunu hissediyordum. Yemeğin sonlarına doğru artık durum yatışmaya başlamıştı. Arada bir kafamı kaldırıp bakar oldum. Bazılarında Ayşe abla ve Esra’nın bakışlarıyla göz temasımız oldu. İkisinin yüzünde de muzip bir gülümseme vardı. Artık kesin olarak emin oldum. Fısıldaşmalarının konusu bendim.

Ertesi gün kahvaltıda da öğle yemeğinde de gözlerim onu, burnum kokusunu aradı. Yoktu izine rastlayamadım. Kimdi neydi kimseye soramıyordum. Öğrenmek için yanıp tutuşuyordum; konusu olmadığından ağzımı açamıyordum. Kimsenin ona ilgim olduğunu düşünmesini istemiyordum. Nasılsa bir fırsat olur ve öğrenirim diye uygun zamanı beklemekten başka çare yoktu. Elimde fırça akşama kadar her şeyi beyaza boyadım durdum. Akşam yemeğinden önce tüm sandalyeleri bitirmiştik. Yine üstümüzü başımızı tinerle temizledikten sonra akşam yemeğini beklemek için otelin bahçesine çıktık. Yemekten sonra Hasan’ın oteline gidip onunla biraz muhabbet etmek, olanı biteni anlatmak istiyordum. Ben işe başladıktan sonra bir daha haberleşememiştik. O zamanlar cep telefonu çağı daha yeni başlamıştı. Ancak çok zenginlerin erişebildiği bir teknolojik nimetti. Henüz bizim aklımızın köşesinden bile geçmemişti.

Yemeğin başlamasına az bir zaman kala hâlâ otelin bahçe- sindeydik. Derken yine o kokuyu duydum. Birden sevindim, demek ki yakındaydı. Muhtemelen yine akşam yemeğinde olacaktı ve ben o güzel şeyi yine görecektim. Bu sefer ilk karşılaşmanın şoku yaşanmayacağından daha rahat olabilirdim. Hatta belki havadan sudan onunla konuşma imkânı bile bulabilirdim. Sonra birden aklıma geldi. Yemekten sonra üzeri- mi değiştirip Hasan’ın yanına gidecektim. İyisi mi hazır vakit varken ben şimdi üzerimi değiştireyim de yemekte daha iyi görüneyim istedim. Hemen odama koştum, bir çırpıda üzerimi değiştirdim. Tam odadan çıktım, kapıyı çekiyordum ki; yanımızdaki odanın kapısı açıldı. Sonra o koku, peşinden de o güzel şey dışarı çıktı. Hemen arkasında da Ayşe abla… Bu sefer ben de karşılaşmaya hazırdım. En sempatik halimle, “İyi akşamlar nasılsınız?” dedim. Gülümseyerek karşılık verdiler. Ayşe abla “İyiyiz komşu senden ne haber” dedi. “Ben de iyiyim sağ olun.” dedikten sonra biraz da şaşkın “Siz de mi burada kalıyorsunuz?” diye sordum. Gülerek “evet” dediler. “Böyle güzel komşularımız olduğunu bilmiyordum.” diye cevapladım. Sonra neşeli bir şekilde restorana doğru yürümeye başladık. Fırsat bu fırsat diyerek o da yanımda olduğu halde Ayşe ablaya damdan düşer gibi sordum. “Esra da mı bizimle çalışıyor?” Önce bana sonra ona bakıp, gülerek cevap verdi. “Kendisine sorsana, geçen yıl bizimle çalışmıştı. Bu yıl Marmaris’e gidecekmiş, artık ne varsa Marmaris’te.” dedi. Muhabbet kapısı aralanmıştı. Buna çok memnun oldum. “Geçen yıl ben de denemek için Marmaris’te çalışmıştım. Ama pek sevemedim. Bodrum daha bir başka…” Esra da bana karşılık verdi. “İyi ya işte sen denemişsin biliyorsun. Benim de bir değişikliğe ihtiyacım var, o yüzden gitmek istiyorum.” Böylece görmeye hayran olduğum güzel şey ile konuşmaya bile başlamıştım. O esnada restoranın kapısına varmıştık. Üçümüz beraber restoranın merdivenlerinden çıkarken bitirmek adına, “Neyse istersen daha uygun bir zamanda sana Marmaris’le bildiklerimi anlatırım.” dedim. Sadece tebessüm etti, cevap vermedi. Yemek yerken personelin yanında onunla konuşmak istemiyordum. Önce onlar yemeklerini alıp oturdular. Ben arkalarından geldiğimden bu sefer onlara yakın oturmadım. Hatta onlarla aynı sıraya oturduğumdan beni görme imkânları bile yoktu. Bu sayede rahatça kendimi gizlemeye gerek kalmadan yemek yiyebilecektim. Yemekte çok fazla konuşan yoktu. Ama üç sandalye yanımda oturan onların fısıldaşmalarını ve gülüşmelerini duyuyordum. Yine hiç şüphem yoktu konu bendim.

Yemekten sonra Hasan’ın oteli Myndos’a doğru yola koyuldum. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra arkadaşımla buluştum. Yemeğini yemişti, çıkmak için hazırlanıyordu. “İyi ki sen çıkıp geldin, yoksa ben sana gelecektim. Çıkalım da konuşuruz.” Dedi. Çıkıp yürümeye başladık. Bir yandan da oteli, olan biteni anlatıyordum. Kalenin önündeki çay bahçelerinden birine oturduk. “Artık ikimizde işimizi ayarladığımıza göre bira içmeye başlayabiliriz.” Dedi, güldük. O dönemde Bodrum’da hava serindi. Üzerimde beyaz bir kazak vardı. Her ne kadar ellerimi tinerle yıkasam da bazı boya izleri çıkmıyordu. Akşamın karanlığında beyaz boya izleri sanki fosforluymuş gibi parlıyordu. Sanki herkes ellerime bakıyor gibi bir kuruntuya kapılmıştım. Kazağın kollarını sürekli aşağı doğru çekiştirip, ellerimi gizlemeye çalışıyordum. Sürekli bir ameleliğimi gizleme refleksim vardı. Hasan da bunu fark etmiş dalga geçip duruyordu. “Komiye garsonluğu öğretmek için sürekli takım, bardak sildirirler. Resepsiyonistliğin ilmini kapman için de sana boya yaptırıyorlar. Bu senin iyiliğin için şikâyet edeceği- ne müteşekkir olmalısın.” diye benimle eğleniyordu. Ona otel ve çevresi ile ilgili her şeyi anlatmıştım. O da kendi durumun- dan bahsetti. Onu çalışma ve yaşama şartları çok çok iyiydi. İşi rahattı, kazancı da o zamanki şartlara göre oldukça iyiydi. İki kişilik düzgün bir personel odasında kalıyordu. Dolayısıyla hayatından memnundu. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Ama arkadaşımın çözemediği bir şey vardı. Ben ondan daha mutluydum. Yüzümde güller açmıştı. “Boya yapıyor, boğaz tokluğuna çalışıyor, yarın ne olacağı belli değil ama yine de sanki dünyalar onunmuş gibi keyfi yerinde… Bu nasıl iştir.” diye düşünüyor; çözemiyordu. Ona gördüğüm her şeyi en ince detayına kadar anlatmıştım. Bir tek gördüğüm kuyruklu yıldız dışında…

Ertesi gün kahvaltıdan sonra görüştüğümüz patronumuz sandalyelerin boyanma işinin bittiğine pek sevinmişti. Çıkardığımız işi de görünce hayli memnun oldu. Bizim boya işinde büyük kabiliyetimiz olduğuna kanaat getirerek müşteri odalarında; boyası bozulan ya da küf tutmuş duvarların boyanmasını istedi. Katçıların elebaşı olan bayanı başımıza çavuş tayin edip; “Onun gösterdiği yerleri yapın.” diyerek yanımızdan ayrıldı. Katçı önde biz arkada, elimizde kovalar, fırçalar akşama kadar otelin bütün odalarına girip çıktık. Esra yine öğle yemeğinde yoktu. Akşam yemeğinden öncede ben odamda pusu- ya yatmıştım. Yemek saati geldiğinde Semih odadan çıkarken beni çağırdı. “Hadi gelmiyor musun?” Bense dümenden kitap okuyordum. “Sen git ben az sonra gelirim.” dedim. O çıktıktan az sonra yan odanın kapısının açılma sesini duydum. Zaten tazı gibi kulaklarımı dikmiş bu sesi bekliyordum. Hemen kapıya fırladım ve açar açmaz yine Ayşe ve Esra ile burun buruna gel- dik. Beni görünce gülümsediler. Ayşe abla “Gel sana da yemek ısmarlayalım, burada tanıdığımız iyi bir restoran var.” dedi. Gülüştük, bizim restorana doğru yürümeye başladık. Ayşe abla makaraya sarmaya devam ediyordu. “Bodrum Bodrum olalı böyle boyacı görmedi. Civar otellerden sana teklif yağıyordur. İnşallah bizi bırakıp gitmezsin.” dedi. “Sen hiç merak etme abla, otelin her köşesinde izim var. O kadar emeği bırakıp bir yere gitmem.” dedim. Sanki bir yere gitme konusuna kasten atıfta bulunuluyordu. Ama benden beklenenin aksine Esra’ya “gidiyor musun?” diye sormadım. İçimden onunla dünyaları konuşmak geçiyor olsa da, sustum. Doğal davranıyor, rahat hareket ediyor gibi görünmek istedim. Taktiksel değil, içgüdü- sel bir davranıştı. Yine ona olan ilgimi ve hayranlığımı gizle- meye çalışıyordum. O zamanlar taktikler geliştirecek, stratejik hareket edecek kadar bilgili ve deneyimli değildim. Ama işte acemi şansı denen tabir doğrudur. Kimi zaman acemiler de ilk icraatlarında başarılı olabilir. Ben farkında değildim. Ama onu hem şaşırtmış hem de ilgisini çekmiştim. Üstelik biraz da germiştim. Esra güzelliğinin ziyadesiyle farkında olan bir kızdı.
‘Dün ilk karşılaştığımızda ağzı açık kalan çocuk, bir günde kendini nasıl toparladı hayret…’ diye düşünmüştü. Ve üstelik söyleyeceği bir şey vardı, dile getirememiş, içinde kalmıştı. Bu da onu biraz germişti. Restoranın basamaklarından çıkarken, durgun ve düşünceli bir hali vardı. Yine onlar önce yemeklerini alıp oturdular, ben de yine onların biraz uzağına ama onları görebilen çapraz karşılarına oturdum. Esra’da bir can sıkıntısı olduğu belliydi. Ayşe ona dönüp yine fısıltıyla “neyin var? der gibi bir şeyler soruyordu. Esra da “bir şeyim yok” der gibi karşılık veriyor, ama rahatsızlığı yüzünden okunuyordu. Ara sıra kafamı kaldırıp kaçamak bakışlar atıyordum. Onlardan birinde Esra ile göz göze geldim. On dakika önce kapıda karşılaştığımızda yüzüme gülen kız; şimdi bana kızgın kızgın bakıyordu. Tabi ben o zaman bunun ne anlama geldiğini fark edememiştim. Az sonra restoranın şefi olacağını öğrendiğim, Mustafa ismindeki kişi geldi. Yemeği alıp direk Ayşe ile Esra’nın karşısına oturdu. Yılışık, zevzek bir herifti. Ayşe ile Esra o esnada bir şey konuşuyordu. O da hemen lafa atladı. “Bugün patronla konuştum, sen de onunla görüşüp anlaşmışsın. Marmaris’e gitmekten vazgeçtiğine çok sevindim. Sensiz bu otelin tadı çıkmazdı.” dedi. Bunu duyduğuma asıl en çok ben sevindim. Ama bu yılışık herifin söyleyişine uyuz oldum. ‘Sevinmek senin neyine hıyar herif, senin bu otelde görüp göreceğin en iyi ihtimalle kâbusun olur.’ diye içimden geçirmedim dersem yalan olur. Sadece içimden geçirmekle kalmayıp; ona doğru fırlattığım öfke dolu bakışlarımı havada yakalayan Esra’nın yüzü birden değişti. Yüzündeki o can sıkıntısı gitmiş, yerine büyük bir keyif gelmişti. İstediği şeyi yakalamıştı. O esnada onun aklından geçenler; ‘Kıskanıyoruz galiba genç! Benim elime böyle koz verme, daha çok üzerim seni…’ şeklindeydi. Ama yine ben hiçbir şeyin farkında değildim. Ne kendimi açık ettiğimin, ne de Esra’nın aklından geçenlerin… On dakika içerisinde roller değişilmişti. Bu sefer ben restorandan üzgün ve gergin çıkıyordum. Onunsa keyfine diyecek yoktu. Kaçarcasına uzaklaştım oradan, kendimi deniz kıyısına attım. Birkaç saat deniz kenarında vakit geçirdikten sonra, öfkemi denize boşaltmış olarak, otele geri döndüm.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra patronumuz yine çok özel bir görevle bizi onurlandırdı. İçinde kurbağaların gününü gün ettiği, yosundan dibi görünmeyen havuzu temizleme görevini bize verdi. Önce havuzu temizleyecek, sonra yıpranmış ve kirlenmiş derz aralarının dolgusunu yapacaktık. Öncekinden daha pis, daha iğrenç bir işti. Hele o havuzun içini boşalttıktan sonra duvarlarını fırçalamak, etraftaki o iğrenç yosun kokusu dayanılır gibi değildi. Semih uyanık adamdı. Şakaları da esprileri de akıl doluydu. “Bence sandalyelerin boyanması da, otel odalarının yamalanması da tezgahtı. Eğer ilk günden bize bu işi verse kaçar giderdik. Adam bizi gitgide daha derine batırıyor. Kaç kurtar kendini kardeşim…” diye güldü. Ben de, ‘İyi ki patron sadece bu otelde olan bir şey yüzünden daha nelere katlanabilirim, bilmiyor. Yoksa hepten sırtıma binerdi.’ diye düşünüp gülümsemiştim. Semih de “Ne oldu kardeşim pek bir keyiflendin, havuzda oynamak pisken bile hoşuna gidiyor galiba…” dedi. “Yok abi benimki sadece Türk Turizmine hizmet aşkı.” diye cevapladım. Akşama kadar uğraşıp havuzu ancak temizleyebilmiştik. Derz dolgu işi yarına kalmıştı. Akşama doğru Ayşe abla havuz başına yanımıza gelip bizzat bizimle dalga geçmek istedi. Ama o geldiğinde biz zaten dalgamızı geçiyorduk. Fazla etkili olamadı. Gelir gelmez “Hayırdır pek neşelisin, kız arkadaşından haber mi geldi?” diye sordu. “Be- nim kız arkadaşım yok ki abla.” diye cevapladım. Eğer üzgün ya da canı sıkkın görünüyor olsaydım. O soru muhtemelen “Hayırdır üzgün görünüyorsun, yoksa kız arkadaşınla kavga mı ettin?” şeklinde gelecekti. Tabi ben o zaman bunu da fark edememiştim.

Her ne kadar akşam yemeğinden önce duş alıp temizlenmiş olsam da kendimi leş gibi hissediyordum. O yüzden Esra’yla karşılaşmaya da, konuşmaya da pek hevesli değildim. Akşam yemek saati gelince hemen restorana gidip, yemeğimi alıp sofraya oturdum. Ayşe ile Esra da az sonra geldiler. Yemeklerini alıp direk karşıma oturdular. İkisinin de keyfi yerindeydi. Yüzleri gülüyordu. Bu sefer ilk Esra konuştu. “Hayırdır komşu, bu akşam seninle karşılaşmayınca merak ettik. İyisin ya?” Benimle konuşması, hatırımı sorması pek hoşuma gitmişti. Ama o gün bende bir çekingenlik vardı. O çirkin yosun kokusu sanki üstüme sinmişti. Fark eder de benden tiksinirse diye ödüm kopuyordu. “Havuza battım, çıkamadım. Hayallerimi yıktı bu havuz.” diye gülerek cevap verdim. “Dur daha ne gördün ki, daha kim bilir başına neler gelecek, hayal bile edemezsin.” dedi. Benimle dalga geçiyor sandım daha da üzüldüm. Tabi ben “hayal bile edemezsin” sözünden kastettiğinin; başıma gelebileceklerin pek fena şeyler olduğunu sanıyordum. Bunun tam tersini ima ediyor olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Yine üzgün, yine canı sıkkın attım kendimi deniz kenarına, dolaştım durdum. Kalenin arkasındaki mendireğin üzerine çıktım. Bir başına bir sonuna gittim, geldim, gittim, geldim… İyi ki deniz var diye düşündüm. ‘Esra bana dert yüklesin, ben gelip denize boşaltayım. Öyle güzel ki onun derdini ben taşımaya yorulmamda inşallah deniz dolmaz…’ diye içimden geçirdim.

Ertesi gün içini temizlediğimiz havuzun içine girdik. Hazırladığımız derz dolgunun harcını karıp, duvarlara uygulamaya başladık. Dünkünün yanında bu iş değildi. Güle oynaya hallettik. Bu sefer de üstümüzü başımızı harca bulamıştık. Öğle- ye kadar işi bitirmiştik. Tüm amele sanatlarında harika eserler ortaya koyuyorduk. Öyle ki patron gelip görünce çalışmamıza hayran kaldı. “Bugün öğleden sonra izin yapın bari çocuklar.” dedi. Sonra hep beraber duygusal anlar yaşadık…

O akşamki yemeğe biraz daha derli toplu çıkmıştım. Duş almış, tıraş olmuş, çantamdan biraz daha iyi kıyafetler çıkarmıştım. Azıcık da biryantin, krem ve parfüm kullanımıyla onun kadar ışık saçmasam da parlayan biri olmuştum. Yemekten sonra Hasan’ın yanına giderim. Akşam takılırız diye düşünüyordum. Bu sefer onlarla restoranın kapısında karşılaştık. Yine gülen gözler ve tebessümle karşılandım. Ama hemen arkasından ikisi de beni baştan aşağıya bir bakışlarıyla süzdü. Esra’nın biraz yüzü asıldı. Ayşe direk sordu. “Hayırdır randevun mu var?” “Yok abla” dedim “Myndos’ta çalışan bir arkadaşım var onun yanına gideceğim. Belki biraz çıkar dolaşırız.” “Belkisi yok kesin gibi…” deyip güldü. Yemekte yine çapraz karşılıklı oturduk. Yine fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Ama hallerinden keyiflerinin kaçtığı anlaşılıyordu. Ama ben niye kaçtığını yine anlamamıştım.

Nisan ayına gireli birkaç gün olmuştu. Havalar ısınmaya, Bodrum ve barlar sokağı yavaş yavaş canlanmaya başlamıştı. Hasan’ın da canı sıkılıyormuş. İşyerinden biraz avansta almış, “Hadi gel sezonu açalım bu akşam benden.” dedi. Hayırlı uğurlu olsun temennisiyle barlar sokağının kendimizce resmi açılışını yaptık. İçinde üç beş insan olan her yere girip çıkıyorduk. Sezon başı olduğundan mekânlar sinek avlıyordu. O yüzden kapıkulu askerleri bize pek ilişmiyordu. Epey bir mekânı kolaçan ettikten sonra otele döndüğümde, saat iki gibiydi. Bizim komşunun ışığı hâlâ yanıyordu. Semih ise her zamanki gibi gezmedeydi. Barda çalışan bir arkadaşı vardı. Her gece istikrarlı bir şekilde onun yanına gidiyor. En erken üçte gelip yatıyordu. Komşunun ışığının neden açık olduğu ve yine benim odamın kapısı açılıp kapandıktan sonra neden söndüğü konusunda da yine en ufak bir fikrim yoktu.

Ertesi günü havuzun duvarlarını kireç gibi sarmış olan derz dolgusunun kalıntılarını temizlemekle geçirdik. Fırça ve bez yardımıyla koca havuzun her yanını didik didik temizledik. Bu sefer de fırında çalışan işçiler gibi bembeyaz olmuş, toza batmıştık. Dün gecenin uykusuzluğundan hem de yuttuğum toz- dan kendimi kötü hissediyordum. Üzerimde bir kırgınlık vardı. Akşam olsa da bir odama çekilsem, sabaha kadar hiç yerimden kıpırdamasam diye can atıyordum. Akşam yemeğinden önce havuzun işini bitirmiştik. Ertesi güne bir tek suyla doldurmak kalmıştı. Ama ben de bitmiştim. Temizlendikten sonra restorana resmen sürünerek gittim. Üzerimde müthiş bir halsizlik vardı. İlk defa Esra yemekte var mı yok mu ona bile dikkat etmemiştim. Kafamı kaldırmak bile zor geliyordu. Bir ara onları da sofrada gördüm gibi geldi. Fısıldaşmalarından onlar olduklarını anladım. Yoksa burnumun ucunu seçecek halim yoktu. Yemeğimi zar zor bitirip, öğleden beri hayal ettiğim şeye doğru yöneldim. Aklımdaki tek şey kendimi odama atmaktı. Tam bizim bloğun köşesini dönmüş, odanın kapısına varmıştım ki Ayşe ablanın bana adımla seslendiğini duydum. “Dur biraz bu ne acele?” diyordu tatlı sesiyle… “Yemekte seni iyi görmedim. Otelimiz için kendini parçalıyorsun, yazık vallahi sana… Biz de akşam Esra ile dışarı çıkıp çay kahve bir şeyler içecektik. Gel seni de alalım istersen.” dedi. “Abla inan çok isterdim ama çok kötüyüm, tek istediğim odama gidip dinlenmek.” deyip yanından geçip gittim. Arkama dönüp bakmadığımdan yüzünün aldığı hali görememiştim. Kulaklarımda duyacak hal olsa arkamdan “Beter ol emi.” dediğini işitebilirdim. Nasıl bozulduğu ve nasıl bozulduğunu başkasına nasıl anlatacağı hakkında yine hiçbir şey bilmiyordum. Daha doğrusu neye “hayır” dediğim konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Bütün akşamı ve geceyi dinlenerek geçirince ertesi güne turp gibi olmuştum. Dün bir fırsat kaçırdığımı hayal meyal hatırlıyordum. Ama ne olduğunu anlamak için akşamı beklemem gerekecekti. Çünkü Esra kahvaltı ve öğle yemeklerinde olmuyordu. Sadece akşam yemeklerinde vardı. Benim rahatsızlığım geçmişti. Ama sabah kahvaltısında benden başka rahatsız biri vardı. Ayşe ablanın yüzü bana karşı turşu satıyordu. “Günaydın abla” dedim. Oralı bile olmadı.

O gün havuzu doldurduktan sonra teknik servis Ertuğrul’un peşine, sözde ona yardım ediyorum diye takılmıştım. Semih de orda burada vakit öldürüyordu. Artık bizlik pek bir iş de kalmamıştı. Bir hafta kadar sonra otel açılacak ve ilk müşteriler gelecekti. O zamana kadar bize göre yapacak pek iş yoktu. Akşam olmasını yine Esra’yı yemekte görmek için bekliyordum. Ama beklediğim gibi olmadı. Esra yemekte yoktu. Ayşe ablanın da tersliği hâlâ üstündeydi. Tek kelime edemeden yemek bitti. Süklüm püklüm odama çekildim. Bu sefer ben yan odanın kapısının açılıp kapanma sesine kulak kabartmıştım. Ama çıt çıkmıyordu. Öylece saatler geçti. Hiç ses gelmedi. Sesi getirecek kişi kayıptı. Kaybolmasına neden neydi? Ben hiç üstüme alınmamıştım.

Sonraki gün, önceki gece gibi sessiz başlamıştı. Havada kapamıştı. Yer, gök her yer sıkıntılıydı. Yapacak bir iş de kalmamıştı. Boşluğa düşmüştüm. Sessizliğin ortasında ne olacağını bilmeden dolanıp duruyordum. Tek düşündüğüm akşam saati olur da, yemekte bir ses çıkar diyeydi. Ama öyle olmadı. Akşam Esra yine yoktu, Ayşe abla yine hiç konuşmadı. Yemekten sonra yine mendireğe gidip biraz dolaştım. Hava hâlâ kapalı ve bunaltıcıydı. Ama yine deniz benim sıkıntımı aldı, yarın için umut verdi. Denizin maviliği sanki bana “Yarını bekle, yarın bir şeyler olacak.” diyordu. Biraz ferahlamış halde otele döndüm.

Ertesi gün kahvaltıda bir durum esprisi yapıp herkesi güldürmüştüm. Ayşe abla bile dayanamadı. Yüzündeki buz çözülmüş, gülümsemişti. Soğuk davranma ambargosu artık delinmişti. Kahvaltıdan sonra otelin bahçesine doğru yürürken, “Resepsiyona gel de sana asıl işini göstereyim.”dedi. Bunu pek dostça değil, bir şef edasıyla söylemişti. Ayşe abla gündüzleri resepsiyonda duruyor, telefonlara bakıyordu. Bir yandan da patronun asistanı gibi personeli ve yapılacak işleri idare ediyordu. Özetle onunla kötü olmak, oradaki günlerinin sayılı olduğu anlamına gelirdi. Onunla arayı düzeltmemin gereğinin farkındaydım. Niye bozulduğunu anlayamadığımdan bir hamle yapamıyordum.

Yanına gittim. Beni resmi, ciddi bir görüntüyle karşıladı. Gel bakalım şöyle deyip beni deskin arkasına çekti. Önce elime birkaç boş beyaz dosya kâğıdı ve kalem tutuşturdu. “Not al bakalım.” dedi. Öncelikle resepsiyon görevlisinin o otelde yaptığı işleri anlattı. Tuttuğumuz kayıtları ve hesapları anlattı. Daha sonra santralin nasıl kullanıldığını, hangi durumda neler yapmam gerektiğini, müşteri ve rehberler ile nasıl iletişim kuracağımı genel olarak anlattı. Aklı başında ve işini iyi bilen birinden eğitim almak başarılı olmak yolunda büyük şanstır. Ayşe ablanın anlattıkları da öğrettikleri de hem çok faydalı hem çok etkiliydi. Öğle yemeğine kadar işi tamamen çözmüştüm. “Öğleden sonra çarşıda birkaç saat işim var, benim yerime biraz sen dur, hem yerine alışırsın.” dedi. “Memnuniyetle abla” diyerek karşılık verdim. Sonra deskin arkasında oturup ufak ufak sohbet etmeye başladık. Her sorduğu soru, her açtığı konu ile beni didik didik inceliyordu. Bir saat içinde seceremi öğrenmişti. “Kimliğin yanında mı ver bakayım.” dedi. Çıkarttım verdim. İyice bir inceledi. “Benden tam on yaş küçüksün.” deyip gülümsedi. “Esra da senden bir yaş büyük ona da abla demen lazım.” deyip iyice güldü. İçimden ‘Canım ablam desem olmaz mı?’ diye geçirdim, güldüm… Kimliğimi kendi çantasına attı. “Çarşıya çıkınca fotokopisini çektirir sana veririm.” dedi. Oteller çalıştırdıkları personelin kimlik fotokopilerini alırdı. Bu normal bir uygulamaydı, ses etmedim.
Öğle yemeğinden hemen sonra resepsiyona geldim. Ayşe abla yarım saat kadar daha “Şu ararsa bunu yap, o gelirse bunu et.” gibisinden biraz daha pratik eğitim verdikten sonra, beni resepsiyonda bırakıp gitti. Sonunda asıl ait olduğum yere geçici görevle de olsa geldiğime çok memnun olmuştum. Az sonra Hasan’ın otelini aradım. Sonunda resepsiyona gelebildim diye onu haberdar ettim. Biraz muhabbet ettik. Akşam gene dışarı çıkalım diye sözleştik. İki ya da üç saat kadar sonra Ayşe abla çarşıdan döndü. Ama yalnız dönmedi. Yanında getirebileceği en güzel şeyle dönmüştü. Yanın da Esra’yla, resepsiyonun karşısına gelip, tam göz göze geldiğimiz anda yine yaptı muzipliğini… “Bak Esra ablanı da getirdim.” deyip güldü. Ben hem şaşırmış hem de öyle demesine biraz içerlemiştim. Ama Esra ciddi ciddi bozulmuştu. Ona ters ters baktı, ben sana bunun hesabını sorarım gibilerinden bir kaş göz yaptı. Ben hâlâ bir şey anlamamakta ısrar ediyordum. Ayşe abla can yoldaşı gibi sevdiği Esra’ya pek düşkündü. Ona her fırsat bulduğunda takılır ama her seferinde de gönlünü alır, canım cicim diye sarılır, öperdi. Yine öyle yaptı, Esra’yı kolundan tutup deskin arkasına getirdi. Bana dönüp, “Hadi biz yorulduk, git bakkaldan litrelik kola falan al da gel, muhabbet edelim.” dedi. Bunu duyduğuma pek sevindim, hemen uçarak gidip geldim. Resepsiyonun arkasındaki küçük odaya geçtik, kolalarımızı koyup muhabbete başladık. Neyi seversin, neyi sevmezsin. Şu iyidir, bu kötüdür, falan, filan derken… Ayşe abla, Esra’yla beni aynı tencereye koymuş, hafif ateşte pişiriyordu. Ama gel gör ki o tencerenin içinde öküz olsa; sıcağından bir şeyin piştiğini anlardı. Ben hâlâ ne olup bittiğinin farkında değildim. Bir şeyler sezinliyordum ama yine de ihtimal veremiyordum. Böyle göz alıcı, etkileyici, herkesin gözdesi olan kızın benimle ne işi olur diye düşünüyordum. Tamam gençtim, güzeldim, bende alev alev biriydim ama bana gelene kadar Bodrum’da daha neler vardı. Kaldı ki daha yirmi yaşında, hayatının baharında; elinde, avucunda hiçbir şey olmayan, geleceğe dair aklında bile bir şey bulunmayan, yaşayıp göreceğiz diyen birini, en iyilerinden seçme şansı olan bu kız niye seçsin ki? Bana göre Ayşe ile ikisi kafa kafaya vermiş benimle dalga geçiyorlardı. Ve bundan da ben hiç şikâyetçi değildim. Onların arasında kendime layık gördüğüm en üstün rol onların eğlencesi olmaktı. Benimle eğlensinler, alay etsinler, ama benimle olmaktan memnun olsunlar, bunun tatmini bana yetip de artıyordu. Bu sayede kendimi onlar için değerli sayıyordum. O yüzden hiç haddimi aşıp da Esra’ya aşırıya kaçacak bir iltifat ya da imada bulunmuyordum. Arkadaşça samimi davranıyor, dostça ilgi gösteriyordum. Hepsi oydu. Bana göre; O bir kuyruklu yıldızdı. Ona sahip olunamazdı. Ona yakın olmak, kokusunu alabilmek bile, saf mutluluk kaynağına yakın olmaktı. İnsan olana yeter de artardı. Daha fazlasına göz dikmek sanki büyük bir arsızlıktı. Arsızlıktan öte sanki bu bir günahtı. Bu günahında; yanından uzaklaştırılmak gibi bir cezası vardı. Bu da düpedüz cennetten kovulmak demekti. Böyle bir riski göze alamazdım.” Ben o güne kadar Esra’yla beraber olmayı hayal bile etmedim.

Neredeyse akşam yemek saati gelene kadar saatlerce resepsiyonun arka odasında kalıp konuşmuştuk. Ayşe abla arada bir bahane uydurup bir yerlere gidiyor, bizi baş başa bırakıyordu. Sonra da dönünce bizi dikkatle inceliyor, bizi samimi gördükçe keyifleniyordu. Pişirdiği aşın hoş kokusunu duyar gibiydi. Keyfine diyecek yoktu. O esnada benimde keyfim ondan az değildi. Esra’nın konuşması da kendi kadar güzeldi. Mest olmuş, neredeyse kendimden geçmek üzereydim. O anlar hiç bitsin istemiyordum. Bıraksalar günlerce konuşabilirdim. Esra’nın da keyif alıyor olması benim için ayrı bir mutluluktu. Konuştuğumuz küçük odaya baharın coşkusu dolmuştu. Tebessüm edince aralanan, o güzel dudaklarının ardından görünen, o inci gerdanlık gibi dizilmiş dişleri; tınısıyla bana her söylediği Türk Sanat Müziği gibi gelen sesi ve benim o zaman ne anlama geldiğini henüz öğrenmediğim, gözlerime gülen gözleri ile hayat dolu, neşe doluydu. O anlarda “Bodrum’da benden daha mutlusu var mı acaba?” diye düşüyordum.

Akşam olunca yemeğe gitmeden yarım saat önce resepsiyonu kapattık. Ben muhabbet sarhoşuydum. Bana takılıyorlar, dalga geçiyorlardı. Ne deseler gülerek karşılık veriyordum. Öyle bir sarhoşluktu ki hiç ayılmak istemiyordum. Az sonra kısa süreliğine ayrıldık. Sonra yemekte yine beraberdik. Neşemiz devam ediyordu. Ama sonra yemeğin tam ortasında ben bugün pek yemek istemiyorum diye Esra kalktı, gitti. Buna bir anlam veremedim. Ayşe abla ile karşı karşıya kalmıştım. Şaşırmıştım, “Ayşe abla bir şey mi oldu.” dedim. “Amaan boşver, yemek konusunda biraz uyuzdur. Yememek için hep bir bahane arar. Bırak ne hali varsa görsün.” dedi gülerek. Ben de tanrıçanın keyfine karışılmaz, o nasıl istiyorsa öyle olsun diye sesimi çıkarmadım. Ayşe abla hâlâ benimle muhabbete devam ediyordu. Keyfi yerindeydi. Sürekli yeni konular açıyordu. Tam yemeğimi bitirdim kalkacaktım ki; “Dur bekle beni, beraber kalkarız.” dedi. Biraz şaşırmıştım ama hiç itiraz etmeden, kalktığım gibi oturdum. Az sonra yemeği bitti, beraber kalktık, restoranın kapısından çıktıktan sonra odalarımızın olduğu bloğa doğru yürüdük. Tam bloğun köşesini dönüp, başkaları tarafından görünmez olmuştuk ki; bana adımla seslenerek, “Dur biraz sana bir şey diyeceğim.” dedi. Beni kendisine doğru çevirmiş, yüzüme muzipçe gülümsüyordu. O gülüşünden huylanmıştım, bunun altında bir şey var diye de biraz irkilmiştim. Söze girmeden birkaç saniye tereddüt yaşadı, hâlâ yüzünde fettan bir gülümseme vardı. Ben iyice işkillenmiştim. E hadi ama ne diyeceksen de anlamında “Evet abla seni dinliyorum.” dedim. “Bak” dedi. “Sen de sinemayı seviyorsun, Esra da seviyor. İki gündür Milas’ta akrabalarının yanındaydı. Orada kuzenleri söylemiş. Karia Princess’in sinemasında oynayan hareketli bir film varmış, çok güzelmiş. O deli pek sever öyle filmleri, ona da bilet alıp, akşam sürpriz yapsana” dedi. O filmin afişini ben de görmüştüm. Bahsi geçen film; Robert De Niro ve Al Pacino’nun beraber oynadığı “HEAT”’ti. Görür görmez, “Buna gitmezsem ölürüm.” demiştim zaten. Ama Ayşe ablanın böyle fettan fettan gülerek sorması, bakışlarını benden kaçırması, bana sanki bu işin içinde bir tezgâh var gibi düşündürmüştü. Zaten gün içerisinde beni kaç defa işletmeye kalkmışlardı. Bunlardan bazılarında başarılı da olmuşlardı. Nereden çıktı bilemiyorum ama üç beş saniyede kafamda saçma sapan bir senaryo üretmiştim. Güya ben biletleri alıp gelecektim, onlar da biletleri benim elimden alıp sinemaya gideceklerdi. Ben de aptal gibi kalacaktım. Bunu düşününce içimdeki kuşku öfkeye dönüştü. Manasız bir öfkeyle, “Bu kadar maskaralık yeter ama, Esra eğlenecek başka birini bulsun.” deyip, yanından hışımla geçerek odama girdim. Ayşe abla bir kez daha arkamda aptal gibi kalmıştı. Bu sefer onun da öfkesi artmış, ağzından çıkan da daha ağır kaçmıştı. Bense yine arkama bakmamış, ne dediğini duymamıştım. Odamda huzursuz, gergin, yatağa uzanmış, kendi uydurduğum senaryodan çıkış yolları arıyordum.

Derken kapım gürültülü bir şekilde çaldı. Hadi bakalım bu sefer ne zırvalayacaklar diye hışımla kapıya yöneldim. Hızlı bir hamleyle kapıyı ardına kadar açıp, karşımda ne olduğuna doğru dürüst bakmadan, sertçe “Ne var?” dedim. Bakışlarımı kapıdakinin üzerine odakladığımda, kızıl saçları rüzgârda alev alev dalgalanan, cehennemin ateşi nefesinde hissedilen, öfke dolu gözleriyle insanın içini ürperten, korkunç bir kızıl ejderha duruyordu karşımda… Şaşkınlık ve korkuyla irkildiğim o esnada, çelik gibi bir kol, mengene gibi bir pençe beni boğazımdan yakalayarak, büyük bir güçle, geriye doğru savurmuştu. Korkudan, kökleri çürümüş bir gündöndü ağacı gibi, havada eğreti duran vücudum, kuvvetli bir rüzgârla yerinden sökülmüş gibi iki metre öteye savrulmuş, yere kıç üstü oturmuştum. Ellerimle arkamdan destek alarak, vücudumu doğrultmaya çalışıyorken, o kızıl ejderhanın bütün ihtişamıyla tepeme dikilmiş olduğunu fark ettim. Hissettiğim korku ölüm korkusuna eşti, belki de ta kendisiydi. Öfkesinin şiddeti bütün odayı kaplamıştı. Işık bile içeri girmeye korkuyordu. Her yer kapkaranlıktı. Önce insanın içini ürperten kısık bir sesle başladı. Canını almadan önce günahlarını insanın yüzüne söyleyen bir ölüm meleği gibiydi. Sesi buz gibiydi, kanım donuyor, canım içimden çekiliyordu. “Söyle bakalım serseri, sen kendini ne sanıyorsun?” diye soruyordu öfkenin efendisi… “Saçlarına biryantin sürdün, biraz parladın diye havan kime? İki güzel kıyafet giydin, etrafa gülücükler saçtın, iki espri yaptın diye adam mı oldun lan soytarı?” derken sesindeki hiddet artmaya başlamıştı. “Senin yaşın ne, başın ne? Etin ne, budun ne? Senin özelliğin ne?” Sonumun geldiğini düşünmeye başlamıştım. Öfke fırtınası artıyordu. “Gözüme biraz güzel göründün diye sana verdiğim değere bak, senin yaptığın hıyarlığa bak.” dedi ve öfkesi doruğa çıktı. Artık söz değil alev kusuyordu. “Sen kimsin lan bana burun kıvırıyorsun. Hayvan oğlu hayvan. Senin haddine mi düşmüş beni reddetmek. Kerametin ne lan senin…” derken tamamen kontrolden çıktı. Artık son sesi ve tüm gücüyle küfrediyordu. Deliye dönmüştü. Tepemde dinmeyen bir kasırga gibiydi, söyledikleriyle ezdikçe eziyordu. Küfür sözlüğünde olup da kullanmadığı kelime kalmamıştı. Sövmekle hırsını almadı. Bu sefer tehditlerini sıralamaya başladı. “Seni öldürür bu otelin bahçesine gömerim, Yaşatmam seni burada, geberttiririm, dövdürürüm, ağzını burnunu kırdırırım, sakat bıraktırırım, yakarım o parlak yüzünü, resmimi çekecekler diye korkarsın…” gibi akla hayale gelmedik bir sürü tehdidi peş peşe savuruyordu. Öfkesi oteli inletiyordu. Bağırışlarını dışarıda herkes duymuştu. Ama kimse ne dediğini ve kime dediğini anlamıyordu. Meğer güzel olduğu kadar bir o kadar da nalet bir tarafı varmış, Herkes bunu bilir, ondan çekinirmiş. Herkesin gözünü çok fena korkutmuş da ondan kimse ona ilişemezmiş. Benim bu durumdan hiç haberim olmamıştı. Beni odanın içerisine yıktıktan sonra hemen kapıyı kapatıp sürgülemiş öyle üstüme çullanmıştı. Kimse yakına gelemediğinden, herkes bizim odada kopan kıyameti yan odadan geliyor sanmış, yazık vallahi Ayşe’ye Esra onu parçalıyor diye Ayşe’ye üzülmüşlerdi. Hatta feryat figanı patron bile duymuş; “Aman ilişmeyin nasıl olsa otelde müşteri yok ne halleri varsa görsünler.” demiş. Bense o esnada korkudan ölüp bitmiştim. Ağzımı açıp tek kelime dahi edememiştim. Öyle birine karşı kendimi savunma ihtimalim zaten yoktu. Ayrıca bende bir şey düşünebilecek akıl da kalmamıştı. Uçup gitmişti.

Yaklaşık bir on dakika kadar süren cinnet anlarından sonra beni ezip geçmiş, pelte kıvamında odanın döşemesine yapıştırmıştı. Hırsını almış, kendini rahatlatmıştı. Yerde kamyon çarpmış gibi yatan bana acıyarak son bir bakış fırlattıktan sonra, kapının sürgüsünü açarak sessizce çıkıp gitmişti. Ben ayağa kalkacak dermanı kendimde bulamıyordum. Öylece bir süre orada yattım durdum. Sonrasında kendimi toparladıysam da odadan çıkacak cesareti kendimde bulamadım.
Ertesi gün olduğunda şoku atlatmıştım. Ama yine de kahvaltıya korka korka gitmiştim. Hem korkuyor hem utanıyordum. Ama durum hiçte sandığım gibi değildi. Herkes normal davranıyordu. Hiçbir şey olmamış gibiydi. Bir tek Ayşe abla arada göz göze geldiğimizde gülecek gibi oluyor, sonunda kendini zar zor zapt ediyordu. Kahvaltı bittikten sonrada çıkarken beni yakaladı. Gülerek, “Seni canlı gördüğüme sevindim.” dedi. Ben de güldüm. “Beni işlettiğinizi sanmıştım. O yüzden öyle dedim. Öyle salakça düşündüğüm için ben bunu hak ettim. Ne dediyse, ne yaptıysa haklıydı. Ona söyleyecek sözüm yok.” dedim. Şaşırdı. “Nasıl yani sen şimdi onu reddetmedin mi?” diye sordu. “Yok abla ya ne reddetmesi, o beni sadece beğenmiş, ben ona hayranım. Onu gözümde öyle büyüttüm ki bu kız beni niye beğensin diye kuruntuya kapıldım, açıkçası inanamadım.” dedim. “E şimdi ben bunu gider Esra’ya söylersem, sen bir de bunun üstüne dayak yersin. İyisi mi sen git güzelim bu otelden, ben senin sonunu iyi görmüyorum.” diye güldü. “Amaaan ölümüm elinden olsun, buradan gidip de yaşasam ne olur.” diye beylik bir laf ettim. “Böyle konuşursan yaşama ihtimalin artar bak.” deyip gülmeye devam etti.

Otelde kimsenin bir şey bilmiyor oluşu beni bir nebze rahatlatmıştı. Ama yine de Esra ile karşılaşmaktan ecelim gelmiş gibi korkuyordum. Akşam yemeğine de ecel terleri dökerek gittim. Esra da Ayşe de yemekteydi. Yan yanaydılar ama tek kelime etmiyorlardı. Mecburiyetten bir arada gibiydiler, sanki ikisi arasında bir tatsızlık yaşanmış da zoraki bir arada duruyorlarmış gibi görünüyorlardı. O esnada ben de “İkisi de bir birinden şeytan, ne usta tiyatrocu bunlar…” diye düşünüyordum. Odama dönerken arkamdan Ayşe abla seslendi: “Saat tam dokuza çeyrek kala, istersen sinemanın kapısında olma…” “Abla çok korkuyorum, sen de gelsen olmaz mı?” dedim. Gülerek. “Yürü len manyak, o zaman seni kesin öldürür, yalnız gidersen yaşama ihtimalin var az da olsa…” dedi. “Peki abla hakkını helal et, ben hazırlanayım o zaman.”

O saati beklerken de, hazırlanırken de, o randevuya giderken de öldüm öldüm dirildim. Korku, heyecan, aşk, arzu, tutku, vücudumda hormon patlamasına neden olabilecek her his, azami seviyedeydi. Sinemaya doğru yürürken kendi kalp atışlarımın sesini duyuyordum. Yanından geçtiğim dükkânların camekânlarında gördüğüm yansımalarımda tenimin rengi kıpkırmızıydı. Sinemayla aramdaki mesafe azaldıkça sanki yer sarsılıyor, gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Dün bana hayatımın en korku dolu anlarını yaşatan ejderhanın inine doğru gidiyordum. Bile bile göz göre göre felaketime doğru ilerliyordum. Ama bir şey beni büyük bir güçle çekiyordu. Kapılmıştım, dönme imkânım yoktu. Sinemayı tam karşımda gördüğümde, metreler kala yine o güzel kokuyu duydum. O koku içimdeki bütün korkuyu silip süpürmüş, sadece aşka dair hislere dokunmamıştı. Başımı kaldırıp baktığımda sinemanın merdivenlerinden yayılan kuvvetli ışığı gördüm. O ışık hüzmesinin içine dalıp, kaynağına doğru ilerlemeye başladım. Etrafını çevreleyen o ışık kalkanından geçtikten sonra bana sevgiyle bakan ışıltılı gözleriyle göz göze geldim. Dün elinden canımı zor kurtardığım kızıl ejderhayla karşılaşacağım diye korkudan ölüyorken, o beni kuyruklu yıldız haliyle karşılamıştı…

Kurtuluş Savaşı

2002 İstanbul

“Hiçbir anne baba evladının kötülüğünü istemez.” diye bir söz vardır, ama bu söz tam olarak gerçeği yansıtmaz. Ebeveynler öncelikle kendi menfaatlerinin ve kendi tatminlerinin peşindedirler. Bunlar olduktan sonra da çocuklarının iyiliği olursa, işte buna pek itiraz etmezler. Doğrusu ve gerçek işleyiş mekanizması böyledir.

Sözde benim iyiliğimi isteyen ebeveynlerimin, iyilik maksadını aşan girişimlerine boyun eğerek, onların hemşerisi biriyle evlenmiştim. Gönülsüz çıktığım bu yolda sevgisiz yaşamanın ne kadar zor ve ne kadar tahammül edilemez olduğunu günler geçtikçe anlıyordum. Yaşama sevincim gitmiş, dünyanın güzelliği kaybolmuş, hayat anlamını yitirmişti. Gelecek için ne bir umut vardı, ne de olması hayal edilebilecek bir şey…

“Sevilecek gibi biri değildi.” diye tanımladığım bu kadınla; benim aynı evde ne işim var diye, her gün, her an kendime soruyordum. Düştüğüm bu durumu kabullenemiyor ve kendime korkunç kızıyordum. Sen bu olacakları niye sezemedin, bu tu- zağa nasıl düşersin, aklın neredeydi diye, kendi kendimi ifadeye çekiyordum. Bazen öylesine hiddetleniyordum ki kendimi tutup duvara çalmak geliyordu içimden…

O dönemde etrafımda bulunanların (halk arasında onlara aile deniyor) benden istediği, sadece hayatta kalmam, şuursuzca çalışmam, mal mülk edinmem, muhtelif aralıklarla ve belli sayıda çocuk yaparak onları memnun ve tatmin etmemdi. Benim üzerime kurulan hesapların içerisinde bir tek ben yoktum. Varlığım resmen göz ardı edilmişti, mutluluğum resmen atlanmıştı. Bütün kalelerim zapt edilmiş, bütün tersanelerime girilmiş ve hayatımın her köşesi bilfiil işgal edilmişti. Evlatlık borcu ödemek başlığı altında, kendimi vermiştim; geriye de bir şey kalmamıştı.

O zamanki yaşım yirmi beşe kadar elimden geldiğince ve imkânlarım elverdiğince iyi evlat olmak adına çok gayret sarf etmiştim. Bu gayretlerim, annem nazarında değer bulurdu ama her ne kadar etten kemikten olsa da, yapısı itibariyle odunsu olan babam tarafından kaale alınmazdı. Muhteremden bir güzel söz duymak ya da destekleyici bir hareket görmek mümkün değildi. Lise boyunca aldığım teşekkürler parlak bir ambalaj kâğıdından öte değer kazanmazken, yapılan iyilikler, verilen hediyeler de “ne lüzumu vardı” şeklinde kırıcı ve üzücü tepkilerle karşılanırdı. Babamdan iyi bir söz ya da küçük bir iltifat duyabilme ümidimi yıllar önce yitirmiştim.

Evliliğimin üçüncü ayı falandı. Babam hiç de sevmediğim bir hemşerisiyle evime gelmişti. Akşam yemeğinden sonra o sevmediğim pis herife beni methederken tutup bir de “Aslan oğlum bizim istediğimizle evlendi.” demesin mi? O zamana kadar çok üzülmüştüm hatta kahrolmuştum. Ama hiçbir şey o duyduğum bir çift söz kadar zoruma gitmedi. O anda vücudumda bulunan bütün kan beynime hücum etti, öylesine tahammül edilemez bir basınç ve ağrıya neden oldu ki, beynim patlayacaktı sanki… Bir güzel sözünü duymak için yirmi beş yıl beklemişim, neler yapmışım da hak edememişim, artık bu olmayacak deyip umudu kesmişim, adam bana ne için “aslan oğlum” diyor. Benim Kaf dağının ardında sandığım şey meğer ne kadar değersizmiş. Meğer ben bir hiç için ne kadar uğraşmışım. Düşündükçe kahroldum, öldüm, bittim. Sonra içimi dağlar gibi öfke, dipsiz kuyular gibi bir nefret kapladı.

Ölüm döşeğinde gelen servet gibi, bu sözler beni hepten çileden çıkarttı. Benim hayatım mahvolmuş, kahroluyorken, bunlar benim yıkıntılarımda eğleniyordu. O an ikisini de tutup salon camından dışarı, aşağı atmak istedim. Çok şiddetli bir arzuydu. Bunu delicesine istedim. Ama birinci katta oturuyorduk, onlara bir şey olmaz, benim de yanıma kâr kalmaz diye vazgeçtim.

Evliliğimin yarı yılı doluyorken, ümitsiz, mutsuz yaşantım devam ediyordu. Hayatının her döneminde zorluklarla karşılaşmış ama mutlaka bir yolunu bulup aşmış olan ben, bu defa çok ciddi şekilde kapana kısılmıştım. Bu seferki zorluk, dağ gibiydi. Üstünden atlanmıyordu, etrafından dolaşılmıyordu, altından tünel de kazılamıyordu. O günlerde yapılabilecek bir şey yoktu. Ama gün gelir yapılabilecek şeyler olur diye; “Bu- gün için hayatta kal, yarın tekrar savaşma şansın olur.” inancıyla bir köşeye sinmiş, kendimi unutturmuş, zaman geçiriyordum.

Nisanda şirkete enteresan bir müşteri talebi gelmişti. Çeşme Sheraton’dan arayan otelin teknik müdürü, ısıtma sisteminde verim ve kirlilik testleri yapmak için baca gazı analizi yapılmasını istiyordu. Bu baca gazı ölçüm cihazının bizde olduğunu duyan teknik yetkili, firmamızla temasa geçmiş ve bu ölçümleri yaptırmak için bizden teklif istiyordu. Bizim şirkete yeni alınan bu cihazın uzmanı bendim, genelde büyük müşterilere ben gider ve ölçümleri yapardım. Bunun içinde oldukça iyi denebilecek bir ücret alırdık. Sonra birden aklıma geldi. Eğer otel teklifimizi kabul ederse; hem ölçümleri yapar, hem de yaz başında Çeşme’de bir hafta tatil yaparım diye düşündüm. Ve bu önerimi hemen patrona sundum. “Eğer kabul eder- seniz tamam bu işi yaparız diye teklifimi çekeyim. Benim otel ücretimi zaten firma karşılar, karımınkini de ben öderim bir hafta tatil yapar gelirim.” diye ona sundum. Patronun da aklına yattı. Çünkü önemli bir referanstı, ayrıca bir firmaya şu veya bu şekilde bir kez içeri girdikten sonra, satın almaya pençelerimizi geçirir, bırakmazdık. Mutlaka daha başka şeyler de satardık. Patrondan da onay çıkınca, teklifimi hazırlayıp firmaya gönderdim. Birkaç gün içinde de onaylandı. Hemen akabinde iş programını ve kalma planlarını yaparak her şeyi ayarladım. Mayısın ikinci yarısında bir hafta kadar otelde karımla beraber kalacak ve üç gün süreyle analizleri yapacaktım. Hem iş, hem tatil güzel denk gelmişti.

Evlilik olarak sıkıntılı günler geçirsem de, zaman zaman işimde böyle güzellikler olurdu. Ayrıca evde mutsuz olduğumdan, işime gösterdiğim özen ve motivasyon daha başkaydı. İçimde biriken enerjiyi ve gücü işte açığa çıkartıyordum. Mümkün olan tüm zamanımı da işte kullanıyor, eve gitmemek ya da geç gitmek için şartları zorluyordum. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” sözü kısmen ve kimi zaman doğrudur. Ama kötü bir kadınla beraber olan erkeğin de iş motivasyonu çok yüksek olabilir, bütün gücüyle işine asılabilir. Neticeye ve elde edilen verime bakarsak; iyi kadın da, kötü kadın da erkeğin başarısına faktör olarak etki edebilir. Ama erkeğin başarılı olması kadının iyi olduğunu göstermez, başarısız olması da kadının kötü olduğunu göstermez. Başarı kişiye özeldir, özveriyle gelir. Durduk yerde kimsenin kapısını çalmaz. Bu teorileşmiş, genel kanıyı da böyle ayaküstü çürütebiliriz.

Planladığım üzere, mayısın ikinci yarısında Çeşme’ye gitmiştik. Otele yerleşmemizin ardından, ölçümleri yapacağım teknik yetkililerle de tanışıp iş programımı yapmıştım. Kum- salı, havuzu, manzarası, yemekleri ve konforuyla gerçekten harika bir oteldi Çeşme Sheraton… Ama yine de o cennet gibi görünen otelde de mutlu olamadım, orada olmaktan keyif alamadım. Yine sadece işimi yaptığım saatlerde rahattım ve keyfim yerindeydi. Ama ne zamanki karımla baş başa kalıyordum, cennetin tadı kaçıyordu. Sanki otelin duvarları soğuk taşlara dönüşüyor, yemeklerin lezzeti kaçıyor, deniz kapkara bir şey oluyordu. Mevsim normallerine göre hava o dönemde hep açık ve sıcak olurmuş ama bizim orada olduğumuz ilk günlerde hava kapalı ve rüzgârlıydı. Yanımda bulunan uğursuz kadın güneşi bile ürkütmüştü. Onun olduğu yere güneş doğmuyordu. İlk üç gün içinde iş de bitince geriye sadece tatil yapmak kaldı ki, beklenenin aksine günler güzel değil zor geçiyordu. Bulunduğum güzel yere rağmen, yaşamaktan zerre kadar keyif almıyordum. Denize baktığımda, gördüğüm ufuk kadar, alabildiğine mutsuzdum. Pek çok insanın orada olabilmek için can atacağı o cennet köşesinde ben, yanımda sevmediğim biri olduğu için acı çekiyordum. Bu acının dinmeyeceğini bilmek, “Böyle nasıl yaşanır?” sorusu, beni her gün kederden öldürüyordu. Bu kadar üzüntüye fazla dayanamayacağını bildiğim sağlığım için risk çok fazla artmıştı. Üzüntü ve nefretin yıpratıcı etkisine karşı mutlaka bir şeyler yapmalıydı artık… Çünkü ruh ve beden sağlığım, yüksek iç basınç altında çok ciddi zorlanıyordu. İçimde boruların patladığını, kabloların kısa devre yaptığını, yangınların çıktığını hissediyordum. Vücut güç kaybediyordu. Kanımın taşıdığı enerji ve oksijen miktarı çok düşmüştü. Beynime yeterli güç gitmiyor, kontrolü sağlayamıyordu. Vücudumun her yerinden arıza sinyalleri gelmeye başlamıştı. Sistem çöküyordu.

Güvenlik seviyesinin aşılması ve tehlike sınırlarına gelinmesi üzerine, vücudun kendi güvenlik sistemi devreye girerek, kontrolü eline aldı. Yaşamı kaybetme tehlikesinin verdiği öfke sinyalleri tüm sinir sistemine iletildi. Yedek gücün devreye sokulacağına ve nükleer enerjiye geçileceğine dair tüm hücreler uyarıldı. İç kontrol sistemi, yedek gücü devreye sokan şalteri indirdi. Kalbimin üzerinde bulunan uranyum çubukları, yavaş yavaş reaktörün içine doğru gömülürken, reaktör haznesi içerisinde füzyonu başlatmak için gereken nükleer yakıt kütlesi tamamlanıyordu. Kritik kütle oluşunca, çubuklar eriyerek füzyonu başlattı. Açığa çıkan büyük güç sarsıntılara neden oldu. Sonrasında reaktörden tüm vücuda yavaş yavaş dağıtılmaya başlandı. Artık damarlarımda kan değil, bir lav akıntısı dolaşıyordu. Gücün eriştiği her hücre normal kapasitesinin kat be kat üstünde çalışmaya başlamıştı. Kendini taşımakta zorlanan kaslarım, şimdi koşarak İstanbul’a gidecek güce erişmişti. Ufka bakınca hiçbir şey görmeyen gözlerim, şimdi yoğunlaşınca ufuktaki gemilerin bayraklarını bile seçiyordu. Sadece durumu idare edecek kadar çalışan beynim, insan aklının üst sınırlarına erişmiş, korkunç bir devirle çalışmaya başlamıştı. Beni kurtaracak olan planları yapmak için milyonlarca veriyi işliyor, analizler yapıyor, planlar üretiyor, ihtimaller hesaplıyor, sağlamalar yapıyordu. Çıkış yolunu bulmak için kendini patlatırcasına verileri işliyordu. Tüm vücutta seferberlik ilan edilmişti. Yaşamını kaybetme tehlikesini sezen vücut, kendi Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştı.
Beynim korkunç bir işlemci gücüne erişmişti. Hiçbir şey onu durduramıyor, işlem yapma hızını kesemiyordu. Hem de yanı başında sürekli rahatsız eden biri olmasına rağmen… Gezerken, yemekte, plajda, banyoda her yerde düşünüyordum. Bir gün içerisinde işlenen verilerden, şeytanın aklına gelmeyecek planlar çıkmaya başlamıştı. Hedefler belirleniyor, o hedeflere götürecek planlar yapılıyor, süreçler planlanıyor, acil ve öncelikli sorunların giderilmesine yönelik çareler üretiliyordu. Neredeyse gelecek bir yılda yaşanacak olan her şey; o bir gün içerisinde kurgulanmıştı.

Ne pahasına olursa olsun, bu kadından kurtulunacaktı. Ortada yaşanacak hayat diye bir şey kalmadığından, ucunda ölüm bile olsa kaybedilecek bir şey yoktu. Ölümden bile korkmamanın verdiği özgüven ile yola çıkılmıştı. Kazanılırsa hayata dönülecekti. İlk olarak bu sevgisiz ve mutsuz yaşantıya bir son vermeliydi. Birini sevmeliydi. O biri; dayanma gücü, mücadele azmi, kazanılacağına inanç vermeliydi. Bu mücadelenin bayrağı olmalıydı. Kim olacaktı bu sevilecek kişi?

Bütün veriler tek bir kişiyi işaret ediyordu. Gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı sis perdesinin ardından çıkmış, alternatifsiz olarak belirmişti. Güçlü ve aklını iyi kullanan biriydi. Uzun boylu, güzel bir esmerdi. Onu bir kaç yıldır tanıyordum. Aynı şirkette çalışıyorduk. Onu farkında olmadan çok dikkatle incelemişim demek ki, çünkü verilerin analiz edildiği süreçte, benim için onu düşünürken, onunla ilgili aklımda cevapsız kalan soru yoktu. Her nasılsa onu çok iyi tanıyordum. Onunla ilgili tüm detaylar bilgi bankamda mevcuttu.

Asıl mesele onu nasıl ele geçirecektim. Surları yüksek ve dayanıklıydı. Karşı koyma ve direnç gösterme gücü de çok fazlaydı. Çünkü seçme şansı olan, etkileyici biriydi. Günümüz şartlarında, hele ki İstanbul gibi bir metropolde; maddi menfaatler ve sunulan garantiler ilişkilerin başlamasında önemli rol oynuyorken, benim ona sunabileceğim pek bir şeyim yoktu. Bu devirde sadece aşk ve sevgi vaadiyle bir kadının karşısına çıkan adama gülerler… Üstelik buna cesaret edecek adamın; bir de evli olması, kızın ailesinin muhafazakâr, kendisinin de kontrollü biri olması, neticenin imkânsızlığını işaret ediyordu. Ayrıca aynı şirkette çalışılıyor olunması da, başarısız bir girişim sonrası için çok ciddi handikaptı. Çünkü her zaman yüz yüze gelinecekti. Hadi bunların hepsini geçtik; sürekli yanımda ve yakınımda sıkı markaj uygulayan bir kadın varken nasıl girişimde bulunacaktım. Bütün bu durum ve şartlar imkânsız oğlu imkânsızı gösteriyordu.

Ama insanüstü işlem yapma hızına çıkmış aklım, her şeyin bir yolunu, her zorluğun bir çaresini buluyordu. Düşündükçe buluyor, buldukça keyifleniyor, keyiflendikçe arzum daha da artıyordu. Doğru; şartlar çok zordu, durum çok ümitsizdi, imkânlar çok azdı. Yeterli silah, cephane ve mühimmat yoktu. Ama bütün bunlar birleştiğinde ortaya çıkan bir şey vardı. Aklım onu bulmuştu.
İşte durumu ‘İstiklal Harbi’ yapan formülasyon ortaya çıkmıştı. Yokluk ve imkânsızlıklar, yaşanan acı, sefalet, esaret, ümitsizlik ve yaklaşmakta olan acı son. Bütün bu bileşenler formüldeki yerlerine konulduğunda; sonuç mükemmel bir Kurtuluş Savaşı’nı veriyordu. Savaşmak artık anlamlıydı. Yaşamak şimdi değer kazanmıştı. “Ya istiklal ya ölüm” felsefesinin korkunç motive edici gücüyle; kazanma ihtimali de doğmuştu. Bütün şartlar lehte, imkânlar yeterli olsaydı; onun adı çocuk oyunu olurdu. Kazanmanın mecburiyeti de, değeri de, anlamı da olmazdı. Yıllar sonra hikâyesi de yazılamazdı…

Peki, nasıl olacaktı büyük taarruz? Nereden ve ne zaman başlayacaktı? Hiç vakit kaybetmeksizin, hemen taarruza geçilecekti. Üstelik etkileyici ve iddialı bir girişle başlayacaktı. Karşı tarafa gücünü ve cesaretini göstermek bu aşamada çok gerekliydi. Şansını deneyen biri gibi görünmek, mücadeleyi daha baştan kaybettirirdi. İddiasını ortaya koyan, her türlü hazırlığını yapmış, gözünü karartıp yola çıkmış biri olarak görünmek; karşı tarafı etkilemek adına önemliydi. Ona verilen değeri ve önemi baştan ispatlamalıydı. Ona kendini masalda bir prenses gibi hissettirmeliydi. Bunu saltanatla, şatafatla yapma imkânı olmadığından, ancak onun için savaşan bir kahramanla bu hissiyat sağlanabilirdi. Ayrıca elde zaten bir bu vardı.

O dönemde yabancı bir kargo firmasının çağrı merkezinde çalışan, Muzaffer adında çok iyi bir arkadaşım vardı. Çok iyi İngilizce ve Rusça bilen Muzaffer; firmanın Avrupa yakasındaki merkezinde, sabahtan akşama kadar, dünyanın dört bir tarafından arayan müşterilerle konuşuyordu. Elinin altında güçlü bir telefon santrali ve her yeri sınırsız arama imkânı vardı. Mesai saatlerinde cep telefonunu kullanması yasaktı. O yüzden telefonunu mesai saatlerinde sessizde tutardı. Ama mesajla iletişim kurardık. Genelde ben ona mesaj atardım, o beni arardı. Hatta bazen uzun bir cep telefonu görüşmesi yapacağım zaman ona numarayı mesaj atardım, Muzaffer önce beni, sonra diğer numarayı sistemden arar, sonra bizi konferans görüşmeye alır, kendisi çıkardı. Böylelikle firmanın santrali üzerinden bana bedava görüşme sağlardı. Benim özel çağrı destek merkezim gibiydi. Onunla sıkça görüşürdük, karım da onu tanırdı. Muzaffer ilk taarruzun kilit adamıydı. Her şeyi onun üzerinden planlamıştım. Bana ciddi şekilde yardımı gerekiyordu. Arada köprü vazifesi görecekti.
Muzaffer kimi zaman bana İngilizce mesaj gönderirdi. Yanında kız arkadaşı olduğu zaman anlaşılmaması için, ya da tu- haf bir espri göndereceği zaman genelde İngilizce kullanırdı. Bu bana ilham vermişti. Ben Muzaffer’e mesajımı İngilizce yazıp gönderecektim. O da karşı tarafa Türkçeye çevirip iletecekti. Karşıdan gelen mesajı da İngilizceye çevirip bana iletecekti. Görüntüde ben Muzaffer’le İngilizce mesajlaşıyor gibi görünecektim. Bu sayede karım yanımdayken bile iletişim kanalını açmış oluyordum, Muzaffer üstünden çıkış yaparak dış dünyaya erişecektim. Karım zerre kadar İngilizce bilmiyordu.

İstediği kadar baksın bir şey anlayamazdı. Ayrıca ikinci bir güvenlik önlemi daha düşünmüştüm. Muzaffer’le İngilizce mesajlaşma sebebime, güzel bir kılıf uydurmuştum. Muzaffer kız arkadaşıyla arasında olan konularla ilgili görüşüme başvuruyor, benden akıl fikir alıyor, görürse yengeye ayıp olur diye de İngilizce yazıyor. Ne yapsın utangaç çocuk diyecektim. Çok üstelerse de, işin içinde cinsel meselelerinin de olduğunu, sana ne el âlemin adamının en özel konularından, her şeyi de merak etme diye hiddetlenerek karşılık verecektim. Olayı ‘tabu konu’ kapsamına soktuğumdan fazla karıştırmasına imkân bırakmamıştım.

Tek mesele şirkette muhasebe şefi olarak çalışan Necla böyle bir diyalogun içine girer miydi? Çeşme’de yanında karısıyla tatil yaptığını bildiği iş arkadaşının, başka bir arkadaşının üzerinden gönderdiği kısa mesajlara itibar eder miydi? Bu sıkıntılı duruma katlanır mıydı, riske girer miydi?
Planların detayları tamamlandıktan sonra hiç vakit kaybetmeden Muzaffer’i aradım. “Kardeşim çok büyük bir taarruza geçiyoruz, delice şeyler yapacağız, ama sen de çok keyif alacaksın.” dedim. Muzaffer’in çağrı merkezinde mesaisi zor geçerdi, canı çok sıkılırdı. Ona da zaten böyle hareket ve olaylar lazımdı. Ayrıca benimle aynı takımda oynamayı, beraber bir şeyler yapmayı çok severdi. Aklımdakileri ona aktardıktan sonra, fikrini ve desteğini sorunca; “Benden sana tam destek ama girdiğin riskin büyüklüğünün ve imkânsızı istediğinin farkındasındır herhalde.” diyerek, ne olursa olsun yanımda olacağını ama ciddi şekilde endişelerinin de olduğunu dile getirdi. Olası bir başarısızlık durumunda o şirkette kalmanın çok zorlaşacağını, olay duyulursa da hem iş, hem ev hayatı açısından rezalete dönüşeceğini, altından kalkmasının zor olacağını söyledi. Onun yüzeysel görüşlerine karşı, benim detaylı analizlerimi anlattıkça, onun da motivasyonu arttı ve benim kadar inanmaya başladı. Ona korkulacak bir şey olmadığını, en fazla bir yıkım başlatmış oluruz, yıkacağımız yerde içinde bulunduğumuz zindan; ya bir çıkış yolu buluruz, ya da altında kalırız, içerde olduğum sürece benim için hayat diye bir şey zaten yok dedim. Onun da aklına takılan Necla’nın bu diyaloga girmeye pek yanaşmayacağı yönündeydi. Hedefim Çeşme’de kalacağım son üç günde Necla’ya onunla ilgili düşünce ve isteklerimi aktarmak, sonrasında İstanbul’da bir buluşma ayarlamaktı. Önce kafasını karıştıracak, sonra hislerini allak bullak edecek, sağlıklı düşünmesini, mantıklı karar vermesini ve ilk çırpıda reddetmesini engelleyecektim. İstanbul’daki buluşmaya, karşıma çıkmasını sağlarsam, ona karşı kullanabileceğim tek silah etkili olabilirdi. Yapılan onca plana, gösterilen cesarete ve gayrete rağmen yine de her şey şansa bağlıydı. Tek bir silah, ikincisi ya da telafisi olmayan, tek bir atış… Bütün her şey, bütün planlar; kilometrelerce uzaktaki bir savaş gemisini, tek bir mermiyle cephaneliğinden vurma ihtimali içindi. Muzaffer’e de bunu aynı örnekle açıkladım. O da “Anlaşıldı Kaptan, en iyi atışımızı yapalım o zaman, tüm mürettebat görev yerlerine!” diye karşılık verdi.

Öncelikle Muzaffer’e Necla’nın cep telefonu numarasını verdim, sonrasında ona ilk göndereceği mesajı yazdırdım. “Merhaba ben Muzaffer, O’nun arkadaşıyım. Yanında karısı olduğu için size direk mesaj gönderemiyor. Mesajı bana İngilizce olarak yazıyor, ben Türkçeye çevirip size iletiyorum, sizin mesajınızı da ona İngilizceye çevirip ileteceğim. Teşekkürler, hoşça kalın.” Necla bir konuşma içerisinde gıyaben muhabbeti geçtiğinden, Avrupa yakasında çalışan Muzaffer adında bir arkadaşım olduğunu biliyordu. O yüzden pek de şüphe etmeyecekti. Ayrıca şirketin satış ekibinin en genç ve en acar oyun kurucusundan gelen böyle bir girişimi pek yadırgamazdı. Çünkü o dönemde şirketin yükselen değeriydim, yaptıklarımla çok popüler olmuştum. Üstelik eskiden onun odasına girdiğimde yüzüme gülerdi. Şirket içinde agresif biriydi, ama bana karşı her zaman gülen yüzüyle torpil yapardı. Benimle konuşurken samimi davranır, bana yardımcı olmaktan memnuniyet duyardı. Ama bu durum ve davranışlar, ben evlendikten sonra değişmişti. Yüzüme gülmez olmuştu. Hatta ben odaya girdiğimde, varlığımdan rahatsız olur gibi bir hali vardı. Başını başka taraflara çeviriyor, sanki işleriyle meşgulmüş gibi davranıyordu. Samimiyet gitmiş, yerine soğukluk gelmişti. İki dönem davranışları arasındaki fark; bana olan bakış açısının sadece dostça olmadığını, daha ileri boyutta bir şeyleri içinden geçirdiğini işaret ediyordu. Radarlarıma yakalanmış bir ilgi sinyali vardı. Bu durum, kendi kurtuluş mücadelesini planlayan aklımın; analiz yaptığı süreçte, onun adını tek isim olarak belirlemesinde önemli etken olmuştu.

Muzaffer ilk mesajı öğle saatlerinde, aynen ona yazdırdığım gibi gönderdi. Heyecan dorukta, acaba diyaloga girmeyi kabul edecek mi ya da girse bile ne cevap verecek, büyük bir merakla bekliyorduk. Tam yanımda karımla plaja inmiştik ki, Muzaffer’den ilk İngilizce mesaj geldi. Mesajı açar açmaz “Kim o ne yazmış?” diye şahin gibi üstüme atlayan karıma, hazırladığım üzere “Her şeyi de merak etme!” diye, ilk tiyatral cevabımı sert bir şekilde yapıştırdım. “Muzaffer mesaj göndermiş, kız arkadaşıyla ilgili özel sorunları varmış, bana soruyor. Çok mu önemli adamın derdi senin için.” diye de üsteledim. Kadın afalladı. Böyle bir tepki beklemiyordu. Tabu bir konuya münasebetsizce atlamış, gösterdiği reaksiyona pişman olmuştu. O esnada bir mesaj uyarısı daha gelmişti.
Gelen ilk mesaj Necla’nın cevabıydı:
“Lütfen ona söyleyin, yapmasın böyle şeyler, karısına yakalanırsa rezil olur.”
Gelen ikinci mesajsa Muzaffer’in yorum mesajıydı:
“Diyaloga girmeyi reddediyor, zorlamayalım istersen.”
Gayet ciddi ve konunun uzmanı edasıyla ilk mesajı Muzaffer için yazdım:
“Havada kapmasını beklemiyordun herhalde, elbette ki temkinli yaklaşacak ve zorluk çıkartacak.”
İkinci ise Necla’ya iletilecek mesajdı:
“Doğru yerde, ama yanlış kişiyle olmak ne kadar acı bilemezsin.”
On dakika sonra gelen mesaj:
“Sen kendin ettin. Umarım sonunda mutlu olursun.” Arkasından gönderdiğim mesaj:
“Sonunda sen olursan, mutlu olurum.” Muzaffer’den gelen yorum mesajı:
“Abi bu ne ya direk bodoslama girdin.”
O esnada yanımda bulunan karım gelen giden mesajlardan işkillenmeye başlamıştı. Bir şeyler mi dönüyor acaba diye merakı artıyordu. İlk müdahalesinden dolayı zılgıtı yemiş, oturmuştu. İkincisine cesaret edemiyordu. Ama bir yandan da merakından yerinde duramıyordu.
Muzaffer’e gönderdiğim mesaj:
“Direk neticeye odaklanacağız, fazla zamanımız ve mesaj yazma şansımız yok. Yanımdaki şüpheleniyor. Az ve öz.”
Az sonra Necla’dan gelen mesaj:
“Beni şok ettin, nasıl böyle bir şey söylersin. Sen evli birisin. Plajda başına güneş geçti herhalde…”
Necla’ya gönderdiğim mesaj:
“Aklımda sadece sen varsın, bu durumda güneş sen oluyorsun sanırım:)”

Mesaj trafiğinin iyice artması üzerine artık daha fazla dayanamayan karım; ikinci defa girişimde bulundu. Ne konuşuyorsunuz bu kadar diye yanımdaki telefona hücum etti. Ne gelen, ne de giden kutusundaki hiçbir mesajı silmemiştim. O benim tuzağıma düşüyordu. “Al, bak.” dedim. Alıp mesajları karıştırmaya başladı. Mesajları pür dikkat inceliyor ama hiç bir şey anlamıyordu. Mesajların geldiği ve gönderildiği numara Muzaffer’in numarasıydı. Şüphelerini haklı çıkartacak bir delil ya da işaret bulamamıştı. Üstelik adam kendi eliyle telefonu uzatıp veriyordu. Çekindiği bir şey yoktu. Bu ikinci başarısız girişiminden dolayı, yüzünde pişmanlık ve çaresizlik belirmişti. Ama bu durumdan o kadar ucuz kurtulamayacaktı. Yine planladığım üzere, bu sefer daha sert ve agresif olarak üstüne gittim. “Ne oldu çözdün mü adamın cinsel derdini? Ne meraklısın el âlemin adamının sorunlarına? Sana söylenecek bir şey olsa söylerim zaten. Sen ne rahatsız insansın.” Yok şuydu, yok buydu diye bastım kalayı… Demediğimi bırakmadım. İkinci müdahalesini yaptığına yapacağına pişman olmuştu. Süt dökmüş kedi gibi, olduğu yere pısıp kalmıştı. Kocası gözünün önünde başka bir kadınla mesajlaşıyor, ona ilanı aşk ediyor. Bütün kanıtları eline alıp bakıyor ama yine de hiçbir şey fark edemiyordu. Üstüne üstlük sağlam bir de fırça yiyordu. Bense o esnada intikamın, tadından yenmeyen, o zevkine varıyordum. Hem ilk uygulamalarda başarılı olunması, hem planlarımın yürümesi, hem de “Bu yaptıklarım sana az bile, daha dur sana neler edeceğim; sen misin benim hayatıma kasteden…” diye aklımdan geçen düşüncelerin verdiği tatmin hissi, beni tekrar yaşayan biri yapmıştı. Hayata dönüş operasyonu daha ilk aşamasında başarılı olmuştu.

Daha teatral sinirim ve öfkem geçmemişken, telefona bir mesaj daha geldi. Yeter be sende yazma artık diye bağırarak, telefonu sehpadan aldığım gibi gelen mesaja bile bakmadan plajın kumlarına fırlattım. Artık tiyatroyu geçmiş, şova başlamıştım. Telefon orada üç dört metre ötemizde beş dakika kadar durdu. Karım korkusundan yerinden kalkıp telefonu alamıyor, ben de hiç istifimi bozmuyor, hesapta öfkem yatışmamış halde önümdeki gazeteyi okuyor gibi yapıyordum. Neden sonra sanki öfkem geçmiş gibi yerimden kalkıp, plajın kumlarına yarıya kadar batmış olan telefonu yerden aldım. Tozunu toprağını sildikten sonra baktım, gelen mesaj sayısı ikiydi. İlki Necla’dan, ikincisi Muzaffer’den yorum mesajı…
Önce Necla’nın mesajını açtım:
“Bunu söylemek için biraz geç kalmadın mı?”
Muzaffer’den gelen yorum mesajı:
“Yabancı gemi menzilimize giriyor Kaptan.”
Sonrasında benim Necla’ya yazdığım mesaj:
“Geç kalmak konusunda haklısın, ama ben başlamakta geç kaldığımızı düşünüyorum.”
Arkasından Muzaffer’e gönderdiğim mesaj:
“Tamam bu günlük kesiyoruz, daha fazla germeyelim. Kontak kuruldu, bu gün için istediğimiz neticeyi aldık, yarın devam ederiz.”
Az sonra Necla’dan gelen mesaj da beni doğrular gibiydi: “Beni çok gerdin, elim ayağım birbirine dolaştı, çalışamıyorum. Ne olur yazma artık.”

Gelişmelerden son derece memnundum ve ciddi şekilde keyif almaya başlamıştım. Ama mutluluğumu kesinlikle dışarıya vurmuyordum. Kesinlikle hal ve hareketlerime bir değişiklik yansımamalıydı. Dikkat çekecek en küçük bir değişiklik bile olmamalıydı. Gelecek günlerin güzel şeyler getirmesi için çok titiz davranmak gerekiyordu. En küçük bir hataya dahi tahammül yoktu. Giriş çok güzel yapılmıştı, Hatasız oynayarak devamını getirmek gerekiyordu.

Ne gece, ne de ertesi günün sabahı hiç renk vermemiştim. Önceki günkü agresifliğim geçmiş, ama yine her an parlayabilecek gibi duruyordum. Öğle saatlerine doğru Muzaffer’in mesajı geldi. Olaya benim kadar motive olan değerli arkadaşım, sabredememiş beni çağırıyordu.
“Hadi ama kaptan, bak gemi arayı açıyor, kovalamaya devam etmeyecek miyiz?”
Yine mesaj yazmak için öğle üzerini bekliyordum. O saatlerde hem şirkette iş yoğunluğu azalır, o daha rahat olurdu, hem de “Acaba bugün ne yazacak?” diye biraz bekletip, merakta bırakmanın faydası vardı. Bütün geceyi düşünerek geçirdiğinden emindim, kolay çözemeyeceği, altından rahatça kalkamayacağı bir şeyle çıkmıştım karşısına… Uykusunu kaçırmıştım. Sabahki iş yoğunluğunun üstüne, öğle üzeri onu yorgun ve savunması zayıflamış yakalamak istiyordum.

Öğle üzeri Necla’ya mesajımı gönderdim:
“İstanbul’a orada yaşadığım için değil, seni görmek için dönmek istiyorum.”
Bir dakika içinde cevap geldi ve yine tüm düşündüklerimi doğrular şekildeydi.
“Bak, beni yoruyorsun, bütün gece senin yüzünden uyuyamadım. Bana nasıl böyle şeyler söylersin, inanamıyorum sana… Beni hiç tanıyamamışsın. Yazık…”
“Beni hiç tanıyamamışsın” sözünü okurken; ya bir de tanısaydım diye içimden geçirdim… İstemeden de olsa yüzümde bir tebessüm oluştu. Yanımdaki hafiye de o esnada bunu sezmiş, “Hayırdır, bu sefer gülünç şeyler demeye başladı galiba, telefonu fırlatmıyorsun.” dedi. Ben de, “Onun sorunu benim çözebileceğim sınırı aştı, Allah yardımcısı olsun.” diye gülerek kestirip attım.
Arkasından Necla’ya mesajımı gönderdim:
“Seni tanımasam sever miydim? Şu anlamsız hayatımda güzel bir şey olsun istiyorum, o güzel şey de sen ol istiyorum.”
On dakika sonra Necla’dan gelen mesaj:
“Ya ne olur böyle şeyler söyleme, bak karın görecek, yakalanacaksın, sonra hepimiz rezil oluruz. Ben senin arkadaşın olarak kalmak istiyorum. Başka türlü bir şey hayal bile etme!”
Muzaffer’den gelen yorum mesajı: “Arayı açıyor, bastır kaptan…”
Hemen cevabımı yazıp gönderdim:
“Sen istediğin kadar beni arkadaşın olarak görmeye devam et. Ben seni seven adamım bunu değiştiremezsin.”
Necla’dan gelen cevap:
“Sen çıldırmışsın, git karını sev, bırak benim peşimi, rahatsız ediyorsun.”
Cevabım:
“Gözümün önünde sevilecek gibi olan sensin, benim artık başkasını sevmem mümkün değil. Vazgeçeceğim şeylerin arasında bir tek sen yoksun.”
Hemen arkasından gönderdiğim ikinci mesaj:
“Hayatımı kökünden değiştirmeye karar verdim. Böyle mutsuz yaşamam, en büyük dileğim de yeni hayatımda senin başrolü üstlenmen.”

Yarım saat kadar zaman geçti ses yoktu. Belli ki Necla kendiyle savaşıyordu. Cevap yazamıyordu. Adam çok iddialı laflar ediyordu. Hiç gaz kesmemişti. Tam yol ileri gidiyordu. Üstelik çevresinde dediğini yapan biri olarak tanınırdı. Tuttuğunu koparan biri olarak şirkette itibarı çok yüksekti. Bu adam bunları söylüyorsa, bir temeli vardır. “Desteksiz atmaz.” diye emindi. Mantığı kesin olarak reddetse de, duyguları karşı tarafa geçmeye can atıyordu. Üstüne dünün uykusuzluğu ve günün yorgunluğu da eklenince, karma karışık olmuştu. Çareyi o günlük kaçmakta buldu. Ama kaçarken de arkasında izini bırakmıştı. Tam istediğim şey olmuştu. Artık daha fazlası için ısrar etmeye gerek yoktu.
Gelen mesajında:
“Ne olur artık yazma, bunları döndüğünde konuşalım artık olmaz mı?”
Hemen cevapladım:
“İstanbul’a dönmek şimdi anlam kazandı. Görüşmek üzere, hoşça kal…”
Arkasından Muzaffer’in yorum mesajı geldi:
“Bravo Kaptan, bence zor kısmını aştık, İstanbul’daki yüz yüze görüşmede artık işi bitirirsin, benim tanıdığım arkadaşım artık buradan maçı vermez.”
Ben de Muzaffer’e:
“Sağ ol kardeşim, sayende zor kısmını kolay aştık. Ben de İstanbul’daki karşılaşma için ciddi avantaj elde ettik diye düşünüyorum. Orada da iyi oynayıp turu geçeriz inşallah.” Yazıp gönderdim.
Az sonra Muzaffer’den bir mesaj daha geldi: “Sana hoşça kal demiş.”

Artık o saatten sonra başka bir mesajlaşma olmadı. Çeşme’de bir gün daha tatilimiz kalmıştı. Zamanımı zihin ve fizik olarak dinlenerek geçirdim. İstanbul’daki karşılaşma için bir nevi kampa girmiştim. Cumartesi İstanbul’a dönecek ve pazarı da evde geçirdikten sonra, pazartesi iş başı yapacaktım. Kendimi çok iyi hazırlamış, tam formumun zirvesine çıkarmıştım. Çok rahattım, içimde hiç endişe yoktu. Sadece şirkette pazartesi günkü ilk karşılaşma için biraz merak ve heyecan vardı.

Pazartesi sabah şirkete geldiğimde, ona mutfakta çay alırken rastladım. Göz göze geldiğimizde aylar öncesindeki gibi yüzünde pırıltılı bir gülüş iki üç saniyeliğine belirip kayboldu. Sadece merhabalaştık ama aslında olan bundan fazlasıydı. O görmeyi özlediğim gülüşüyle “Seni gördüğüme sevindim.” demişti. Hemen şirketteki işlerimi ayarlayıp piyasaya çıkmıştım. Hâla nükleer enerji modundaydım. Durdurulamaz bir hızla hareket ediyordum. Şimdi yaşamak gibi çalışmakta daha keyifliydi. Çok yüksek getirisi olan bir prim sistemimiz vardı. Satış için ne kadar fazla efor sarf edersem o kadar fazla kazanıyordum. Bu saatten sonra kazanılacak her fazla kuruşun büyük önemi vardı. Çünkü artık bütün kaynaklar “İstiklal Harbi” için kullanılacaktı.

İkindi saatlerinde bu sefer direk olarak mesajımı gönderdim. Artık gündüz saatlerinde yakalanma ihtimali olmadığından, açık kanaldan ve Türkçe mesajlaşabiliyorduk.
“Yarın akşam iş çıkışı buluşalım mı?” yazıp gönderdim. Hemen az sonra cevabı geldi:
“Peki ama nasıl?”
“Yarın akşam iş çıkışı Acıbadem Burger King’in terasında buluşalım.”
Gelen cevap: “Tamam.”dı.
İkinci aşamanın da ilk bölümü sorunsuz geçilmişti. Az sonra Muzaffer’i de arayıp yarın buluşuyoruz diye bilgi verdim. Çok memnun oldu, keyiflendi. Ve bana şans diledi. Ben sahada, o tribünde sanki fanatik bir taraftar gibi olayı benimle beraber yaşıyordu.

Ertesi gün oldu. Yine sabah şirkette karşılaşma, yine o sıcak, saniyelik göz teması, sonrasında başlayan yoğun iş temposu en nihayetinde akşamın olmasını, heyecanla ama bir o kadar da sakin bekleyiş… Derbi tadındaki karşılaşma için her şey hazırlanmış, son saatlere gelindiğinde artık nefesler tutulmuştu… İşim gereği şirket içinde pek kalmazdım, sürekli müşteri ziyaretleri yapar, piyasada olurdum. Zaman zaman kapanma saatine yakın şirkete uğrardım. Kimi zaman şirketi pas geçer direk eve ya da başka bir yere giderdim. İlk buluşma için Acıbadem Burger King’i seçmemin de bazı özel sebepleri vardı. Şirkete fazla uzak değildi. Necla iş çıkışı yürüyerek gelebilirdi. Ayrıca o civarda oturan ya da iş çıkışı o güzergâhı kullanan bir şirket personeli de yoktu. Beraber görülme riskimiz azdı. Üstelik oranın teras katı rahat ve sakindi. Baş başa konuşmak için uygun bir yerdi.

Akşam olup da mesainin bitiş saati yaklaştığında, şirkete uğramayıp buluşma yerine geçmiştim. Mekândan içeri girdikten sonra, atıştıracak bir şeyler alıp yukarı çıktım. Onun karşımda en rahat oturacağı masayı seçip yerleştim. Ufak tefek bir şeyler atıştırırken, bir yandan da geçecek konuşmayı ve olacakları planlıyordum. Muhtemelen biraz gergin gelecekti. Onu ikna etmek için öncelikle kendini rahat hissetmesini sağlamalıydı. Biraz sonra terasa çıkan merdivenlerin ucunda belirdi. Hızlıca gelip karşıma oturdu. Beklediğim üzere biraz gergin ve heyecanlıydı. Ama saklamak için azami gayret sarf ediyordu. Hem onu rahatlatmak hem de ortamı ısıtmak için samimi ve neşeli bir havada halini hatırını sorarak konuşmaya başladım. Onu karşımda görmekten duyduğum memnuniyeti, İstanbul’da yaşamaktan duyduğum memnuniyete bağlayarak… Oradan, insan yaşadığı yerin ve sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmeli şeklinde felsefe yapmaya geçtim. O ilk dakikaları ustaca laf cambazlıklarıyla atlattıktan sonra onu biraz rahatlatmıştım. Bir beş dakika daha geçirirsem üzerindeki negatif etkiyi tamamen kaldıracaktım. “Sahi bir şeyler yer misin? İçer misin?” diye sorduğumda yüzünde ilk defa bir gülümseme belirdi. Ama lafını da soktu. “Kaç gündür bir şey yiyecek iştah mı bıraktın.” Ben de gülümseyerek cevapladım. “Benim iştahımda değişen bir şey yok ama yediğim içtiğim şeylerin tadı değişti. Sanki yaşamaktan keyif almaya başladım.” Sonrasında onun için aşağıdan yiyecek bir şeyler alıp döndüm. Atıştırma faslı devam ederken istediğim oluyor vakit geçtikçe gerginliği azalıyordu. Yemeğin bitmesine yakın bak Necla,” diyerek; içinde bulunduğum durumu ve kadar mutsuz olduğumu anlatmaya başladım. Bu durumdan kurtulmaya karar verdim diyerek çok net ve kesin konuştum. Karımdan ayrılacağımı, kendi hayatımı geri almak için planlarımı hazırlamaya başladığımı ertesi gün bir tanıdığımın kardeşi olan avukat ile görüşeceğimi, durumun hukuki boyutunu da planlamaya başlayacağımı söyledim. Hiçbir şekilde geri adım atmayacağımı, bedeli neyse ödeyeceğimi ama neticesinde hayatımı geri alacağımı detaylarına da girerek anlattım. Kesin konuşmam ve kararlılığım onu etkiliyordu. Pür dikkat dinliyor, duyduğu şeyler onu memnun ediyordu. “Davran bre yiğidim kim tutar seni…” der gibi ışıltılı bakışlarıyla takdir ve teşvik ediyordu. Ama hâlâ bütün anlatılanlar içinde onun adı geçmemişti. Meraklanmaya da başlamıştı. Peki, ben bu olayların neresindeyim diye sormak istiyordu ama ona fırsat vermiyordum. Karımdan nasıl, ne kadar zaman içerisinde ayrılmayı planladığımı, hayatımı geri almak için neleri göze aldığımı, ne kadar kararlı olduğumu detaylı olarak anlattıktan sonra asıl bağlayacağım noktaya getirdim.

“Sen özel birisin, gururlusun, çok iyisin, çok da güzelsin. Bütün bunlardan dolayı ben seni seviyorum. Ama karımdan ayrılmamın sebebi sen değilsin. Onu senin için bırakmıyorum. Sen olsan da, olmasan da ben onu boşardım. O yüzden kendini yuva yıkan biri olarak görme, ortada bir yuva yok hapis var, boşuna vicdan azabı çekme yani…” dedim.

Şaşırmaya başlamıştı. Karşısındaki adam hiç beklediği gibi hareket etmiyordu. Samimi bir dostuyla konuşur gibi karısından boşanıp, hayatını geri alacağını anlatıyor. Seni seviyorum diye rahatça söylüyor ama ona ne bir şey teklif ediyor, ne de bir şeye davet ediyordu. O karşısında name yapan, ikna etmek için dil döken birini bekliyordu. Hazırlığını ona göre yapmıştı. Defansını ona göre kurmuştu. Hatta ona yaşattığı üzüntülerin ve kırgınlıkların intikamını almak için ona ters davranmak, kırmak, canını yakmak istiyordu. Ama karşısındaki adam üzerine gitmiyordu. Usta manevralarla etrafında dolanıyor, ama onun silahlarının menziline girmiyordu. Yine de dayanamadı. Ona sert bir karşılık vermek için ileri atıldı: “Evli biriyle kendimi düşünemiyorum, burada bulunmam bile yakışıksız ve çirkin… Onu bırak, boşanmış olsan bile seni istemezdim. Bekâr olsan belki düşünürdüm. Ama şu durumda imkânı yok. O yüzden hiç uzatmayalım, burada kapansın.” dedi. Bana ders vermek için ileriye atılırken, farkında olmadan benim asıl silahımın menziline girmişti.

Ağzımdan çıkmaya hazır olan üç kelimelik söz; 380 mm’lik güverte topu gibi ona doğru dönmüş, kaptan köşkünün hemen altına nişan almıştı. Neticesinde büyük bir gürültüyle ateşlenen top, ölümcül mermiyi kilometrelerce uzaktaki hedefine fırlatmıştı. Havada ıslıklar çalarak, korkunç bir hızla giden dev mermi, hedefini milim şaşmadan vurmuştu. Geminin kalın zırhını delen mermi, güvertesinin içinde patlamış, koca gemi infilak etmişti. Üç kelimelik sözle çok kötü vurulmuştu. Kocaman demirden bir kayık gibi kumandasız, hareketsizdi. Nerden yediğini bile anlamamıştı. İki eli yanlara düşmüş, arkasına yaslanmış, omuzları çökmüştü. Batmakta olan güneşe doğru boş boş bakıyordu. Aklını toparlamaya, durumu kurtarmaya çalışıyordu ama nafile… Bir şeyler söylemek istiyor ama ses bile çıkaramıyordu. Karmakarışık olmuştu. Ağladı, ağlayacaktı. İşte bunun olmasını hiç istemiyordum. Karşımda ağlaması her şeyi tersine çevirebilirdi. Hemen müdahale ettim. “Gidelim istersen, geç oldu.” dedim. Usulca yerinden doğruldu. Ardıma düştü. Arabama bindik. Sonra evine doğru yola koyulduk. Neredeyse yolda geçen yarım saat boyunca hiç konuşmadık. Ben hep yola baktım, o dağlara taşlara… Evine yakın bir yerde onu indirirken, “Hoşça kal” dedim. Duymadı bile, döndü arkasını gitti. Arabamı çevirdim, hızla dönüşe geçtim. Az sonra TEM otoyoluna çıkmış, 160 km hızla soldan kaptırmış gidiyordum. Derken hıçkırıkları yolda beni yakaladı. Kendini eve zor atmış, odasına kapanmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Aramızdaki kilometrelerce mesafe hızla artıyorken, ben onun ağlayışını arabanın içinde gümbür gümbür duyuyordum. Sevdiğim kızı bir sözümle duman etmiştim. İçimi derin bir keder kaplamıştı. Şart mıydı bu kadar ağır silah kullanmak diye kendime kızıyordum. Ama maalesef gerekliydi. Başka türlü onu ele geçirmenin imkânı yoktu. Ama mahvederek ele geçirmek, ne kadar erdemliydi. Sevmediğin kadından kurtulmak için, sevdiğin kızı yerle bir etmek… Doğrumu bu yaptığın şimdi, diye yol boyunca kendimi yedim bitirdim. Eve vardığımda, merdivenleri çıkarken kendimi zor toparladım. Zor bir gün geçirdim bahanesinin arkasına saklanarak erkenden yattım. Ama o gün kolay sabah olmadı.

Ertesi gün onu şirkette gördüğümde üzgün ve bitkindi. Belli ki çok hırpalanmış, kendini toparlayamamıştı. İlişmezsem belki daha kolay kendine gelir diyerek o gün hiç ses çıkarmadım. Ertesi gün ofiste işlerim vardı. Dışarı çıkamadım. İkimizde aynı ortamda olduğumuzdan mesaj göndermeye de çekiniyordum. Bir işim düştü, odasına girmeye mecbur kaldım. İstemeye istemeye odasının kapısına vardım. Korkarak içeri baktım ki… En istemediğim manzarayla burun buruna geldim. Masasının üzerine kapanmış sessiz sessiz ağlıyordu. Çok kötü oldum, hem de çok… Nefesim kesildi. Dizlerim titreyerek kendimi zar zor geri çektim. Sonrasında apar topar attım kendimi dışarı… Bir yerinden Boğaz’a erişmek istiyordum. İçimdeki derin kederi, Boğaz’ın serin sularına bırakmaktı sanki tek çare… Harem sahilinde saatlerce oturduğumu hatırlıyorum… Aklımda tek bir düşünceyle… “Eserinle gurur duyuyor musun?” diye kendime sorarak…

Sonraki gün cumaydı. Onu da, kendimi de, bir an önce bu sıkıntıdan çekip çıkarmalıydım. Onu bir gün daha ağlarken görmeye tahammülüm yoktu. Felaketi olamazdım. Ben onu bayrak yapıp göklere çıkarmak isterken, o yere düşmüştü. Buna katlanamazdım. Öğle üzeri mesajımı gönderdim. Cumartesileri on ikiye kadar çalışıyorduk.
“Yarın şirketten çıkınca seni alayım, Ortaköy’e gidelim.” Saniyesinde gelen mesaj: “Beyimize hayır demek ne mümkün! Gidelim bakalım.”
Cevabım: “Tamam, çıkınca Kadıköy’e git; seni Deniz Otel’in önünden alırım.”
Necla: “Oldu! Başka?” Cevabım: “Seni seviyorum:)” Necla: “Delisin sen!”

Ertesi gün on ikiyi biraz geçe Deniz Otel’in önündeydim. Az sonra arabanın dikiz aynasında belirdi. Geldi, bindi, hemen oradan gazladık. Arabada rahattı, sakindi, gülmüyordu, ama üzgün de görünmüyordu. Kayıtsız şartsız teslim olmuş gibiydi, öyle bir dinginlik vardı üstünde…
Bir müddet sonra Ortaköy’deydik, acıkmıştık. Önce kumpirlerimizi aldık, denizin kokusunu alacak kadar Boğaz’a yaklaştık. Orada hem atıştırıyor, hem de bizim dışımızdaki şeylerden bahsediyorduk. Bir dedikodu muhabbeti kopmuştu. Ama bizi felaket sardı. Tanıdığımız herkesi çekiştirmeye başladık. Meğerse etrafımızdaki kişiler için, hemen hemen aynı şeyleri düşünüyormuşuz. Dedikodunun, insanlar arasında müthiş bir birleştirici gücü olduğuna ilk defa orada şahit oldum.
İlk ortaklık temelleri orada atılmıştı. Aşı tutmuştu. Neden sonra saatin ilerlediğini, dönmemiz gerektiğini fark ettik. Kalktık, Ortaköy’ün ara sokaklarından arabamıza doğru gidiyorduk. Sonrasında titreyen bir sesle “Bunu bari yapma!” dediğini hatırlıyorum.

Takvimler 3 Haziran’ı gösteriyordu. Elini tutmuştum, o da bırakmamıştı. Artık bayrak göndere çekilmişti. Kurtuluş savaşı başlamıştı. Beraber yürüyorduk…

Sevilmediğin Yer

Sevilmediğin Yer
2009 Moskova

2009 Yazının sonlarıydı… Bursa’da kalıyorken tamamladığım Rusça kursunun ilk kurunun ardından, biraz da konuşma pratiği yapmak maksadıyla, Doğu bloğu ülkelerinin, özellikle de Rusların yoğun olarak kullanmakta olduğu, sosyal paylaşım ağı, “mail.ru”ya girerek profil oluşturmuştum. Yeni üye olduğum sistemde, konuşacağım birilerini arıyorken, bir yan- dan benim hazırladığım profile de bakanlar oluyordu. Enteresan olanı, benim profilime bakan ilk kişi; sonradan “Benim gelmemi mi bekliyordu?” diye düşündürten kişiydi. İlk gördüğüm profil fotoğrafında, makyajsız, kendisi güzel, parıldayan bir yüz, seni gördüm der gibi bakan ışıltılı mavi gözler vardı. Camekân çatısından aldığı kuvvetli gün ışığıyla, krem rengi taş duvarları, içerisinde ampul yanıyormuşçasına etrafı aydın- latan, görkemli bir yapının içerisinde çekilmişti bu resim. Aydınlığın ortasında, benim karanlıkta saklayacak bir şeyim yok dercesine duran korkusuz bir kadın vardı o fotoğrafta…

“Ne güzel yüzün var.” demek geldi içimden. Dedim de… Memnuniyetini bildiren ve “Sen de iyi görünüyorsun.” şeklinde gelen bir karşılıktan sonra, mesajlaşma süreci başlamış oldu. Ama yine bir enteresanlık, neden ona ilk mesajımı, öğrenmekte olduğum Rusça değil de, iyi bildiğim İngilizce gön- dermiştim. Gelen cevabın da İngilizce olmasıyla beraber akıcı bir muhabbet başlamıştı. Sanki bütün olacaklar, yaşanacaklar kurgulanmıştı. Benim doğru zamanda ve doğru yerde olmamla dünyayı döndürecek kadar büyük olan zamanın çarkları harekete geçmiş, süreç başlamıştı.

Meğer o da İngilizce kursuna gidiyor ve İngilizcesini geliştirmeye çalışıyormuş. Konuşarak pratik yapabileceği biriyle karşılaşmak, onu fazlasıyla memnun etmiş. Konuşacağı kişinin de uzak bir ülkede olması nedeniyle, kendini daha da rahat hissetmiş. O zamana kadar ülkesi dışına hiç çıkmamış olan bu genç kadın için, başka bir ülkenin insanını tanımak da enteresan gelmiş. Zorluklarla geçirdiği üniversite yıllarından sonra geldiği Moskova’da, uzman olduğu alanda kariyerini ilerletirken, kendini ihmal ettiğini düşündüğü ve mutsuz olduğu bir dönemdeymiş. O yüzden bu karşılaşmayı hoş bir tesadüf olarak algılamış ve konuşmaya başlamış.

İlk hafta içerisinde, gündüzleri çalıştığımız iş yerlerinden başlayan mesajlaşmalarımız, içeriği genişleyerek ve akşamları da içine katarak ilerliyordu. İlk hafta tamamlanmadan, tanıma ve kontrol süreci geçilmiş, Bursa ile Moskova arasında muhabbet köprüsü kurulmuştu.

İkinci haftaya gelinirken iki taraf da birbirini önemser ol- muştu. İletişime ilk başladığımız mail.ru ağından başka, email, cep telefonu ve skype gibi bilimum iletişim araçları da devreye sokularak cayır cayır bir iletişime geçilmişti. Mesajlar, e-mailler, aramalar, dosya transferleri, muhtelif paylaşım siteleri derken korkunç bir iletişime geçmiştik. Teknolojik olarak Allah ne verdiyse kullanılıyordu. Natalya sıkça İngilizce gramer hataları yapsa da, geniş kelime hazinesi ve cümleleri kullanma kabiliyeti ile çok net ve anlaşılırdı. Aramızda dörder şeritli iletişim otoyolu açılmıştı. Bilgi akışı sorunsuz sağlanıyordu.

Üçüncü hafta oluyorken, iki taraf da karşısındakinin pek de sıradan biri olmadığını anlamış, iyiden iyiye ciddiye almaya başlamıştı. İki tarafın da birbirine yönelttiği, şeytanın aklına gelmeyecek sorulara verdiği, kıvrak, zekâ ürünü cevaplar, usta manevralarla gelinen konular, kurulan tuzaklar ve tuzaklara düşülmeyişler yüzünden, iki taraf da birbirinin gücünden etkilenmeye başlamıştı.

İlk ay doluyorken hâlâ arkadaşlık sınırı aşılmış değildi. Ancak bu güçlerden, etkileşim olayı, durumu bir strateji savaşı ve sinir harbine doğru götürüyordu. İki tarafın da birbirine ilgisi kesindi, inkâr edilecek tarafı yoktu. Ama neden hâlâ arkadaşlık sınırı aşılamamıştı. Bu, Rus tarafında huzursuzluğa ve gerginliğe yol açıyordu. Karşısındaki bu tek kişilik ordu, neden hâlâ bu sınırın ardında oluşturduğu hattı bozmuyordu. Sınıra ciddi şekilde yığınak yapıyordu. Sefer hazırlığı yaptığı da belliydi. Ama neden hâlâ harekete geçmiyordu. Neden hâlâ arkadaş bandırasını indirip, erkek sancağını çekmemişti. Verdiği cevaplarda, çok kesin ve net olarak beraber olduğum biri yok diyen bu adam, yoksa bir yalancı mıydı? Onunla oyun mu oynuyordu? Yoksa evli miydi? Çizdiği profil, oluşturduğu intiba sahte miydi? Derdi neydi bu adamın, neden hâlâ niyetini belli etmiyordu? Yoksa… Yoksa olabilecek en kötü şey miydi olan?… Beni beğenmedi mi yoksa diye düşünüyordu ki!… Bunu aklına getirdiği için bile kendine kızdı. Olamazdı öyle bir şey…

Türk tarafında kendine güven ve rahatlık hâkimdi. Olayların akışını kendi istediği yöne çekmenin verdiği memnuniyetin yanında, ne yaptığını bilmenin verdiği, kendinden emin olma hissi, bu sağlam duruşu sağlıyordu. Bir de karşı taraftan gelen yansımalardaki gerginlik, endişe ve kuşku dolu işaretler, karşı orduda çözülmelerin başladığını gösteriyordu. Bir kadının sinir sistemini felç eden “Yoksa beni beğenmiyor mu?” endişesinin karşı tarafta oluştuğu, yoğun şekilde fark ediliyordu. Bu şartlar altında fazla dayanamazdı. Olayların akışı Türk tarafı için kazanma trendine girmişti.

İlk aydan sonraki hafta, gerçekten de Rus tarafında çözülmeleri başlattı. İçinde sevgi biriken kalbin, kendini taşırma isteği, sevgisine karşılık bulma, sevilme, beğenilme, ilgi görme arzusu, onu iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Bu kadar zaman geçmesine, onca diyaloga, bunca paylaşıma rağmen adamın harekete geçmeyişi, onda endişeye neden olmuştu. Neredeyse bir aydır onu alıp götüren bu rüzgâr, ya artık esmezse? Ne olacaktı. İlerisini düşünememek zaten yeterince can sıkıyorken, bir de bitebileceğini düşünmek hepten felaketti. Aradaki mesafenin, karşılaşma ihtimaline olan negatif etkisi, ayrı ülkelerin, ayrı dünyalar kadar kavuşma ihtimalini imkânsızlaştırması da düşündükçe can sıkar hale gelmişti. Üstüne üstlük bir de kendi içinde yaşadığı sıkıntılar onu iyice ezmeye başlamıştı. İlgisini, sevgisini belli etmek isterken, kendini küçük düşürmekten korkuyor, ne yapsa olmuyor, ne dese olmuyordu. Ciddi ciddi sıkıntıdaydı. Çok net anlaşılıyordu.

Bu zaman zarfında, karşı tarafın çektiği sıkıntının farkında olan Türk tarafı, bu süreci daha fazla uzatmanın gereksiz ve sakıncalı olduğuna kanaat getirerek, harekete geçme kararı almıştı. “Bir tek kadın, erkeğe cenneti yaşatır, ama o kadının gururu kırılmamışsa…” gerçeğinin farkında olan, ilgi duyduğu kadının gururu incinsin istemeyen Türk tarafı; kendi göreceği cennet harap olmasın diye, yeni günün sabahıyla beraber taarruzunu başlattı…

Onu tanımaktan duyduğu memnuniyet, paylaşılanlardan duyduğu tatmin ne kadar müthiş olsa da içinde, bunların hep- sini gölgede bırakacak bir başka şeyin olduğundan bahsetti. “Bugün sana seni sevmeye başladım diyorum, yarında sana seni seviyorum diyeceğim.” Sözleriyle ilanı aşk etti. Karşılık gelen cevaplardaki sevinç ve duyulan memnuniyet muhteşemdi. Önceden muhabbet taşıyan tırların vızır vızır geçtiği, aramızdaki iletişim oto yolundan, duygu ve sevgi yüklü araçlar geçmeye başlamıştı. Kimse ne olur, ne biter diye düşünmüyordu. Sanalda olsa, yeni başlayan ilişkinin, baharın gelişi gibi coşkusu vardı. Ötesini düşünen yoktu.

İzleyen günlerde muhabbet doruğa çıkmış, keyif verir hale gelmişti. Sabahki günaydın ve yatmadan önceki iyi geceler arasında gelip giden bir sürü mail, mesaj ve konuşmalarla yüzlerden eksilmeyen bir gülümseme vardı. Rus tarafında bile gelecekten yana pek bir kaygı yoktu. Bu kadar muhabbetin üstüne nasıl olsa bir gün bir yerde görüşülür, karşılaşılır diye ümitliydi. Türk tarafı yine bir adım öndeydi. Gereğinden fazla stratejik hareket eden, süreçleri planlayan Türk tarafı; çok önceden takvimi eline almış, değerlendirmelerini yapmış, neyi ne zaman yapacağından, neyi ne zaman söyleyeceğine kadar her şeyi kurgulamıştı. Türk tarafı, istediği şartların da oluşmasıyla beraber üçüncü süreci başlattı. Türkiye’de yaklaşmakta olan beş günlük bir dini tatil olduğunu, bu zaman zarfında çalışmayacağını ve eğer o da isterse bu dönemde gelip onu görmeyi arzuladığını söyledi.

Rus tarafı bunu büyük bir coşkuyla karşıladı. Ama inan- makta da zorlanıyordu. Tekrar tekrar sordu. “Gerçekten gelecek misin? Seni bu kadar kısa zamanda karşımda görebilecek miyim?” diye. Gün gün bir ay sonraki bayram tatiliyle ilgili planlar yapmaya koyuldular. Kurban bayramı cuma günü başlıyordu, perşembe günü arifeydi ve hafta sonuyla birleştiğinde beş günlük bir tatil oluyordu. Arife gününün takvimdeki karşılığı 26 Kasım’ın bir ilginç tarafı daha vardı. Benim doğum günümdü. Yani muhtemelen, ilk karşılaşmamız benim doğum günümde olacaktı, o da benim doğum günü hediyem…

Yerel bir otomotiv firmasının Moskova temsilciliğinde muhasebe şefi olarak çalışan Natalya’nın hafta sonları, tatildi. Üç kız arkadaşıyla beraber bir apartman dairesini paylaşıyordu. Moskova’da olmayı planladığım beş gün için otelde kalmayı daha uygun ve mantıklı gördüm. Her ne kadar aramızda güzel bir muhabbet başlamış olsa da, tanıyalı az zaman olan ve uzak ülkeden gelen birini, evinde ağırlamanın onun için de pek uygun olmayacağını, ayrıca evde yaşayan başka insanların da bu durumu pek hoş karşılamayacağını düşünerek, en uygununun otelde kalmak olduğuna karar vermiştim. Buna yönelik otel ve fiyat araştırmasını da yapmıştım. Ayrıca baktığım uçuş alternatiflerinden, Sabiha Gökçen’den saat 14.00 çıkışlı THY en uygunu görünüyordu. Moskova’ya uçuşu yaklaşık üç saat kadar süren uçağın, varışı yerel saatle 18.00 gibi gerçekleşiyordu. Benim hava alanından otele varmam bir saat gibi düşünüldüğünde, Natalya akşam iş çıkışı rahatlıkla benimle buluşabilirdi. Bu durumda yalnızca cuma günü için işyerinden izin alması gerekiyordu. Ana hatları belli olan planımı ona sundum. “Gelsem benimle kalır mısın? Cuma için işyerinden izin alabilir misin?” diye sordum. “Onların hiçbiri dert değil, sen yeter ki gel.” diye karşılık verdi. “Seni karşımda görmenin hayali bile beni mutlu ediyor. Gerçekleşmesi tek kelimeyle fantastik olur.” diyerek yaldızlı davetiyesini de gönderdi.

Tezkerenin de çıkmasıyla beraber, hemen pasaportumun geçmiş olan süresini uzattım, acente vasıtasıyla İstanbul’dan Rusya vizesini aldırttım ve uçak biletimi aldım. Son olarak karşılıklı konuşarak internetten beğendiğimiz otel için karar vererek yerimi ayırttım, ödemesini de yaptım. Bir haftada tüm işlemler halledilmiş geriye sadece üç hafta gibi beklenmesi gereken bir zaman dilimi kalmıştı. Konuşmaya başladığımız ilk günlerden bu yana geçen zamanı düşündüm. Hiçbir aşamasında en küçük bir pürüz ya da aksilikle karşılaşmamıştık. Süreç şıkır şıkır işliyordu. Sanki Tanrının torpilli kullarıydık; o da bu ilişkiyi destekliyordu. Uçarcasına geçmiştik her şeyin üzerinden…

Kavuşma gününü beklediğimiz üç haftalık süreç içerisinde, dünyevi meselelerimizi büyük ölçüde dondurmuştuk. Tamamen o güne odaklanmıştık. Yine konuşuyorduk, yine paylaşıyorduk ama ne o beni düşünüyordu ne ben onu… İkimiz de sadece o günü düşünüyorduk. Aklımız o güne gitmişti, biz günümüzde mahsur kalmıştık. Yine de günlerin geçişi o kadar zor olmadı. Birinin sonuna ötekinin başı çengelinden takıldı, çekildi gitti o yirmi gün…

Ve geldi beklenen gün… Sabah saatlerinde beni Bursa oto- garına bırakan kuzenlerim, ilk defa gittiğim bir yabancı ülkede dikkatli olmam konusunda beni tekrar tekrar uyarırken, orada bulunacağım dört günlük sürenin de çok kısa olduğunu, “İnşallah elini tutarsın.” diyerek anlatmayı denediler. Otobüsle öğleden önce İstanbul’a vardıktan sonra, taksiyle Sabiha Gökçen havaalanına ulaştım. O gün bayram öncesi olması ve havaalanı personelinin iş aksatma eylemi yapması nedeniyle mahşeri bir kalabalık vardı. Yolcular gergin, çalışanlar gergindi. Her köşe- den farklı dillerde, farklı bağırışlar, sitemler, küfürler duyuluyordu. O gergin ortama hiç aldırış etmeden, önce yurt dışı çıkış pulunu alarak, direk olarak check-in noktasına giden, sonra da hiç bitmeyecek gibi olan pasaport kontrol kuyruğuna giren, oradaki en sakin, en duruma hâkim yolcuydum. Küçük tekerlekli valizimi check-in de uçağa vermiştim. Artık o uçağın beni almadan gitme ihtimali yoktu. Bir tek benim için bile olsa, o uçak uçacaktı artık, onun rahatlığıyla kuyrukta bekledim. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla havaalanının içini dolduran kuyruk, hiç azalmadı ama benim kuyruktaki yerim, değişe değişe en başa kadar geldi. Pasaporta vurulan damganın, “dann” sesiyle, Türkiye geride kalmıştı artık…

Uçak bir saat kadar rötarla kalktı. İstanbul’un üzerinde bir şeref turu attıktan sonra Karadeniz’e doğru yöneldi. Üç saat içerisinde dağlar denizler aşıldı. Rus ülkesinin başkentine, Domededovo havaalanına ulaşıldı. İlk defa gittiğim Rus ülkesinde müthiş bir heyecan ve merak içersindeydim. Gördüğüm her şey enteresan geliyor her şeyi pür dikkat inceliyordum. Elimdeki plana göre öncelikle metro ağına dahil olmalı, sonra da kalacağımız otele yakın düşen İsmailovo istasyonuna ulaşmalıydım. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, havaalanının çıkışına doğru yöneldim. Tam o esnada havaalanı içerisinden itibaren yolcu kapma yarışına giren taksi şoförlerinin ablukası altında kaldım. Aralarından bir tanesi o grubun içerisinden sıyrılıp yanıma yaklaştı ve benimle beraber yürümeye başladı. Azeri lehçesiyle Türkçe konuşuyordu. Beni götürmek için bin bir ısrarda bulunuyor, diller döküyordu. Benim hâlâ tam çözemediğim, bu adam benim Türk olduğumu nasıl anlamıştı. İri kıyım fiziği, dazlak kafası, üzerindeki siyah takımıyla hiç Türk’e benzeyen biri değildim. Aksine o halimle Ruslardan daha fazla Rus’a benziyordum. Belki de iniş yapan uçakları takip ettiklerinden biliyorlardı. Israrlarına kulak asmadan, kaçarcasına tempolu şekilde yürüyordum. Çıkış kapısına yaklaşılırken birkaç boy fark da yapmıştım. Kapıya erişmeme ramak kalmışken, tam kapıdan çıkıp kurtulacakken, öyle bir şey dedi ki!… Birden beni durdurdu. Kaskatı kesildim. Sanki atının üstünden kemendini savuran usta bir kovboy gibi, ipi tam başımın üs- tünden geçirmiş, omuzlarımdan gerdirmiş, çekmiş ve beni kıskıvrak yakalamıştı. Donup kalmıştım bir adım daha atamadım. Omzumun üzerinden usulca başımı çevirdim, gülümseyerek yüzüne baktım. “Yakaladın beni.” dedim. Adamın son sözü, “Ağabey, evde iki tane evladım ekmek bekler, yarın bayram, yeğenlerine bir bayram harçlığın nasip olsun, senin de bayramın mübarek olsun.” olmuştu. Bunu duyduğum anda, aklımın ona karşılık ürettiği; Türkiye’den gelip de Rusya’daki bir Azerbaycanlı kardeşimin çocuklarına bayram harçlığı vermek fikri çok hoşuma gitmişti. Ve bu fikri üreten beynin, otonom sinir sistemine verdiği, “Dur!” emri, beni taş kesilmişçesine dondurmuştu. O anda “İşte ben böyle güzellikleri yaşamak için Rusya’ya geldim.” diye aklımdan geçirdim. “Peki” dedim. O sevinçle, dualar ederek hemen elimdeki çantama sarıldı. Arabasına doğru yürümeye başladık.

Arabaya binene kadar, nereye gideceğiz, ne tutacak, anlaşmıştık. İşin içine hayır girdiğinden, bahsi geçen rakamı çok da fazla önemsememiştim. Tam da akşam iş çıkış saatlerine denk gelmemiz sebebiyle, İstanbul trafiğinden aşağı yanı olmayan Moskova trafiğine rağmen, şehir içine doğru ilerlemeye koyulduk. Moskova’nın 30 km kadar dışında olan Domededovo havaalanından şehre ulaşmak neredeyse bir saat kadar sürdü. Yolda geçen zaman zarfında, kırk yaşlarında olan Azeri şoför kardeşimin verdiği hap gibi bilgilerle yabancılığım daha yoldayken tükenmişti. Adam hem sempatik, hem de samimiydi. Anlat ağabey memleketten ne var ne yok diye hem soruyor, hem anlattırıyor, hem de kendisi Azerbaycan ve Rusya’dan haber veriyordu. Bana bir saat içinde tüm siyasi, politik, güncel haberleri vermiş oldu. İlk başta o beni müşteri olarak bulduğuna seviniyordu. Sonrasında ben şansıma sevinmeye başladım. Doğru yerde, doğru zamanda, böyle rehber, hem de bu fiyata aramakla bulunmazdı. Sanki kırk yıllık iki ahbap gibi, neler konuştuk neler o bir saatte… Ruslar nasıldır, ne yapar, ne ederler, neyi sever, neye kızarlar her şeyi, ama her şeyi anlattı. Benim sorduğum sorulara müthiş cevaplar verdi. Şehir merkezine yaklaşıyorken trafiğin yoğunluğu iyice artmış, bizim samimiyetimiz de o denli koyulaşmıştı. Peki dedim sana mühim bir sorum var. “Malumun memleketimizde Ermenileri sevmezler. Peki, Ruslar kimi sevmez?” diye sordum. O esnada bir göbeğe yaklaşıyorduk, trafik tamamen durmuştu. Yoldan başını çevirdi, yüzüme baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. “Ağabey bizi sevmezler.” dedi. Ve ikimizde başladık gülmeye… “Vay canına diyorsun ki sevilmediğimiz yere geldik yani öyle mi?” dedim daha da güldü. Sonra da “Ama bu değişecek, ben bunu değiştirmeye geldim.” dedim. “Korkusuz adamdan korkulur ağabey, sen yaparsın vallahi.” diye cevapladı. Yoğun trafikte geçen bir saatlik yolculuktan sonra otele varmıştık. Hayatımın en keyifli taksi yolculuğunu yapmış, bir de dünyanın istihbaratını toplamıştım. O taksi şoföründen aldığım bilgiler sonraki günlerde orada çok daha rahat hareket etmemi sağlayacaktı.

İsmailovo semtindeki oteller kompleksinde, her biri yirmi beş otuz katlı, üç ayrı gökdelen ve birbirinden bağımsız üç, dört ve beş yıldızlı olan üç ayrı otel bulunmaktaydı. Ben bunlardan üç yıldızlı olan İsmailovo Gama otelinde kalacaktım. Resepsiyondan girişimi yaptıktan sonra, otuz katlı büyük bir gökdelen olan bu binanın on dokuzuncu katındaki odama çıktım. Güzel bir şehir manzarası olan penceremden, hemen önümde güzel bir park, uzaktan gelerek parkın içinden geçen kıvrım kıvrım bir dere ve sol tarafımda panayıra benzeyen, büyük çadırları olan, hareketli bir çarşı görünüyordu. Gördüğüm manzara etkileyiciydi, bir süre odada kalıp öylece Moskova’yı seyrettim. O esnada Natalya’dan gelen kısa mesaj işten çıktığını, yarım saat içinde otelde olacağını bildiriyordu.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra, lobiye inerek, otelin giriş kapısını gören bir koltuğa oturup, kahvemi söyledim. Sevdiğim kadının kapıda belireceği anı beklerken, ilk defa kız arkadaşıyla kafede buluşmayı bekleyen, bir liseli genç gibi heyecanlıydım. O ne lezzetti öyle, o ne keyifli bir şeydi. Yıllar sonra yine heyecanlanıyordum, ama sanki bu asırlar öncesinde kalmıştı. Ve öylesine arzuyla birini beklemek… Unutulmuş ne çok şeyi bulmuştum Moskova’ya ayak basmakla…

Akşam 19:30 sularıydı, dışarıda hava kararmıştı, lobiden dışarısı seçilemiyordu. Resepsiyonun döner kapısı hareket etmeye başlıyor, her turunu tamamladığında lobiye birini bırakıyordu. Kapının her hareketinde pür dikkat kesiliyordum. Acaba o muydu gelen diye…

Tam o esnada İsmailovo metro istasyonunda, trenden inen bir genç kadın, karşısına ilk denk gelen bankın üzerine oturmuştu. Ellerindeki iki çanta ve bir paketi iki yanına bırakarak düşünmeye başlamıştı… “Ne yapıyorum ben!…” diye. Biraz sonra, kısa zaman önce tanıştığı, uzak ülkeden gelen bir adamla, üstelik onun kaldığı otelde buluşacaktı. Bu yaptığı doğru muydu? İş yerinden bir arkadaşı delilik bu yaptığın, demişti. Bir yabancıya nasıl güvenirsin? Ya sana kötü bir şey yaparsa, ya psikopatsa, manyaksa… Bunları hiç düşünmüyor musun diye kızmıştı. Hadi diyelim o kadar kötü olmasa bile, yalancı olmadığı nerden belli, belki de evlidir, seninle gönül eğlendirip gidecektir, belki de kalbini kıracaktır. Bütün bunlardan korkmuyor musun? diye sormuştu. İşte o son kelime kulaklarında yankılandı.

Korkmuyor musun? Korkmuyor musun? Korkmuyor musun?…

Bu kelimenin zihninde dokunduğu yer, tetikledi onu, silkindi birden… “Korkmuyorum.” dedi içinden… “Benim için iki bin kilometreyi uçarak gelen adamdan korkmuyorum. Bana o sözleri söyleyen adamdan korkmuyorum.” Elleriyle çantalarını kavradı. Büyük bir güçle doğruldu yerinden… Öyle bir güçle kalktı ki, her iki omzuna İsmailovo istasyonunun mermer sütunları bastırsaydı, onları da kaldırırdı. Fırladı yerinden, koşar adım merdivenlere yöneldi… Aklı da, duyguları da güç birliği etmişti. Ne olursa olsun, bu buluşma gerçekleşecek diyordu artık. Uçarcasına çıktı yeraltından gelen merdivenlerden, resmen fışkırdı metronun dış dünyaya açılan kapısından… Rüzgâr gibi yöneldi gitmek istediği yere doğru…

Gama otelinin lobisinde, kapıdan ayrılmayan gözler, pür dikkat kesilmişti. Yaklaşmakta olan kişi, hislerinin radarında belirmişti. Ve o kapıya yaklaştıkça artan kuvvetli bir sinyal yayıyordu. İki tarafta da kalp atışları artık çarpıntıya dönüşmüş, adrenalin seviyesi almış başını gitmişti. Yaklaşanı fark etmenin hissi sanki beynimde artan sonar sesi gibi yankılanırken, oturduğum yerden usulca doğrulmuştum. Ayağa kalkmamla beraber döner kapı kımıldamış, hareket etmesiyle beraber dönerek yarım turunu tamamlarken, içeriye bir gülen yüz bırakmıştı. Filmlerde bile eşine rastlanmayacak kadar ağır çekimde geçen zaman, o anı doya doya yaşayalım diye durmuştu sanki… Kapıdan çıkıp da, yanıma gelene kadar geçen süre olan beş saniye, bana ömrümün yarısı gibi gelmişti. Aramızdaki mesafe, yüzümde nefesini hissedecek kadar daraldığında, birbirimize birer merhabayı zor demiştik. Sözün bittiği andı. Ses çıkmıyordu. Gözler birbirine kenetlenmiş, öylece bakıyorduk. Sonra elini yavaşça kaldırdı, yanağıma doğru uzandı. Gerçek olup olmadığımı anlamak istiyordu. Dokundu… O anda yüzünde başka bir gülümseme belirdi. Gerçekliği hissetmişti. Eli hâlâ yanağımdaydı. Yüzümden eline ısı transferi de başlamıştı. Artık sıcaklığını da hissediyordu. Rüya değil büsbütün gerçekti. Gülen yüzünde bambaşka bir coşku vardı artık, sarıldı boynuma, ben de doladım kollarımı ona, çelik bir kafes gibi sardım onun narin bedenini… Öyle hareketsiz ne kadar zaman geçti, hiç bilemedik. Keşke etrafımızda gülümseyen yüzlerle, gözlerini ayırmadan bizi izleyenlere sorsaydık.

Garsonundan resepsiyonistine, otel müşterilerinden güvenlikçilere kadar herkes elindekileri bırakmış, bizi izlemişti. Gözlerinin önünde büyük bir kavuşma vardı. İki âşığın, birbirine ilk temas ettikleri anda çıkan kıvılcımları herkes görmüştü. Aşkın büyüsü lobideki herkesi esir almış, kendi kavuşmalarına götürmüştü. İzledikleri sahneden herkes mutluydu. Her gün birbirine kazaları, can sıkıcı, kötü şeyleri anlatan insanlar, bu sefer başkalarına aktaracak çok güzel bir şeye şahit olmuşlardı. “Ne mutlu size, size rastladığımız içinde bize,” der gibi bakıyorlardı. Sevilmediğimiz yerde, bir otel lobisi kadar kurtarılmış bölge yaratmıştık…

Bir süre otelin lobisinde oturup, gökyüzünden yeryüzüne balonla inmeyi bekledik. Ayaklarımız yere bastıktan sonra, aklımızda başımıza gelince, odamıza çıkıp eşyalarımızı yerleştirelim, sonra da dışarı çıkıp hem yemek yer, hem doğum günümü kutlarız diye düşündük. Yanında iki küçük çanta bir de poşet vardı. Odamıza çıktık, içeriyi şöyle bir kolaçan edip on dokuzuncu kattaki manzaraya bir göz attıktan sonra, boynuma sarılıp memnuniyetini dile getirdi. Sonra çantalarını açıp yerleştirmek için dolaba doğru yöneldi. İlk çantasından çıkarttığı kıyafetleri ve kozmetik malzemelerini özenle dolaba yerleştirdi. Odada başka şeylerle ilgileniyormuş gibi görünüyor ama aslında göz ucuyla onu izliyordum. İkinci çanta açılıp da içinden çıkan kokulu mumlar dolaba yerleştirilmeye başlanınca, arkasından siyah tülden bir gecelik çıkıp ta askıya asılınca artık kesin emin oldum. Belli ki karşı tarafın, hiç de kapanarak bir puana oynamaya niyeti yoktu. Aksine açık oynayarak, kazanmaya gelmişti. Memleketimizde görmeye alışık olduğumuz; kim sokuyor kafalarına bu saçma sapan fikirleri dedirten, yaşanacak güzel şeylerin ve canım ilişkilerin içine etmeye yönelik, tuhaf ve mantıksız kadınsal taktiklerden eser yoktu. Aksine “aşk öyle olmaz, böyle olur” diye gösteren bir zihniyet vardı.

Eşyalarını yerleştirdikten sonra, poşetin içerisinden bir kutu çıkardı. Ben de tam o esnada geldiğim şehir Bursa’yı, dünyada en iyi temsil edebilecek şeylerden biri olarak düşündüğüm, Özdilek’ten aldığım pembe bornozu ona verdim. Bayıldı, mest oldu. O kadar beğendi ki ne yapacağını şaşırdı. Sonra o da getirdiği kutuyu açtı, içersinden çok hoş görünen bir yaş pasta ve iki de mum çıktı. Pastanın üzerinde bir resim vardı. Bu resim benim Photoshop’ta hazırlayıp da ona gönderdiğim, ikimizin sembollerini bir arada gösteren bir figürdü. Yemeye kıyılmayacak kadar güzeldi. Sonra ışıklarımızı söndürdük, mumlarımızı yaktık, üfleyip söndürdük ve pastamızı yedik…

Bir saat kadar sonra dışarıya çıkmak için hazırlanıyorduk. Eğlenceli bir yere gidip hem yemek yiyelim hem de doğum günümü kutlayalım diye düşünmüştük. Tam otelden çıkarken aklıma geldi. Saat dokuz civarıydı ve ben hâlâ vardığıma dair kuzenlerime haber göndermemiştim. Sağ salim geldiğimi ve her şeyin yolunda olduğunu anlatmak için cep telefonumdan şu kısa mesajı göndermiştim.

“Elini tuttum, sımsıcaktı.”

Otelden çıkıp, İsmailovo metro istasyonuna doğru yürürken, tek katlı, dikdörtgen kutu gibi, içerideki insan kalabalığından camları buğulanmış ve içerden harala gürele, müzik ve insan sesi karışımı gürültü gelen bir Pub’ın önünden geçiyorduk. İşte tam doğum günü kutlanılacak, eğlenilecek yer diye düşündüm. Hadi gel buraya girelim dedim. Memnuniyetle öne doğru atıldı. İçine daldığımız yer, English pub tarzı, pop, rock gibi şeyler çalan, yarı loş ama tam kalabalık curcuna bir yerdi. Onunla beraberken hiç peşimizi bırakmayan şans orada da harikalarını sunmaya devam ediyordu. Bizim içeriye girmemizle beraber boşalan, cam kenarındaki, mekânın “gözde çift masası”na kurulduk. Bira içelim diye zaten karar vermiştik. Sanki on yıllık sevgilim, neyi sevip, neyi sevmediğimi çok iyi bilen kadınım; eline menüyü almış, garsona siparişlerini veriyordu. Çok geçmeden biranın yanında keyifle giden bir sürü yiyecek doldu masaya… Kedi yavrusu gibi minik minik yiyorken, bir yandan bana da eliyle kabuğunu ayıkladığı karidesleri yediriyordu. Tam o esnada telefonuma bir mesaj geldi. Kuzenlerim sağ salim ulaşmamdan duydukları memnuniyeti bildirmişlerdi. Gelen mesajda şöyle yazıyordu.

“Bizi de ateş bastı, camı açtık…”

Ortamın coşkusuna çoktan kapılmıştık ve hatta mekânın gözde çift masasına oturmamızın hakkını veriyorduk. Şen şakrak konuşan, gülen, eğlenen çifttik. Garsonlar, barmenler bize bir başka bakıyordu. Girişte duran, dağ gibi güvenlik görevlisi bile, göz göze geldiğimiz anlarda yüzümüze gülümsüyordu. Etraftaki müşterilerin de gülümseyen bakışlarıyla sıkça karşılaşıyorduk. Herkes orada olmamızdan duyduğu memnuniyeti, farklı yüz halleri ile bize gösteriyordu. Otelin lobisinden sonra gittiğimiz barı da kurtarılmış bölge yapmıştık. “Daha ilk akşamdan Moskova’nın yarısını fethettik ettik, geriye ne kaldı ki” diye düşünmüştüm.

Ertesi günün sabahıyla, kendimizi otelden dışarıya attık. Moskova’yı gezelim istedik. İlk gittiğimiz yer Kremlin’di. Kızıl Meydan’a çıkınca, bayramını kutlamak için annemi aradım. Memnun oldu, teşekkür etti, sordu sonra oğlum nerdesin ne yapıyorsun diye… “Seni Kızıl Meydan’dan arıyorum anne.” deyince, şaşırdı kaldı kadın; çünkü onun bilgi dağarcığına göre, ne İstanbul, ne Eskişehir, ne de Bursa’da Kızıl Meydan yoktu. “Nereye yapıldı oğlum bu kızıl meydan?” diye sordu. Moskova’da anne deyince dumur oldu kadıncağız. “Ne işin var evladım kış kıyamette Moskova’da?” diye hem hayret hem de endişeyle serzenişte bulundu. “Merak etme anne, ben buraya baharı getirdim.” dedim. Anne yüreği işin içinde kendine göre bir tehlike sezmişti. “Aman evladım bırakma orda baharımızı, gözünü seveyim geri getir.” diye ekledi, çok güldük… Biraz daha konuştuk, kapattık. Kasım sonu olmasına rağmen hava gerçektende çok soğuk değildi. Oysa mevsim normallerine göre öyle olmamalıydı. Hakikaten nerden geldiği anlaşılamayan bir bahar vardı Moskova’da…

Çarşılarından caddelerine, tarihi yerlerinden parklarına, gecesinden gündüzüne kadar altını üstüne getirdik Moskova’nın… Bize dur durak, yasak, mani yoktu. Aklımıza ne estiyse, canımız ne istediyse yaptık. Bulunduğumuz her yerde; konuşacak şeyleri bitmeyen, yüzlerinden neşeleri eksik olmayan, göstere göstere aşkını yaşayan çifttik. Çok göze batıyorduk. Her yer çok kalabalıktı. Ama etrafımızda, bize kem gözle bakan, kıskanan, hasetlenen, kimseye yoktu. Ya öyleleri orada yoktu ya da bizim ayrıcalığımız vardı karşılaştırılmadık.

Bir tatlı rüya gibi geçen dört günün sonunda, pazartesi sabahı; o işine giderken, ben de öğleye doğru uçağıma binecektim. İsmailovo metro istasyonunun kapısında sabahın erken saatlerinde vedalaşırken, bizde hüzün yoktu, mutluyduk…

“Biliyorum, tekrar geleceksin.” dedi.

“Elbette dedim, burası artık benim sevildiğim yer…” Sevgiyle yüzüme baktı. Gülümsedi. Sonra döndü arkasını gitti.

Ayrılışımız bile güzeldi…

amazon.com.tr satış linki…

Yayınlayan

Gerçekçi Yaklaşım

Kitle güdücülere inanmayan, algıcı takımına kulak asmayan, başkalarının uydurduğu yalanlarda yaşamayı kabul etmeyen, kendi analizlerine, gözlemlerine ve değerlendirmelerine güvenen, kendi çıkardığı sonuçlara göre yönünü belirleyen, kendi yolunda giden, yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen, sonuçlarına katlanan, kendi kaderini kendi çizen, olmadı bir daha çizen, o da olmadı bir daha çizen, yine de devam eden, gerçeğin peşinde… Gördüğüm kadarıyla bir tek ben varım.

Bir Cevap Yazın